Yapım Tarihi - 1999
Süre - 00:51:00
Bölüm Sayısı - 3
Format - Belgesel, Renkli, Dijital Betacam
1. Bölüm - Kovuktan Konuta
2. Bölüm - Merhaba Anadolu
3. Bölüm - Yeni Kentler Yeni Umutlar
Yönetmen - Korkmaz Göçmen
Yapımcı - Çetin İmir
Kameramanlar - Haldun Özkanlı, Ercan Yılmaz, Ege Ellidokuzoğlu, Hayri Çölaşan,
Sabri Savcı,
Kurgu - Bülent Bayrak, Soner Tunuslu, Yusuf Şen
Animasyonlar - Fatih Togay, Ali Bilkur
Seslendirme Yönetmeni - Nuri Çevik
Seslendiren - Mehmet Atay
Fotograf - Nuri Gögen
Bilim Ekibi
Prof. Dr. Orhan Bingöl
Prof. Dr. Işın Yalçınkaya
Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu
Prof. Dr. Fahri Işık
Prof. Dr. Erçin Kasapoğlu
Prof. Crawford H. Greneewalt
Jr. Doç. Dr. Tuba Ökse
Yard. Doç Dr. Harun Taşkıran
Dr. Peter Newe
Arkeolog Dr. Anneliese Peschlow
Arkeolog Dr. Maria Avrenhammer
Arkeolog Kazım Akbıyıkoğlu
Arkeolog Nurten Sevinç Restoratör Christoph Vrovewirth
Dr. Jeoloji Mühendisi Saldıray İleri
BELGESELE İLİŞKİN BAZI NOTLAR
Anadolu’da insanın var olduğu dönemden MS. 500 yılına kadar, insanın taşla
olan ilişkisini anlatan belgesel üç bölümden oluşuyor.
1. Bölüm - Kovuktan Konuta
2. Bölüm - Merhaba Anadolu
3. Bölüm - Yeni Kentler Yeni Umutlar
-Yaklaşık altı bin kilometre yol kat edilerek çekilen Belgesel için 39 adet müze
ve antik kentte çekim yapıldı. 15 adet yerli ve yabancı bilim adamı ile
röportajlar yapıldı.
YÖNETMENİN NOTU
Bir Arkeolog olarak yıllarca böyle bir belgeselin yapımını düşündüm. Proje ve ön
araştırması yaklaşık beş yıl sürdü. Konun oluşması ve çekim yerlerinin tespiti
ise bir yılı aşkın bir sürede gelişti. Bir yıl boyunca da çekimler ve kurgu
sürdü. İşte“Korkmaz Göçmen“olarak imza attığım “Taşa Hayat Verenler” adlı belgeselimin
kısa öyküsü.
İNSANIN KÖKENİ
Günümüzden 5 Milyon yıl önce, bir tür maymun, diğerlerinden
farklı olduğunu ispatlarcasına, iki ayağı üzerinde yürümeyi ve alet yapıp
kullanmayı başardı. Bu özellikleri ile diğer hemcinslerinden ayrılıp öne
çıktılar.
Bilim adamlarınca, insanın ataları olarak kabul edilen ve adına "Homo Habilis"
denen bu ilk maymun - insanın, günümüzden 50 bin yıl öncesinde yaşayan torunları
ise "Homo Sapiens Sapiens" olarak adlandırıldı. Duyguları, sosyal ilişkileri
iyice gelişmiş bu türe ise, bilim adamları insan dediler.
Bu insanlar, sığınmak için konuta, savunmak ve avlanmak için silaha, güncel
yaşamını sürdürebilmek için de araç ve gerece ihtiyaç duydular. İnsanoğlu, tüm
bu ihtiyaçlarını öncelikle taşla tanışarak giderdi.
İşte,“TAŞA HAYAT VEREN” insanın ve hayat bulduğu taşın öyküsü böylece başladı.
