Hayalet




Yapım Tarihi - 1998
Süre - 00:19:50
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, Betacam
BSB Arşiv No - 345

Yönetmen - İsmail Sancak, M. Hakan DEMİRALAY
Metin Yazarı- İsmail Sancak
Görüntü Yönetmeni- M. Hakan Demiralay
Kamera- Feza Önay, Atilla Aktürk, Ercan Özkan, Orhan Erkal
Kurgu- M. Hakan Demiralay
Yapımcı- İsmail Sancak & M. Hakan Demiralay

Hakan DEMİRALAY ile birlikte yönettiği belgeselin konusu, 1960'larin Pera'sında yasamış bir anti kahramanın öyküsü. Hayalet,Türk Edebiyatının lirik prensesi olan Tezer Özlü'nun yakın arkadaşı olan Oğuz Haluk Alplaçin'in yaşamını anlatan bir belgesel çalışmadır. Dönemin bohem çevrelerinde ve Ünlü mekanlarında adından sıkça söz ettiren Oğuz Haluk Alplaçin (Hayalet Oğuz) tüm yaşamını aykırı bir insan olarak geçirmiştir.

İFSAK 20. Ulusal Kısa Film Yarışması Belgesel Dalı Birincilik Ödülü. 1999
11. Ankara Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması Seçici Kurul Özel Ödülü.
9. London Turkish Film Festivalinde gösterildi. 20 Aralık 2001




Kaynak
İsmail Sancak

Dağıtım
4. Gazeteciler Sitesi A 6/3 1. Levent İSTANBUL
Tel - 02122846068
Faks - 02122846069




Bir Ölüm İlanı

Zaten hayalet olan
Gölge yazar Oğuz’un ölümü de
Herhalde kendinden rivayet

Oğuz’un cenazesi mi
Hayret!

Hem o hiç uyumaz ki
Belki de ilk kez oradan
Kendi kendini Türkçeye çevirecek
Yeni dikilmiş bir kalem selviyle
Ya da en eski daktilosuyla gecenin
Yıldızları tuş

Can Yucel




Hayalet Oğuz
(3 Eylül 1928 -17 Eylül 1975) Oğuz Haluk Alplaçin

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:
-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
- Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.
Okuyayım, sana bırakırım, derdi.
Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana Okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir Kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rast geldiği bir iki dostuna:
-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz- E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.

Biz hep “Hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik. Salçalı bir dana söylemiş- Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada’da dinlen, sakın İstanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.
-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.
Gülüştük.

Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.
Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım- Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatin olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üst üste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.
Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.
Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, İnce ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.
Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:
-Ne o, sahura mı kalktın?

Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, Güler yüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.

Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han’da, Bülent Oran’da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.
-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini Bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı... hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme- Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar Okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset’in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not- daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa’dan Levent’e... Levent’ten Ayaspaşa’ya... vb.

Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul’u “Katmandu”ya benzetiyor, son aylarında- “Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok”, diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman,
-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.
Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,
-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı- “Çok hastaymışım”, dedi.
Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki... hani;
-Beyoğlu’nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor,
-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.

Tezer Ozlu
Eski Bahçe - Eski Sevgi (1987)
Tezer Özlü'nün Eski Bahçe - Eski Sevgi isimli kitabından alıntıdır.



O Pera'daki Hayalet [Sezer Duru, Orhan Duru] 1996

Oğuz Haluk Alplaçin
Oğuz Haluk Alplaçin'in (Hayalet Oğuz) İnanılmaz Yaşam Öyküsü, Yapıtları, Dostlarının Yazdıkları ve Anlattıkları Oğuz İstanbul'da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. İncecikti. Çeviriler yaptı, şiirler yazdı, dünyayı ve çevresini izledi. Hiçbir zaman bir evi, tek bir sandalyesi bile olmadı, Arkadaşlarının evinde kaldı. Birlikte yaşadığı insanlar hep övgüyle andılar onu... Üzerinde daima bir kitap bulundururdu. Kitaplığı olmadı ama güçlü bir belleği oldu. Bir bavulu bile yoktu, gerektiği zaman üzerindekileri değiştirmekle yetindi. Eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı... Her şeyi hiçbir şey, hiçbir şeyi her şey olarak yaşadı... Hayalet Oğuz- yaşamını bir sanat yapıtı haline getirebilmiş ender insanlardan biri...



