Yapım Tarihi - 2018
Süre - 00:34:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Gürcan Keltek
Senarist - Gürcan Keltek, Ebru Ojen
Görüntü Yönetmeni - Murat Tuncel, Gürcan Keltek
Kurgucu - Fazilet Onat, Gürcan Keltek
Yapımcı - Marc Van Goethem, Gürcan Keltek, Arda Çiltepe
Yapım Şirketi - 29P Films, Vigo Film
Dünya Hakları - 29P Films
Oyuncular
Zeynep Kumral
Gulyabani bir yaratık, bir hortlak, bir yabancı. 1970’ler ve 1980’lerin
İzmir’inde ismi nam salmış bir müneccim olan Fethiye Sessiz, hasta yatağında
şiddet dolu çocukluğunu, Anadolu’da şehirden şehre savrulduğu gençlik yıllarını
ve sonrasını anımsamaya çalışır. Günlükleri ve oğluna yazdığı mektuplarından
dinlediğimiz kısa bölümlerle geçmiş ve gelecek, onun hafızasıyla birlikte, aynı
anda ve birbiri içinde kaybolmaya başlar.
38. İstanbul Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması, Finalist. 2019
52. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri, Kısa/Orta Metraj Belgesel Ödülü Adayı. 2020
“Yaralı bir ruhla yaşadığımız kısa bir yolculuk”: Gürcan Keltek ve “Gulyabani”
Önce video klip, ardından sinema çalışmalarıyla tanıdığımız yönetmen Gürcan
Keltek, yeni filmi Gulyabani’nin dünya prömiyerini Ağustos ayında, geçen sene
Meteorlar filmiyle iki ödülle birden döndüğü Locarno Film Festivali’nde yaptı.
Gulyabani, film ve belgesel işlerinde benzersiz bir anlatım yakalayan
yönetmenin, İzmir’de 1970’li ve 1980’li yıllarda tanınmış bir müneccim olan
Fethiye Sessiz’in hikâyesini, karakterin “içinden” anlattığı, yarı kurmaca bir
belgesel. Gürcan Keltek’in yöntemleri, fikirleri ve duygularına yönelik
anlatacaklarına kulak vermek de fazlaca kafa açıcı ve ilham verici. Sözü
kendisine bırakıyoruz.
“Gulyabani çocukluğumdan çok iyi tanıdığım bu karakterden yola çıkarak yaptığım,
bir yandan da bu zor karakteri anlamaya çalıştığım bir film.”
Giriş babında Gulyabani’nin konusundan kısaca bahsedebilir misiniz?
Gulyabani, İzmir’de benim kuşaktan belli bir kesimin gayet iyi bildiği bir
müneccim olan Fethiye Sessiz’in hikâyesi. Fethiye ölülerle konuşabiliyor,
geleceği ve geçmişi aynı anda görebiliyor ama bildiğimiz anlamda klasik bir
müneccim karakteri değil. Mektuplar ve günlük notlarından inşa ederek yazdığım
yarı kurmaca bir belgesel. Fethiye artık çıkamayacağı bir hastane yatağındayken
film giderek yok olmaya başlayan hafızasında dolanıyor. Geçmişinde deneyimlediği
anlar ve geleceğe ilişkin durugörüleri iç içe, onun yaşadığı zaman artık
çizgisel düz akan bir şey değil. Gulyabani çocukluğumdan çok iyi tanıdığım bu
karakterden yola çıkarak yaptığım, bir yandan da bu zor karakteri anlamaya
çalıştığım bir film. Fethiye filmin “konuşan kafa”sı. Ama bu kez biz bu kafayı
sadece duymuyoruz, içindeyiz.
Bir önceki filminiz Meteorlar, Güneydoğu’da o dönemde yaşananlara dair
duyduğunuz merakın yarattığı aciliyetle ortaya çıkmıştı. Gulyabani’yi dürten ne
oldu, 1980 darbesi etrafında şekillenen bir anlatı yaratmaya nasıl karar
verdiniz?
Karakterin yaşadığı, genç kızlıktan zorla çıkarıldığı dönem tam da 1970’lerin
sonu 1980’lerin başıydı. Bu tarihî fon kendiliğinden ordaydı yani. Diğer yandan
baskıcı rejimleri oluşturan zihniyetin mantık dışıyla, doğaüstüyle, batıl
itikatlarla olan tuhaf ilişkisiyle ilgili bir film yapmayı ne zamandır
istiyordum. Fethiye karakterinde beni çeken, etrafında olup bitenleri sürekli
izliyor, gözlüyor olması. Adeta zoraki bir tanıklık söz konusu. Onun gözünde bu
dünyadan göçenler bir yere kaybolmuyor, oldukları yerde kalmaya devam ediyorlar.