Milyonlarca yıl Süren insanın taşla olan ilişkisi, yaşamının her alanında
günümüze kadar süregeldi.
TARİHİ YAŞAMAK !
Anadolu'da insanın var olduğu günden Roma İmparatorluğu’nun
sonuna kadar Anadolu insanının taşla olan ilişkisini ekrana getirmek çabasıyla
gittiğimiz mekanlarda binlerce yıl öncesini yaşamak, aynı zeminde gezinmek,
onlardan kalan eserlere dokunmak insana farklı duygular yaşatıyor.
2,5 milyon yıl önce ortaya çıkan İnsanın, tarihi sürecinin %99’u gibi son derece
uzun yıllar yaşadığı Yontmataş yani Paleolitik Çağ’ın en güzel örneği Antalya
Karain mağarasına gittik.
Burayı, 18 bin yıl önce mekan seçen insanların, taşın soğukluğunda sıcak bir
yuva arayışını, koca mağarayı kendine konut edinişindeki duygularını hissettik.
Beş katlı bir apartmanın içine rahatlıkla sığabileceği galerilerde yankılanan
sesler arasında onların sesini arar gibiydik. Hayvan yağlarına beledikleri
otlardan yaptıkları meşalelerin isleri hala duvarlarda.
Metrelerce yüksekliğinde tortulaşan toprak içinde bıraktıkları, kemikler, taş
silahlar, çanak çömlekler ile“Biz buralardaydık. Güldük, ağladık, korktuk,
üzüldük, sevindik. Kısaca burada doğduk, yaşadık ve öldük” der gibiydiler.
Seçimleri çok akılcıydı. Toroslar’ın kar suları ile beslenen kaynakları o
zamanlar mağaranın önündeki ovada bir göl oluşturmuştu. Bu kaynaklar, bugün de
varlığını sürdürüyor ve Düden’i besliyor. Sığındıkları Karain, onları çeşitli
afetlerden ve düşmanlarından koruyor, önlerindeki göl ise yiyecekleri ürünleri
barındırıyordu. Yaşadıkları Yalçın kayalıklar, geyik, koyun, keçi, domuz, tavşan
ve kuş türleri gibi çeşitli besin kaynaklarıyla doluydu. Gölün çevresi ve
yamaçlar yenebilecek bitki ve meyve ağaçlarıyla doluydu.
Karain'de çalışırken, o insanların neler hissettiklerini, yaşamlarını ne
zorluklarla sürdürdüklerini anlamak hiç de zor olmadı. Yaşamın ana kurallarından
biri olan beslenme ihtiyacını gidermek için, taşı alete nasıl çevirdiklerini, bu
ilkel silahlara ne kadar çok ihtiyaç duyduklarını çok kolay algılayabiliyoruz.
Anadolu’nun en eski iskanı olarak bilinen Karain'de, tarihi yaşamak kolay
anlatılacak gibi değil. Hissettiklerimizin tarifi için, o mekanları gezmek,
duvarlarına dokunmak, zifiri karanlık köşelerinde nefes almak gerekli.
DAĞLARIN EFENDİLERİ
Taşa Hayat veren insanın izlerine, Latmos'da (Beydağları) da rastlıyoruz.
Dağların zirvesine yakın yamaçlarda buldukları her uygun mekanı
değerlendirmişler, kimi yeri kutsal mekan, kimi yeri ise güncel yaşamlarına
mekan yapmışlardı. Onlar, dağların efendileri idiler. Dağlar belki de yalnız
onlardan sorulurdu o dönemde.
Latmos’un zirvesinde yer alan“Tekerlek Dağ” onların göz bebeği en kutsal
alanlarıydı. Burayı tanrılarına adamışlardı. Tanrıları buradan Dünya'ya
hükmederdi. Onlar, su kaynaklarına yakın bazı mekanları kutsal alan olarak
gördüler ve kayaların düz zeminlerine tanrılarının tasvirlerini bezediler.