Dünya Sarsılıyor (Rock’n Roll)

Yazan- Hayalet Oğuz (Oğuz Haluk Alplaçin)
İlk Basım- Ekicigil Yayınları, Aktualite Kitapları Serisi No:1 1956 / İstanbul
Ziriab Mobile 006.01, Temmuz 2009 / Kadıköy






Girizgâh..

Az sonra okuyacağınız ve muhtemelen birkaç hızlı şarkı müddetinde tamamlayacağınız bu kitap, 1956 yılında, İstanbul’da yazıldı. Kitabı yazan ise bir hayalet. Ancak her şeyden önce, kitabın yazılış tarihinin ve yazıldığı kentin altını çizmemiz gerekiyor. 1950’ler, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir geleceğin arandığı yıllardı. Yirminci yüzyılın ilk yarısında egemen olan tüm değerler sallanıyor, uzun bir kâbusa dönüşen savaş esnasında büyüyen yeni neslin ihtiyaçları bir bilinmeyeni ifade ediyordu. 1955 yılı Elvis’in adının Amerika’da ve Avrupa’da henüz duyulmaya başlandığı, rock müziğin tüm radyoları yavaş ama kesin bir şekilde sardığı, James Dean’in 24 yaşında ölerek dünyanın daha önce görmemiş olduğu ve Hendrix, Joplin, Morrison, Vicious, River, Kurt, Layne gibi adları da zincirine katacak yeni bir genç ölüler kuşağının fitilini yaktığı, ve Batı Dünyası gençliğinin deri değiştirdiği bir zamandı. Avrupa’nın bile gelmekte olan güçlü dalganın ucunu göremediği bu özel zamanda, insanı korkutacak kadar zamanın gerisinde kalmış bir ülkenin zamandışı (eski) başkentinde, 27 yaşında bir delikanlı bir kitap yazmaya karar verdi. Kitabı yazmak için arkadaşlarının eve geldiği zamanları kollaması gerekiyordu, çünkü bu delikanlının ne bir evi ne bir odası ne de bir çalışma masası vardı. Cebinde beş kuruşu olmayan ve tercüme ettiği ucuz Amerikan romanlarıyla hayatta kalmaya çalışan bu delikanlı, İstanbul’un sokaklarında yaşıyordu. İstanbul’un sokaklarında, ama her zaman yazarların, ressamların, sanatçıların, sinemacıların arasında. Bir bulantı edebiyatının nefes almaya başladığı meyhane masalarının etrafında, çıplak ampullerin elektrikle değil Paris hayalleriyle yandığı ressam stüdyolarında, birkaç günde yazılıp çekilmiş filmlerin ardı ardına gösterildiği sinema salonlarında, belki kapılardan biri kilitli değildir diye dört dönülen soğuk hanlarda, şanslı bir geceyse bir arkadaşın evinde bir köşede ya da oda ücreti karşılığında tercümesi Süren kitapların rehin bırakıldığı Beyoğlu otellerinde, ama sonunda gene sokakta.

Bu evsiz delikanlı, kitabını yazdıktan sonra yalnızca bir yirmi sene daha yaşayacak ancak bu kısacık zaman zarfında, 60’lar ve 70’ler İstanbul edebiyat dünyasını bir ucundan diğerine kat edecek, çok sevdiği ve onu çok seven arkadaşı Tezer Özlü’nün sözcükleriyle, tek bir sandalye sahibi olmayacak, kirlenince yenisini alacağı tek bir elbiseyle hayatını sürdürecek, ev almayacak, ev kiralamayacak, eşya almayacak, eşya tamir ettirmeyecek, pasaport almayacak, karı almayacak, karı boşamayacak, kimseyi gebe bırakmayacak, resmi dairelere girip çıkmayacak, canlı ya da cansız hiçbir mülk edinmeyecekti. Bunların yerine, 40 küsur kiloluk incecik vücudunu bir edebiyat kampından diğerine taşıyacak, ressamlarla ve yazarlarla yaşayacak, bulduğu bir köşede tercüme yapacak, tercümeler karşılığında aldığı avansları daha kitabın ilk bölümü bitmeden harcamış olduğundan, sürekli borç kapatmak için çalışacak, bu ölümüne edebiyat işçiliğinin sonucunda türkçeye yüze yakın kitap kazandıracak, yüzlerce film senaryosu yazacak, ama asla adını öne çıkarmak gibi bir derdi olmadan, gene bildiği yolda, gene bildiği hayatta devam edecekti. Besili insanların dünyasında kelebek vizesiyle bulunacak, bu yüzden de herkesten daha önce ayrılacaktı.