Askerî darbe gibi insanlığın tamamen komaya girdiği dönemlerde, hafızamız ve
inanç sistemimizi belirleyen her şey kolektif olarak büyük bir bozulmaya
uğruyor, sonrasında da susuyoruz. Fethiye’nin zihni susmuyor, her şeyi
hatırlıyor, anlatıyor. Hatırlamanın nasıl bir şey olduğu, Gulyabani’nin arka
planını oluşturan bu kontrast, bütün bu birbiriyle alakasız görünen ama tam da
aynı anda gelişen olaylar zinciri filmi yapma isteğimle bağlantılı aslında.
Batıl inançlara, doğaüstüne bir inancım yok ama insanların onlarla kurduğu tuhaf
ruhani bağ bir sinemacı olarak çok ilgimi çekiyor.
Hafıza kavramı sinemanızın temel direklerinden biri. Gulyabani’nin başında
anlatıcı “Anılar karanlığın içinde bir anda içimizde belirir ve onları
kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım banyo teknesinde fazla kalan
resimler gibi hemen kararırlar” diyor. Hafızayı kayda almak sizin için sanatsal
bir misyon halini aldı diyebilir miyiz?
Hafıza konusu değişik boyutlarıyla kafamı meşgul ediyor bu doğru, ama böyle bir
misyonum olduğunu düşünmüyorum. Misyon gibi kelimelerden korkuyorum. Çünkü
filmlerle, onların içindeki evrenle daha mahrem, karmaşık bir ilişkimiz var.
Neden bu konuya yöneldiğimi ben de her zaman bilmiyorum. Belgesel formunun
gerçekle ilişkisi çok katmanlı, o nedenle bu tarz seçimler kendi doğasıyla
geliyor. Hafıza deyince bu bazen insanlara bir sinopsisteki süslü bir kelime
gibi geliyor ama ben bunun son derece elzem olduğunu düşünüyorum. Yeterince
tartışılmıyor. Hafıza konusuna eğilirken bu sorunu soyutlaştırarak bağlamından
koparmamaya, mutlaka yaşamış olduğumuz, herkesin şu ya da bu şekilde hatırladığı
bildiği fiziki koşullara dayanan filmler yapmaya çalışıyorum. Meteorlar,
Gulyabani ve Koloni son derece fiziksel koşullara dayanan filmler ama aynı
zamanda da değiller, önemli sayılabilecek bir kısmını da ben stilize bir şekilde
kendim yeniden yazıyorum. Ya da uyduruyorum diyelim.
“Darbe günleri ve sonrası ile ilgili en çok aklımda kalan şey sokağa çıkmanın
bile tehlikeli olduğu geceler, bomboş sokaklar. İlkokuldaydım. İzmir’de o
zamanlar Yunan televizyonu çekerdi, akşamüstleri müzik programları olurdu ve
aynı program hafta boyunca tekrar ederdi. Magazine, Joy Division ve The Human
League gibi grupları o karlı siyah beyaz televizyonda beş gün üst üste ilk kez
orda duyduğumu çok net hatırlıyorum. Ne zaman o dönemi düşünsem o sesleri
duyuyorum, hafıza çok tuhaf bir şey.”
Darbe gerçekleştiğinde çocuktunuz ancak o döneme ve sonrasına dair anılarınız
olmalı. Aynı zamanda İzmirlisiniz ve İzmir’e çeşitli atıflar var filmde. Şahsi
olarak filmin odağına aldığı ana mevzu sizde nereye oturuyor?
Çocukluğum İzmir Bayraklı’da geçti. Fethiye de orada yaşardı, çocukluğumdan
tanıdığım bir figür o. Bayraklı İzmir körfezini birbirine bağlar o nedenle
şehrin kilit bir noktasındadır. Yukarı mahalleleri ve orayı çevreleyen dağlar
hem sağ sol çatışmalarının yoğun bir şekilde yaşandığı hem de Jandarma’ya ait
büyük arazilerin bulunduğu bir bölgeydi o zamanlar. Olaysız bir gün geçmezdi.
Menemen ve çevresini, Fethiye’nin kaçırıldığı Aliağa ve çevresini iyi bilirim.
Tabii çocuksun, hiçbir şeye vakıf değilsin ve bunları sonradan algılıyorsun.