Latmos'lu sakinlerin kayalara yaptığı resimlere dokunarak, on bin yıl önce taşa
hayat veren bu sanatçıların sanatına saygı duyarak dağların efendilerine“hoşça
kalın.” diyoruz. Onlar yaşamlarının hemen her anında taşla haşır neşirdiler.
KOVUKTAN - KONUTA !
Gezici–toplayıcı yaşamı geride bırakan İnsanoğlu, yerleşik
düzene geçip kendine kalıcı köyler yapmaya başladığında belki de önceki
alışkanlıklarını sürdürür gibi, bir zamanlar taşlara bezedikleri tanrı
figürlerini bu kez de taş heykellere dönüştürerek bu alışkanlıklarını sürdürdü.
Belki de taşın kalıcılığına sığınarak tanrılarını da ölümsüzleştirmek istediler.
Sonraki yüzyıllarda ise ölümsüz olduğuna inandıkları tanrıları için bu gün
bile“nasıl yaptılar?” diye sorduğumuz büyük alanlar kaplayan mabetler yaptılar
ve bu mabetlerini devasa tanrı ve tanrıça heykelleri ile süslediler.
Taşa hayat veren insan, şüphesiz yaşamının her aşamasında taştan yararlandı.
Günlük kullandığı araç gerecini, süs takılarını, silahını, bireysel mülkiyetini
simgeleyen mührünü, dostuna ve düşmanına verdiği mesajlarını bile taşla
bağdaştırdı. Doğumundan ölümüne kadar taşla haşır, neşir olarak yaşadı. Öteki
yaşamında kullanmak üzere mezarına koyduğu çoğu eşyasını taştan imal etti.
Taşın sağlamlığı, kalıcılığı ona öyle etki etmişti ki; bir zamanlar sığındığı
taşın kovuğunu, bugün hayranlıkla seyrettiğimiz taş lahitlere dönüştürdü.
İnsanoğlu bir zamanlar yaşadığı mağarasının kovuğundan esinlenerek, gördüğü bu
ilk mimari mekanların işlevini taştan yaptığı evlere, hamamlara, tiyatrolara,
odeonlara, saraylara, kütüphanelere, mabetlere, hastanelere çevirdiler. O, artık
kovuktan çoktan çıkmış, konuta yerleşmişti. Zamanla, bugün hayranlık duyarak
gezindiğimiz antik kentleri imar ettiler. Bu kentleri, zirveye ulaştıkları taş
ustalığı ile işledikleri rölyeflerle, heykellerle, yazıtlarla süsleyip,
bezediler. her bir köşesine heykeller diktiler.
MERHABA ANADOLU !
Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü görevi yapan Anadolu, tarihi boyunca
onlarca medeniyetin gelip geçtiği bir mekan oldu. Kimi uygarlık, asırlarca
Anadolu’da yaşadı, kimi ise gelip geçti.“Merhaba!” diyen Anadolu'ya girdi!
Ancak her biri kendine özgü bir iz bıraktı Anadolu'da.
Anadolu’nun yerli halkı Çatalhöyük ve Çayönü’lü halkın ilk köy yaşamları ile
başlayan Uygarlık çizgisi, Hatti’lerle, Hitit’lerle, frig ve Urartularla devam
etti. Assurlular, Kimmerler, Gaşkalılar Anadolu’nun uzun yıllar misafirleri
oldular.
MÖ. 1200 yıllarında batıdan gelen göçlerle Anadolu yeni yüzlerle karşılaştı.
Anadolu kimi zaman şehir beyliklerin, kimi zaman da döneminin en büyük
uygarlıklarının yaşadığı toprak oldu.
YENİ KENTLER YENİ UMUTLAR !
Anadolu’ya gelen her yeni kavim yeni umutlarla, yeni
yeni kentler kurdular. Böylece, M.Ö. yaklaşık 2000 yıllarında yazıyı tanıyan
Anadolu, sanatın her dalında zirveye çıkan mekanların çokluğu ile ünlendi.