Oğuz Hâluk Alplaçin, ya da onu zamanında tanıyan ve daha sonra efsanesini Duyanların bildiği şekliyle, Hayalet Oğuz, belki de 1950’lerin türkçe edebiyatında “Rock’n Roll” gibi bir kitabı yazabilecek tek isimdi. Çünkü nasıl bir edebiyat masasından diğerine sürekli laf taşıyorduysa, nasıl Beyoğlu’nda kimin nerede ne yaptığını bilmeden gözüne uyku girmediğinden herkesi takip ediyorduysa, nasıl kurbağa bacağı gibi İstanbul’da insanların kaşlarını kaldırmasına neden olacak yiyecekleri seviyorduysa, tüm dünyayı yakıp kavuracak olan Rock’n Roll’u da ondan başkası yazamazdı. James Dean öldüğünde bunu gazeteden okuyan ve bu genç ve hızlı ölümün ne derece önemli olduğunu bir okyanus bir kıta uzaktan kavrayabilen Hayalet, belki de o akşamüstü ceketinin (eğer bir ceketi varsa o da) yakalarını kaldırmış, gazeteyi kolunun altına sıkıştırmış, ve aklına gelen satırları yazabileceği belki bir kahve masası, belki de bir arkadaş evi aramaya koyulmuştu. Amerikan hükümeti kendi endüstrisinden çıkmış olan bir filmi Venedik Film Festivali’nden çektiğinde, bunun nedenini belki de o esnada İstanbul’da tek merak eden ve filmi araştıran da oydu. Evan Hunter’ın 1954 yılında yayınlanan “Blackboard Jungle” romanının sinema uyarlamasının neden politikacıların bu denli canını sıktığını düşünürken, filmin gayet hızlı, alışılmamış ahenkteki fon müziğini, yani Bill Haley’in “Rock Around The Clock”unu dinlediğinde, hiçbir şeye inanmayan, hiçbir hedefi olmayan, kırgın, cemiyetin çemberini zorlayan bazı gençlerin davranışlarını incelemeye değer bulan Hayalet, bu gençliğin neyle şarj olduğunu merak etmiş ve aradığı cevabı da çok zorlanmadan ortaya çıkarmıştı.

Kapağını, Abbe Lane’in etekleri beline kadar açılmış bir deseninin süsleyeceği “Dünya Sarsılıyor”u hazırlarken, bir akşamüstü o zamanların yegâne edebiyat mekânı Baylan’a girmiş, kitabın gerekli formayı tutturamadığını, bu yüzden de Baylan’daki edebiyat haşeresiyle röportaj yapacağını söylemişti. Kitabın sonunda okuyacağınız görüşler bu akşamüstünden kalma. Entelektüelleri seviyordu Hayalet. Hiçbir zaman onların yaşadığı burjuva hayatına geçmekle ilgilenmemiş ama bir an olsun aralarından da ayrılmamıştı. Olduğu gibi yaşamış, herkes de kendisini böyle tanımış, böyle bilmişti. Bizim de bugün bildiğimiz gibi.

“Ulan haşereler! Rock’n Roll üzerine bir kitap hazırlıyorum. En aşağı beş altı forma olmalı. Yazdıklarım bu formayı tutmuyor. Şimdi sizinle Rock’n Roll konuşacağız. Ben de bunları yazacağım. Hem sizin sırtınızdan para kazanacağım hem de sizi meşhur edeceğim… Oldu mu?”