Darbe günleri ve sonrası ile ilgili en çok aklımda kalan şey sokağa çıkmanın
bile tehlikeli olduğu geceler, bomboş sokaklar. İlkokuldaydım. İzmir’de o
zamanlar Yunan televizyonu çekerdi, akşamüstleri müzik programları olurdu ve
aynı program hafta boyunca tekrar ederdi. Magazine, Joy Division ve The Human
League gibi grupları o karlı siyah beyaz televizyonda beş gün üst üste ilk kez
orda duyduğumu çok net hatırlıyorum. Ne zaman o dönemi düşünsem o sesleri
duyuyorum, hafıza çok tuhaf bir şey. Sizden bağımsız çalışabiliyor. Siz kim
olursanız olun, hayatın kendi işlettiği bir aklı var. Gulyabani hybrid bir
belgesel olarak bir başkasının hikâyesini anlatıyor ama benim için filmdeki
bütün öğeler son derece kişisel. Neden böyle tercihler yaptığımı anlatmak zor,
ne yapsam kendinden büyük iddialı laflar sarf etmiş olacağım. Çocukluğumdan
kalan, uzun zaman yarım yamalak bildiğim bir mevzuya geri döndüm, kendimi yakın
hissettiğim bir kadınla ilgili kısa bir hikâye bu, o nedenle çekerken de bir
sürü şey öğrendim. Belgesel ya da yarı melez olarak adlandırabileceğim bir
sinema yapıyorum, öğrenmeye araştırmaya deşmeye açık değilseniz bu formla ilgili
en önemli şeyi ıskalıyorsunuz demektir.
Letristlerin 1950’lerde ortaya attığı, Guy Debord ve diğerlerinin
kavramsallaştırdığı psikocoğrafya disiplini Koloni ve Meteorlar üzerinde etki
sahibiydi. Gulyabani bu bağlamda nereye oturuyor?
Ait olmadığım yerlere gidip o coğrafyaların ruhuyla ilgili filmler yapmayı
seviyorum. Şu anda üstüne çalışmaya başladığım proje de böyle. Gulyabani
diğerlerinden farklı. Çok çok iyi bildiğim bir yerden bahsediyor film. Ama bir
filmin evrenine girebilmeniz için illa bu bilgilere, alt okumalara ihtiyacınız
yok. Sizi ikna etmesi yeterlidir. Bu filmleri yan yana koyup baktığınızda son
derece karanlıklar. Özellikle Gulyabani. Oysa Guy Debord ve arkadaşları son
derece eğlenceli, neredeyse çocuksu bir iştahla da oynuyorlardı psikocoğrafya
kavramıyla. Etrafımızı çevreleyen bütün etkenlerin sonucuyuz derken, içinden
çıktıkları değerleri sarsmayı, bir nevi punk rock ruhuyla sorgulamayı ihmal
etmiyorlardı. Fethiye’nin zihni bir tarayıcı gibi çalışıyor. Unutmuyor,
hatırlamaya devam ediyor, geleceği görüyor. Dönemleri, insanları, olayları o
mekânlardaki banal, ilgisizmiş gibi görünen nesneler şeyden üzerinden
hatırlıyor. Kameranın onun gözü olmasından öte bir durum söz konusu. Bu anlamda
film psikocoğrafya disiplinine yaslanmıyor, daha çok psikedelik bir film.
Sitüasyonistler kent yaşamı ve sosyopolitik konusunda oldukça katıydılar. Bir
filmi izleme deneyimi için bütün bu kavramlara ihtiyacımız da yok aslında,
Gulyabani yaralı bir ruhla yaşadığımız kısa bir yolculuk.
Gulyabani’de dalların, taşların, yaprakların arasından akan dereler, ormanlarda
damlalaşan çiğler, kartallar, rengârenk topraklar, dağlar var. Doğa yine filmin
başrol oyuncularından biri. İnsan hikâyelerini insan sureti göstermeden, doğanın
sosyopolitik mecraya dair sunduğu ipuçları üzerinden anlatıyorsunuz ve bu sayede
evrensel bir dil yakalıyorsunuz. Kolaja da dayalı bu sinema dilini nasıl
keşfettiniz?
Filmin anlatıcısının yüzünü göstermek istemiyordum. Onun hasta yatağındaki son
dakikalarında havaya yükseldiğini ve bizlerle zihniyle konuştuğunu hayal ettim.
Kaba kurguda onun hemşirelik yaptığı günlere ait resimleri gösterdiğim bir
bölümü koyup sonra attım. Fethiye’nin adeta fragmanlaşmış bir hayatı olmuş.
Kullandığı ilaçlar ve maddeler, oradan oraya sürekli bir göç hali, doğaüstü
yeteneklerinin giderek güçlü bir hal alması, zihninin oradan oraya savrulması
onu bambaşka bir kadın yapmış. Bu nedenle çocukluğuna daha berrak resimler eşlik
ediyor, yetişkinlik zamanlarına geçtiğimizde hatırladıkları kopuk kopuk,
bozulmuş, adeta bir depoda uzun süre bekletilmiş gibi. Fethiye’nin sürekli çok
hızlı çalışan bir zihni var, özellikle sonlara doğru giderek katatonikleşen yapı
buradan geliyor. Doğa benim için çoğu kez anlatıcının ta kendisi. Öyle romantik,
dekoratif, arada bir laf olsun diye ortaya çıkan bir metafor değil, hiçbir zaman
da olmadı. Fethiye’nin doğayla kurduğu bu paganik ilişki, ilk vizyonunu gördüğü
günün bir Hıdırellez günü olması tamamıyla benim metne yerleştirdiğim bir şey.