Kayalara, taşlara oydukları rölyef, yüksek kabartma ve çivi yazıları ile Ünlü
Urartu ve Hitit, Hurri, Luwi, Hatti uygarlıkları, Anadolu'nun en büyük Kaya
anıtına sahip Frigya, batının kaptığı üç Anadolu'lu tanrıyı sahiplenmekle
övgüye hak kazanan Lykia, on kenti ile ünlenen İon'ya, parayı icat edip basarak
Dünya'ya damgasını vuran Lidya, Kaya mezarları ile Ünlü Pontus ve özelliklerini
sayarak sizleri sıkmak istemediğim Karia, Galatya, kilikya, Truva, Bitinya,
Kapadokya, Selevkosia, nihayet Büyük İskender İmparatorluğu ve sonunda Roma
İmparatorluğu dönemlerinde Anadolu kentleri kendilerine özgü değerleri ile
ünlendiler. Bu kentlerin ünlenmelerinde şüphesiz taş ustalarının katkısı en
başta yer aldı.
İşte,“Taşa Hayat Verenler” adlı üç bölümden oluşan belgeselin özetle teması bu.
ANILAR:
Günümüzden 5 Milyon yıl önce, bir tür maymun, diğerlerinden farklı olduğunu
ispatlarcasına, iki ayağı üzerinde yürümeyi ve alet yapıp kullanmayı başardı.
İki Milyon yıl öncesine kadar yaşamış olan ve adına "Homo Habilis" denen
türe ise, bilim adamları İnsanın atası dediler.
O'nu diğerlerinden ayıran en büyük özelliği; İlk toplumsal davranışları
göstererek sosyal bir yaşam sürebilmesi ve kavramsal düşünce yeteneğine sahip
olmasıydı.
Günümüzden 50 bin yıl öncesine gelindiğinde,“Homo Habilis'in binlerce göbek
sonraki torunları olan "Homo Sapiens Sapiens" lar ortaya çıktı. Bu dönemde
Dünya, buzul çağının sonunu yaşıyordu.
Duyguları, sosyal ilişkileri iyice gelişmiş bu türe ise, bilim adamları insan
dediler.
Bu insanlar, sığınmak için konuta, savunmak ve avlanmak için silaha, güncel
yaşamını sürdürebilmek için de araç ve gerece ihtiyaç duydular.
İnsanoğlu, tüm bu ihtiyaçlarını öncelikle taşla tanışarak giderdi. Milyonlarca
yıl Süren insanın taşla olan ilişkisi, yaşamın her alanında günümüze kadar
süregeldi.
İşte, TAŞA HAYAT VEREN insanın ve hayat bulduğu taşın öyküsü böylece başladı.
SPİKER - Günümüzden 2,5 milyon yıl önce ortaya çıkan İnsan, tarihi sürecinin
%99’u gibi son derece uzun yıllar yaşadığı Yontmataş yani Paleolitik Çağ'da,
taşı kullanmasıyla başlayan“insan-taş ilişkisi” gittikçe gelişerek bu güne kadar
sürdü.
Buzullar Konar- Anadolu’da insanın var olduğu günden Roma İmparatorluğu’nun
sonuna kadar Anadolu insanının taşla olan ilişkisini ekrana getirmek çabasıyla
yola çıktığımızda zaman zaman sürprizlerle karşılaştık. Programın içeriğine
fazla değinmek istemiyorum. Ama, sizlere aktarmak istediğimiz bir kaç anı var.
BEN, ÇORUM'LU ALMAN'IM (!) :
Hitit İmparatorluğu’nun Başkenti Hattuşa'da yani bugünkü Boğazkale'de
yapacağımız çekimler için Program Danışmanlarından Doç Dr. Tuba Ökse ile
toplantı yapıyorduk. Boğazkale Müzesi'ni aramamız gerekti. Ökse, telefon
konuşması sırasında bir sevinç çığlığı atarak bana döndü ve“Yaşasın ! Newe
geliyormuş” dedi. Peter Newe'yi arkeoloji öğrenciliğimin ilk yıllarında 33 yıl önce görmüştüm.