Hayalet, bundan 50 yıl önce bizimle Rock’n Roll konuştu. Hayalet, 1930’ların Paris’ini beş parasız arşınlayan Henry Miller’ın deneyime, yaşantıya, yazıya olan açlığını İstanbul sokaklarında sergiledi. Kendi çağdaşlarında silinmez izler bıraktı, kendi yaşamı etrafında oluşan efsane bugüne dek uzandı. Tezer Özlü, ölümünden birkaç gün önce Hayalet’in, her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemediğini ve ölümü de umursamadığını söylüyor, “Eski Bahçe” kitabına aldığı “Hayalet Oğuz” öyküsünde. Yaşadığı zamanın çok ilerisini gören bu sıradışı adamın, yalnızca yazdığı tek bir kitap ve çevirdiği diğer yüzlercesiyle değil, hiçbir şeyi sahiplenmemek gerektiğini, sonumuzu mülkiyetin getireceğini bilerek yaşadığı hayatla da hatırlanması gerekiyor. Bugün Hayalet, asıl ait olduğu yerde, sevgili Tezer’in yanında, ölürken hiçbir akrabası bulunamadığından tapusu Sinematek’e çıkarılan mezarında yatıyor. Çünkü artık ne İstanbul onların yaşadığı İstanbul, ne de Beyoğlu onların sokaklarını arşınladığı Beyoğlu. Artık asla geri gelmeyecek bohem Beyoğlu yaşantısının tabutuna çakılan bir çivi, Hayalet’in ölümü.

Ziriab Mobile
ziriabmobile.org





Rock'n roll dedikleri ‘zalim bir sallantı00

Hayalet Oğuz'un bahsini il olarak nerede, ne zaman, kimden duyduğumu hatırlamıyorum. Ancak 1996'da Sezer Duru ve Orhan Duru'nun hazırladıkları (sonra ikinci baskısını da yapmıştı Yapı Kredi Yayınları) ‘O Pera'daki Hayalet' adlı kitabı çıkar çıkmaz aldığımı ve hemencecik okuduğumu biliyorum.

Geçen hafta Ömer Uluç'la karşılaştık. Laf arasında Hayalet Oğuz mevzusunu açınca şaşırdı Ömer Uluç.

Ben de, Hayalet Oğuz'u tanıdığını Sezer ve Orhan Duru'nun kitabı sayesinde öğrendiğimi, vakti olursa bir gün bu enteresan karakter üzerine laflamak istediğimi söyledim.

Ömer Uluç kalkınca masadaki bir arkadaşım ‘Hayalet Oğuz kim yahu?' dedi.

Biraz anlattım, çok tuhaf geldi anlattıklarım. ‘Kitap çıktı, herkes biliyor' diye bir şey yok, size de anlatayım biraz Hayalet Oğuz'u... Tanımama tarihsel olarak imkan yok. Rehberim tabii ki ‘O Pera'daki Hayalet'.

*

Hayalet Oğuz veya gerçek adıyla Oğuz Haluk Alplaçin, 1950'lerin, 60'ların, 70'lerin bohem hayatının en enteresan tiplerinden biri.

Çok çok zayıf olduğunu, mülksüz ve malsız yaşadığını herkes söylüyor. Evi olmamış, hep kapılanacak bir yerler bulmakla geçmiş ömrü.

Diyarbakırlı köklü bir aileden geldiğini söylermiş ama işin bu kısmı meçhul. Hayalet Oğuz'un hayatında pek çok alanda olduğu gibi.

Çeviriler yaparak para kazanırmış ama, o da yaparsa. Genellikle, milletin sırtından geçinirmiş. Kavgacıymış ama yumruk kavgacısı değil. Pornografi meraklısı olduğunu da söylüyorlar. Arıza bir tip işte!

1975 yılında 46 yaşındayken ölmüş. Cenazesine dostları, tanıdıkları katılmış. Mezarının başında hoca annesinin adını sorunca bir sessizlik olmuş. Kimse bilmiyormuş annesinin adını. Dürnev Tunaseli bozmuş sessizliği- ‘Havva!' diye bağırarak...