Çok sayıda film stokunu bir arada kullanan bir film bu, doğru, ama kolaja dayalı
bir film mi bu çok emin değilim, tamamıyla tek karaktere ve onun yaşadıklarına
yaslanan biyografik bir film. Meteorlar, biriktirmeye, kolaja daha çok yer veren
bir filmdi.
Ebru Ojen ile uzun zamandır bir dostluğunuz ve ortaklığınız var, en son
Meteorlar’da kendi sesiyle Aşı romanından metinler okumuştu. Yeni filmin metnini
de birlikte yazmıştınız. Filmin metnini okuyunca edebi bir eser olarak tınlıyor
kulağa. Bir edebiyatçıyla çalışmak nasıl bir deneyimdi?
Ebru Ojen çok yakın dostum. Müthiş kabiliyetli ve bana sorarsanız Türkiye
sinemasının gizli kalmış en iyi kadın oyuncularından biri. Umarım daha çok
filmde oynar, onu perdede daha çok görürüz. Şu anda yeni romanını yazıyor, bir
yandan da çok görsel bir kalemi var. Bu anlamda çok iyi anlaşıyoruz,
birbirimizin kimliklerini unutarak. Gulyabani’de edebi ve trajik bir karakter
ortaya çıkarmak istediğimi hemen anladı ve çok güzel katkıları oldu. Aynı şeyi
kurguda birlikte çalıştığım Fazilet Onat için de söyleyebilirim. Bir şeyin
kurguda işleyip işlemediğini hiç konuşmadan anlayabiliyoruz, böyle bir
yakınlığımız var.
Röportaj: Yiğit Atılgan
14 Eylül 2018
bantmag.com
Gürcan Keltek’in Yeni Filmi Gulyabani, Montreal Uluslararası Belgesel
Festivali’nde Mansiyon Ödülü’nü Kazandı.
Gürcan Keltek’in yarı kurmaca belgeseli Gulyabani, Montreal Uluslararası
Belgesel Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü.
Son yıllarda gerek kısa filmleri gerekse müzik sektöründe gerçekleştirdiği
başarılı klip çekimleriyle adından söz ettiren Gürcan Keltek, 2015 yılında
çektiği Koloni adlı belgesel filmiyle de İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel
Yarışması’na katılmıştı.
Daha sonra gelen Meteorlar ile pek çok önemli festivale konuk olup ödüller
kazanan Keltek, bu yıl ise 35 dakika uzunluğundaki yarı kurmaca kısa belgeseli
Gulyabani ile karşımıza çıkıyor.
Gürcan Keltek’in Yeni Filmi Gulyabani, Montreal Uluslararası Belgesel
Festivali’nde Mansiyon Ödülü’nü Kazandı
Prömiyerini tıpkı Meteorlar gibi Locarno Film Festivali’nde yapan Gulyabani,
daha sonra Reyjkavik Film Festivali’ne konuk olurken Türkiye prömiyerini ise
Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde yapmıştı. Son olarak Montreal
Uluslararası Belgesel Festivali‘nde gösterilen film, Kanada’dan Mansiyon
Ödülü’yle dönerek bizleri sevindirdi. Gulyabani, önümüzdeki günlerde Torino Film
Festivali’ne de konuk olacak.
Zeynep Kumral‘ın seslendirdiği belgesel filmin sinopsisi ise şöyle:
Gulyabani bir yaratık, bir hortlak, bir yabancı. 1970’ler ve 80’lerin
İzmir’inin kötü şöhretli falcılarından Fethiye Sessiz, çocukluğunda
yaşadığı kaçırılma, tecavüz ve şiddet olaylarından anlar hatırlar. Oğluna
yazdığı mektuplardan ve günlüğünden hareketle başından geçenleri
anlatırken Gulyabani de Cumhuriyet sonrası dönemde Türkiye’nin yaşadığı en
şiddet dolu dönemin duygusal manzarasını yeniden duyumsatıyor.
Meteorlar’ı Türkiye’de hiçbir festivalde göstermeyip vizyona da sokmama kararı
alan Gürcan Keltek, Gulyabani’yi ise Ayvalık’ta göstermesiyle bu film için
farklı bir planı olduğunu göstermişti.