O zamanlar Alman Arkeolog ve Boğazkale Kazı Başkanı Kurt Bittel'in
başkanlığında yapılan kazılarda Fotoğrafçı olarak görev yapıyordu.
Mayıs ayının ilk Cumartesi günü çekim ekibi ve Program danışmanı ile Boğazkale'ye gittik. Newe ile Müzenin önünde karşılaştık. Newe, kesiksiz olarak kırk yıl
kazıda çalışmış, Türkiye'den ayrılalı dört yıl olmuştu. İleri yaşına rağmen çok
dinçti.
“Ben” diyor,“Kırk yılımı Boğazkale’ye verdim. Genç bir fotoğrafçı olarak
başladığım kazı çalışmalarının çok uzun bir bölümünü Kazı Başkanı olarak
sürdürdüm. ”Türkçeyi güzel konuşması dikkatimizi çekmişti. Dayanamayıp
sordum. Yanıtı kısa ve esprili idi.“Ben Çorumlu Alman’ım. ”Bir de espri dolu
küfür sallayarak“Argom da iyidir.” dedi.
Tavırları, argo konuşmaları ve yaptığı şakaları ile bizden farksızdı. Hattuşa'a
kırk yıl emek veren ve konusunda hepimizden bilgili bir insanla karşılaşmanın ve
onunla röportaj yapacak olmanın heyecanı içindeydik. Bu bir şanstı. İki
günlüğüne geldiği Boğazkale'de karşılaşmış olmak programımız için de büyük bir
şanstı.
Büyük Mabedin duvarları arasında gezinirken, kalın gözlüklerinin ardından
çevreye hasretle bakıyor, düşen taşları kaldırıp yerine koyuyor, yolu üzerindeki
sigara izmaritlerini ve kağıt atıklarını toplayıp avucunda biriktiriyordu. O'nun
bu hareketinden bir zamanlar nasıl bir titizlikle çalıştığını ve Boğazkale'yi ne kadar çok sevdiğini anlamak güç değildi. Kim Bilir, ilgisizce gezindiğimiz
ve hor davrandığımız Hattuşa sokaklarında belki, bir zamanlar Türk Arkeolojisi
için Hattuşa'nın kavurucu sıcaklığında döktüğü terleri belki de, gençliğinin
ayak izlerini arıyordu.
KIZ ÖLDÜ !
Programın ikinci bölümünü çekmek için 21 günlük seyahate çıkmıştık. Haziran
ayının 15. günü idi. Çekim yaparak Bergama üzerinden Çanakkale'ye doğru yola
çıktık. Yolumuzun üzerindeki Assos antik kentine gün batımında ulaştık. Bugünkü
Behramkale’nin zirvesinde yer alan Atena Tapınağı’nın sütunları arasından gün
batımını çekmekti amacımız. Güneşin batımı ile yarış eden aracımız bizi
çıkabildiği yere kadar ulaştırdı.
Daha önümüzde yaklaşık bir kilometre yol vardı. Tüm ekip gerekli malzemeyi kapıp
koştuk. Koşunun başını Kameramanlarımız Sabri Savcı ve Haldun Özkanlı çekiyordu.
Gençliğimizi özlediğimizi inkar edemem. Sonunda deklanşöre basıldı. Günümüzden
8 bin yıl önce Midilli Adası'dan Anadolu topraklarına ayak basan ve
Anadolulu olan Lonlu Taş ustaların el emeği Atena sütunlarının arasından Ege’nin
ılık sularına batan tepsi gibi güneş yakalandı. Lacivert suların, turuncu güneşi
yutuşu bir harikaydı !