Türkiye'nin meşhur sanatçılarının yakın çevresinde olmuş hep. Tezer Özlü'den tutun da Leyla Erbil'e, Demirtaş Ceyhun'dan Ferid Edgü'ye kadar; aklınıza kim gelirse.

Zaten Hayalet Oğuz'u seven ve bütün arızalarına hoşgörüyle yaklaşan Tezer Özlü'nün evinde bulunan bir dosya bu kitabın oluşturulmasında etkili olmuş.

*

Hayalet Oğuz şiir, öykü de yazmış. Kitapta var örnekler. Dürüst olayım, pek iyi değiller.

Bir de kendi adıyla tek bir kitap yayınlamış- ‘Dünya Sarsılıyor Rock'n Roll' diye.

Dikkatinizi, kitabın 1956'da yayınlandığına dikkat çekmek isterim. Daha hadise yeni yeni büyüyor dünyada. Ufku genişmiş veya daha güncel tabirle vizyon sahibiymiş Hayalet Oğuz.

Kitabı bulmak için kendinizi harap etmeyin, ben ettim ve bulamadım. Ama kitap olduğu gibi ‘O Pera'daki Hayalet'in içinde var.

Hayalet Oğuz kitabının bir yerinde ‘kesintisiz, zalim bir sallantı' olarak tanımladığı bu yeni müziği, dönemin genç entelektüellerine de sormuş.

Kitabın son bölümünde ‘Genç Sanatçılarımızın Düşündükleri' adı altında o dönemin genç, bugünün usta sanatçılarının görüşleri de var.

Kısa kısa aktarıyorum...

*

Orhan Duru (Hikayeci)- Rock'n roll adi, cayırtılı, şehevi bir müzik. Aynı zamanda adalelere hitap ettiği için bu kadar yaygın etkileri görülüyor. İlkel müziğin bu dikalasını Afrika'nın ortalarından çıkarıp bugüne getiren, parlak orkestra aletleri ile önümüze seren şartlar herhalde bir takım sıkıntılar olsa gerek.

Ferit Edgü (Hikayeci)- Ne yapacağını bilmeyen çağımız gençliğinin, çoğunluğun beğenisine başkaldırmalarının bir alandaki sonucu...

Ahmet Oktay (Şair) - ...Sokaklarda, barlarda tepinen, Elvis Presley'in otomobilini müstehcen sözlerle donatan bu gençliğin, sıkıldığı ölçülerin yerine hiçbir şey koyamayacakları açıktır. Buna rağmen bu müziğin yayılmasına bir zaman için karşı durulamayacaktır.

Demirtaş Ceyhun (Hikayeci)- Rock'n Roll'u şehir otobüslerinden biliyorduk zaten.

Ziyat Nemli (Hikayeci)- Anlamıyorum.

Asaf Çiyiltepe (Şair)- Bu çeşit müzik ve dansların bizde hangi çevrelerde tutulduğu daha kesinleşmedi. Kesinleşse bile, herhalde gündelik müzik gelişimiyle ilgilenen gençleri saracağını sanmıyorum.

Demir Özlü (Hikayeci)- Rock'n roll müziğini çok seviyorum. Bu dansı yapamadığım için üzgünüm. Bütün bu şarkıcıların seslerinde insanı bir yanından yakalayan bir üzüntü, bir yıkılmışlık veya hayata, yaşamaya karşı bir aşk, bir istek var. Zaten bu üzüntü, bu yıkılmışlık da yaşamaya karşı duyulan aşktan değil mi?...

Ah Mübarek Domates!

‘...200-300 gram ağırlığına kadar büyümüş domatesleri gördükçe ağzımın suyu akar, iştahım artar... Ben her öğle yemeğinde hiç olmazsa yarım kilo domatesi yerim veyahut suyundan içerim. Ve o kadar kuvvet hissederim ki kalemle tarif edemem...00

Bana ait olmayan bu sözlerin coşkusuna katılmasam da ana fikrine katılıyorum. ‘Lokman Hekimin Ye Dediği Ah Mübarek Domates (Şifalı Domates)' adlı, 1943 tarihli bir kitaptan aldım yukarıdaki paragrafı.