Ertesi gün, antik dönemin tanrılar tanrısı Zeus’un Dünya’yı idare ettiği Kaz
Dağları’nı aşarak Çanakkale Arkeoloji Müzesin’e ulaştık. Çekimini yapacağımız
lahdin (blok taş mezar) yanına gittiğimizde donakalmıştık. Karşımızda yaklaşık
2000 yaşında ama bugün yapılmış gibi bir lahit duruyordu. Çanakkale’nin
Kızöldü adlı bir köyünde kaçak kazı yapılan bir Tümülüs’ün (toprak yığılarak
yapılan suni bir tepe) içinde bulunmuştu. Kaçakçılar hapse atılmış,
lahit“Yüzyılın buluntusu olarak“müzeye getirilmişti.
Ağırlığını taşıyamayan müze binasından geçici olarak konulduğu sac barakada
koruma altına alınmıştı.
Lahdi, yaklaşık 45 derece ısı altında çekim öncesi incelerken damağımızın kuruma
nedeninin sıcaklığın değil,“Taşa Hayat Veren” ustaların becerisi olduğunu çok
rahat söyleyebilirim. Likyalı, (Antalya Bölgesinde hüküm sürmüş bir uygarlık) öz
be öz Anadolulu ustaların elinden çıktığı kesin olarak bilinen Lahit, bir
Anadolu mitolojisini Mısır üslubunda işlenmiş olarak anlatıyordu.
Henüz neşriyatı yapılmamış olan lahdin öyküsünü Müze Müdiresi Arkeolog Nurten
Sevinç'den dinlerken çok etkilendik. Öykü, Truva'lı güzel Poleksena’nın kurban
edilişiydi.
“Truva kuşatması üzerinden 10 yıl geçmişti. Helenli komutan bir gün şehirde
gezerken çeşme başında su dolduran Poleksena’yı görür ve aşık olur. Kızı
ailesinden ister. Genç ve güzel Poleksena teklifi“Ülkemi işgal eden bir insanla
evlenemem” diye reddeder.
Poleksena’yı elde edemeyen komutan kederinden ölür. Komutanın iki oğlundan büyük
olanı rüyasında sürekli olarak babasını görür. Babası ıstırap çekmektedir. Oğlu,
bu rüyaların etkisinde kalır. Babasının ölümü ile suçladığı Poleksena’yı
babasının mezarı başında kurban ederek, babasının ruhunun rahatlayacağını
düşünür. Poleksena, kentin en güzeli ve asil bir ailenin kızıdır. Genç komutan
askerlerini kızı getirmeleri için gönderir. Poleksena, çaresizdir. Askerlere
direnemeyeceğini bilmektedir, onlarla konuşarak ölmekten korkmadığını ancak,
ölüme kendine yakışır bir şekilde gitmek istediğini söyler.
Poleksena’yı dört kız kardeşi süsler, yeni elbiseler giydirir, başına çiçekten
taç takarak hazırlarlar. O'nu almaya gelen askerleri de dansöz ve çalgıcılar
eşliğinde yapılan bir törenle güle oynaya karşılarlar.
Kızöldü Lahdi’nin ön yüzünde bunlar resmedilmiş, sağ yan yüzünde ise,
Poleksena’nın annesi ile vedalaşması betimlenmiş. Çok üzgün yüz ifadelere sahip
ana kızın bir kıline (ölü yatağı) üzerinde vedası görenleri gerçekten etkiliyor.
Lahdin arka yüzünde Poleksena'nın dört kız kardeşinin çırpınışları
görülmektedir.
Biri saçlarını yolmakta, diğeri hıçkırarak ağlamakta, bir diğeri dizlerini
dövmekte sonuncusu ise Tanrı Hermes’e yalvarmaktadır. Alçak kabartma olarak
tasvir edilen mitolojinin devamında dört asker Poleksena’yı kucaklarında
tutarken betimlenmiş. Ellerini ve ayaklarını çapraz olarak sıkıca tuttukları
Poleksena’nın başı arkaya kaykılmış gözleri kapalıdır. Babasının mezarı başında
yer alan genç komutan ise, saçından kavradığı Poleksena’yı boğazına hançer
batırarak öldürmektedir.
Lahdin son yüzünde ise bir ağacın altında oturan anne tanrıların teselli
etmesine rağmen kızının kurban edilişini ağlayarak izlemektedir.
“Kızöldü Lahdi", içinden çıkan iskelete göre, iri yarı bir erkeğe ait. Yaşlı
asil lahdi mermer ustalarına sipariş etmiş. Ancak, lahit bitirilmeden ölmüş
olmalı ki, çatısı bitirilmemiş lahde konularak gömülmüş. Lahdin üzerinde yedi
metre yüksekliğinde toprak bir tepecik oluşturularak antik dönemin mezar
hırsızlarından korunmuş. İki bin yıldır hırsızlardan korunan mezar, günümüz
mezar soyguncuları tarafından bulunmuş ancak, kaçak kazı yapanlar, lahdin
içindeki ölü hediyelerini çalamadan yakalanıp cezalandırılmış.
Bulunduğu köyün“Kızöldü” adında olması ve lahit üzerindeki mitolojide öldürülen
bir kızın hikayesinin anlatılması iki bin yıl önce yaşanan olayın köyün adında
devam ettiğini ve Anadolu insanının geçmişine ne denli bağlı olduğunu
göstermektedir.
TEKERLEK DAĞDAKİ SANATÇI
Bafa gölü çevresindeki mermer ocakları ve Herakliya ile ilgili çekimleri yapmak
için Bafa Gölü kıyısındaki Kapıkırı Köyü'ne gittik. Gerekli çekimleri yapıp
Didim'e döneceğimiz sırada bir gurup bilim adımı ile karşılaştık. İki alman ve
dört Türk'den oluşan ekiple tanıştıktan sonra sohbet için tekrar oturduk. Güneş
Bafa gölü'nün batısındaki dağların arasından kaybolmuş boğucu sıcağın yerini
gölden esen ılık bir rüzgar almıştı. Gurubun başı 25 yıldır Bafa gölü çevresinde
yüzey araştırması yapan Arkeolog Anneliese Peschlow’du.
Çok yorgun görünüyorlardı. Belli ki, uzun ve zor bir araştırma gezisinden
dönmüşlerdi. Yapmakta olduğumuz programdan bahsettik, ilgilerini çekti.
Anneliese, yörede 75 adet mağara, Kaya kovuğu ve büyük kayaların alt
kısımlarında günümüzden sekiz bin yıl önce yapılmış Kaya resimlerinin olduğunu,
bunların programımızı ilgilendirip ilgilendirmeyeceğini sordu. Tam aradığımızı
bulmuştuk.“Taşa Hayat Verenler” burada, Latmos’da da (Beşparmak Dağları)
yaşamışlardı. Ertesi gün için randevulaştık.
Çekim ekibi ve arkeoloji araştırma ekibi olarak 12 kişi iki minibüse bindik.
Bafa Gölü'nün Güney, Batı ve Kuzeyinden dolaşarak Doğu yakasında yer alan Beş
Parmak Dağı’nın arkasına geçtik. Üç saat durmaksızın yol aldık. Dağları,
tepeleri aşıyor, köylerden geçiyorduk. Sonunda araçların yol alamayacağı kadar
bozuk yola geldik. Ekip Başı Anneliese, araçtan inerek kendisini takip etmemizi
söyledi.
“Bafa'ya ilk geldiğimde 30 yaşında genç bir Arkeologdum. 25 yıldır her yaz üç,
dört aylığına buraya geliyor ve yüzey araştırması yapıyorum. Geçen seneye kadar
70 civarında Kaya resmi buldum. Bu sene ise beş kovuk daha bulduk. Bize en çok
çobanlık yapan kızlar yardımcı oluyorlar, onların sayesinde bir çok esere
ulaştık” diye anlatıyor Anneliese.