Daha doğrusu bu kitabın da açık artırmaya sunulacağı müzayedenin kataloğundan.

Kitap meraklılarının yakından tanıdıkları Simurg, bugün saat 15.00'te Sıraselviler Caddesi 113 numaradaki Tevfik Paşa İşhanı'nda, yani Taksim'de ‘Edirne'den Kars'a 2005' başlıklı bir müzayede düzenliyor.

Yukarıda sözü geçen ‘domates kitabı' da (bir de şeftali kitabı var) müzayedede kendisine sevgiyle yerleştirileceği bir kütüphane arayışında.

Zor bulunan kitaplar, yazarları tarafından imzalanmış kitaplar, ‘Başka Başka Yabancı Diller Okutan İki Mektebin Birinden Ötekisine Nakleden Talebenin Yabancı Dil Dersi Yoklaması Hakkında Talimatname' gibi sadece meraklılarının ilgisini çekebilecek kitaplar, eğlenceli kitaplar, ilk baskılar ve saire...

Her kitap kurdunun içini dalgalandıracak yüzlerce kitap.

Kendi listemi açıklayıp, durup dururken alacağım kitabı alamayacak hale gelmek istemem.

Fiyatlar da uygun, bunu da bilin yani..


25 Haziran 2005
Kanat ATKAYA
katkaya @ hurriyet.com.tr






Hayalet Oğuz - Tezer Özlü - Yüzyılın 40 Öykücüsü

“Yaşanacak bir yaşam vardır.
Binilecek bisikletler vardır.
Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.”
Cesare Pavese

İşte ben tüm hayatımda buna sarılırım diyebilirim, kendimi ne zaman kötü hissetsem aklıma bu gelir, yıllarca yolladığım mektupların altına “görülecek gün batışları, binilecek bisikletler vardır” yazdım, hâlâ Yonca’nın kulağına fısıldarım ve “devam edeceğiz ve o kaldırımları arşınlayacağız, her ne olursa olsun…” derim.

Ben bu dizeyi Pavese’nin bir kitabında okumadım. Tüm gençliğim boyunca izini sürdüğüm Tezel Özlü’den öğrendim. Tıpkı Kafka’yı, Svevo’yu, Demir Özlü’yü de onunla sevdiğim gibi.

Kısa bir not düşmek isterim- Benim kişisel bir kütüphanem hiç olmadı. Sadece bazı kitaplarım oldu, onlar hiç vazgeçemeyeceğim kitaplar olarak, oradan oraya benimle birlikte taşındılar. Kitaplığımı görenler, kitaplarımın sıralama biçimini özensizlik olarak nitelendirir. Hâlbuki kendi içinde çok ciddi bir düzeni vardır. Mesela, Tezer Özlü’nün kitaplarımı Kafka’lar, Pavese’ler, Svevo’lar, Calvino’lar ardından, Demir Özlü’ler, Orhan Duru’lar, Leyla Erbil’ler, Ferid Edgü’ler takip eder.

Tezer Özlü sayesinde başka bir sürü şey de öğrendim. Hüzün ile neşenin, yaşam ile ölümün iç içe geçeceğini, duvarların yaşantımızdaki mezarlar olduğunu, sevmenin karşımızdaki kişinin özgürlüğünü almamak demek olduğunu...

Bir kısım önyargımın oluşma sebebi de Tezer Özlü’dür. Beni tanıyanlar bilirler, ben kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü, küt ve kısa parmaklı ve gözleri pırıldayan biriyim. Gençken güzellik kavramımı da onunla özdeşleştirmiştim. “Güzel, akıllı ve yaratıcı biri mutlaka; düz saçlı, sivri yüzlü, kemikli parmaklı ve hüzünlü bakışlı olmalı idi.” Hâlâ onu çok güzel buluyorum, hâlâ sözcüklerini ve öykülerinin birçoğunu yaşamımda beraberimde taşıyorum. Onun gibi:

“Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp sattıkları. Türk yazınının en anlaşılmayan örnekleri. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma, Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen formüller… Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.(Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk geceleri, s.38) diye öfkelenebilirim.