İmreniyorum. Almanya'dan kalkıp her yıl Anadolu'ya geliyor, dağ tepe
dolaşıyor, ilerlemiş yaşına rağmen yılmadan araştırma yapıyordu. Biz ise, sahip
olduğumuz toprakların bir bölümünü O’nun sayesinde tanıyoruz.
Çalışmalarını büyük bir heyecanla anlatıyordu. Çalıların, dikenlerin canını
yakması umurunda bile değildi. Hepimizden hızlı, hepimizden daha heyecanlı idi.
Zaman, zaman mola veriyoruz. Yükümüz ağır, kamera, kamera sehpası, ve diğer
malzemeler...“Az kaldı“ diyor çat, pat Türkçe'si ile. Saate bakıyorum. Üç
saattir yürüyoruz. İyi bir spor“İnşallah değer“diye aklımdan geçiriyorum.
Sonunda geliyoruz.
Beşparmak dağlarının kendine özgü bir yapısı var. Genellikle kamyon
büyüklüğünde, yuvarlak hatlara sahip kayalardan oluşmuş. Müthiş bir manzara.
Sanki Dünya'da değiliz. Karşımızda büyükçe bir Kaya. Yerinden kopmuş yatıyor
gibi. Çevremizde mağara arıyoruz.
Anneliese, kayanın dibine sırtüstü yatıyor ve bir insanın zorla girebileceği
kovuğa kendini çekiyor.“İşte burada“diyor. Sonra bizler giriyoruz. Yaklaşık beş,
on santim boyunda sekiz tane insan figürü. Sekiz bin yıl önce“Taşa Hayat
Veren“bir sanatçı, kırmızı kök boya ile bezemiş.
Güçlü bir erkek figürü iki yanında etekleri süslü iki kadını tutuyor. Bir erkek
ve birkaç kadın, belki de çocuklar onu izliyor. Figürlerin bazılarının çevresi
beyaz boya ile noktacıklarla süslü.
Paleolitik döneme ait mağara ve Kaya resimlerinde genellikle av sahneleri,
tarımla ilgili figürler işlenir. İnsanlar, kendilerinden çok daha büyük
çizdikleri boğa, bizon, panter, geyik ve ayı gibi hayvanları nasıl avladıklarını
tasvir ederler. Belki de avın bereketini ve devamlılığını dilerler bu
resimlerle. Ama, Tekerlek dağın eteklerinde yer alan bu resimlerin hiç birinde
av sahnesi yok. Yalnızca kadın ve erkek figürleri var. Bunun yorumunu Anneliese'den dinliyoruz;
“Erkeklerin cepheden, güçlü, kalın kollu ve bacaklı çizildiği bu resimlerde
kadınlar, profilden çizilmiş. Popoları büyükçe ve süslerle işli. Göğüsleri
belirli. Bir de çok ilginç hepsi de çift cinsiyetli. Bu resimlerin dinsel
anlamda yapılmış olması kuvvetle muhtemel.”
Yakınlarda çift cinsiyetin yaygın olduğu bir köy (ismini açıklamak istemiyorum)
aklımıza geliyor.“Acaba?!..“diyoruz bir bağlantı olabilir mi?
Öğlen sonrası sıcaklığı iyiden iyiye üstümüze çöküyor. Yolumuz uzak. Anlatımları
çekip gecenin karanlığına kalmadan sekiz bin yıl önce burada yaşamış insanların
günümüze kadar yaşayan resimlerini doğal tuvallerinde bırakıp, Anneliese ile
yeni bir belgesel yapmaya karar vererek geri dönüyorum.
Katıldığı Festivaller ve Ödüller
İtalya - Uluslararası 1999 (8. Paolo Orsi Uluslararası Arkeoloji Film Festivali Finale Kalan 15 Film içinde )