Ancak artık çoğu zaman, onun keskinliğini anlamakta güçlük çekiyorum. Onun gibi; “Kimseyle yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile.” diyemem. Çok sıkıcı görünse de tüm sevdiklerimle beraber yaşlanıp mızıldanmak isterim.

Mesela Hayalet Oğuz’un ki gibi bir cenaze töreni isterim:

"Oğuz’un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu.
…

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi."

Tezer Özlü’nün Eski Sevgi, Eski Bahçe hikâye kitabındaki Hayalet Oğuz adlı öyküde Oğuz’un töreni işte böyle anlatılıyor. Oğuz ise, o zamana kadar tanığım kimseye benzemiyordu:

“Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir, iki giysisi temizleyici de durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşırlarını ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki bir tek mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

…

Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı.”

Hayalet Oğuz benim en sevdiğim öykülerden biridir. Ne zaman bavul yapsam aklıma bu öykü gelir. Ben bir bavula; kış-yaz, iş-tatil ayrımı gözetmeksizin her eşyamı –her dediğime bakmayın, sadece yanımda olsun istediklerim- tıkıştırma çabası ile fermuarı çekiştirmeye çalışırken, onun tüm ömrünü koyduğu ve atabildiği valizini düşünürüm. Eşyalar beni ele geçirmeye başlamasın isterim. O yüzden de arkadaşlarıma kendim için satın aldığım her eşyamı verebilmek isterim.

"Yıllardır hiç açılmamıştı. Afrika Han’da, Bülent Oran’dan kalmış bir valiz içinden iki taş baskı örtü çıktı. Yepyeni onları bana verdi.

- Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini Bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizinden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşları ile Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı… hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı."

Öncelikle daha önce hiç böyle biri ile tanışmamış olduğum için, sonrasında da bir dostluğu bu kadar içten ve güzel/sorgusuz anlatan başka öykülerde bu tadı alamadığım için bu öyküyü hiç unutmak istemem. Sıkıldıkça açıp, okurum, hatırlarım Hayalet Oğuz'u:

"Onun konukluğu bir kelebek gibiydi.

...

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok fazlasını verdi. Dostluk, Güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişebilecek mutlulukların en büyüğü sayıyorum."

Öyküyü okuduktan yıllar sonra benim de Hayalet Oğuz’a çok benzettiğim bir arkadaşım oldu ve onu, o beyaz kelebeği her sorgulamaya kalktığımda yine bu öyküyü hatırlıyorum, onu yargılamak yerine, yitirmemeye çalışıyorum. Onun bana verdiği mutluluk ve huzurun sonsuza dek sürmesini diliyorum.

Bu öykü sayesinde Bülent Oran, Celâl Sılay, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’un kim olduğunu araştırmaya başladım. O zamanlar google daha yoktu. Biraz karışık, biraz ürkütücü olsa da Beyoğlu vardı. Beyoğlu’nda araştırma bittikten sonra Kulis’e, Papirus’a, Degüstasyon’a gitme cesaretini de bu öykü verdi. Papirus’a ilk gittiğimde ne kadar korktuğumu anlatamam.

Hayalet Oğuz sadece bu hikâyede karşıma çıkan bir hayal kahramanı değildir. Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri’nde de kendisinden bahseder:

"Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur."

Sonradan iyice belledim. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin olan Hayalet Oğuz yaşadıkları dönemin en renkli simalarından biri idi. Orhan Duru’nun Sezer Duru ile beraber hazırladıkları, O Pera'daki Hayalet isimli kitabını bulursanız hem kişiliği, hem dönemi hem de o güçlü kalemlerin Hayalet Oğuz ile ilgili anılarını izlemek çok keyifli. Kesinlikle çok güzel bir anı kitabı idi. Benim kitaplığımda vardı, hem de Tezer Özlü’nün Eski Bahçe, Eski Sevgi adlı kitabının tam yanında duruyordu, şimdi acaba nerededir?

“3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi.”

Hayalet Oğuz - Eski Bahçe Eski Sevgi - Tezer Özlü (1976)


Gülda
ayseninkitapkulubu.blogspot.com
24 Mart 2010 Çarşamba