Yapım Tarihi - 1997
Süre - 00:30:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, Betacam SP
Yönetmen - Korkmaz Göçmen
Yapımcı - Ahmet Yalçın, Korkmaz Göçmen
Metin Yazarı - Mustafa Süel
Kamera - Ömer Demirci
Aktüel Ses - Cengiz Şenel, Yücel Tanyılmaz
Kurgu - Şadan Araz
Post-Production - Tahir Kırşanlı, İbrahim Gümüşay
Seslendirme Yönetmeni - Işın Feyman
Seslendirme Sanatçısı - Mehmet Atay, Adviye Öztürk
Danışman - Prof. Dr. Aygül Süel, Dr. Arkeolog Mustafa Süel, Esma Reyhan
Yönetmen Yardımcısı - Nihan Gider
Prodüksiyon Amiri - Oğul Göçmen
Set Görevlileri - Ahmet Özortakçı, Cumhur Cem Alakoç, Serkan Özkara, Selim
Büyükispir, Şerif Patlak, Cengiz Nalçalı
Özgün Müzik - Dr. Nedim Yıldız
Müzisyenler - Savaş Bilgin, Arzu Yıldız, Cem Dertsiz, Selçuk Bilgin, Suat
Karausta
Askerlik, bir Hitit’li için,
en uzun ama en kutsal bir görevdi. Bu uzun askerlik süreci doğal olarak
askerlerin sivil hayatı özlemelerine neden oluyordu. Belgesel içinde aşağıda
dizelerini okuyacağınız şiiri besteleyip ve seslendirdik. DTCF Tiyatro Bölümü
Oyunculuk Ana sanat Dalı Öğretim Görevlisi Dr. Nedim Yıldız Hitit’lilerin çaldıkları
enstrümanların çıkarabilecekleri sesleri ve şiirdeki ses uyumlarını göz önünde bulundurarak günümüzden 3500 yıl öncesini yaşatan nefis bir beste yaptı. Belgesel’in Özgün müziği ise ayrı bir övgüye değer.
“Neşaş waşpeş, Neşaş Waşpeş (Neşa elbiseleri, Neşa elbiseleri
Tiya - mu tiya (Gel bana gel)
Nu - mu annaş-maş Katta arnut, (Götür beni anama)
Tiya - mu tiya. (Gel bana gel)
Nu-mu uwaşmaş Katta arnut, (Götür beni yuvama)
Tiya - mu tiya. (Gel bana gel)”
Ancak, bu kadarını bulabildiğimiz lirik şarkıda bir askerin evine duyduğu özlemi çok etkili bir şekilde dile getirdiğini görüyoruz.”
Bu arada söyleşimize, “ŞAPINUVA’DAN MÜZİK Var” diye söze katılan Dr. Nedim Yıldız, yaptığı Özgün müzik ve bestesi ile ilgili şu duygularını aktarıyor;
“Şapinuva'dan Mektup Var” adlı belgesel filmin müzik serüveni,tabletlerde bulunan “Neşaş waşpeş. Neşaş waşpeş Tiya - mu tiya. Nu - mu annaş katta arnut . Tiya - tiya ...” sözcükleri ile başlayıp devam eden ve bir askerin dile getirdiği lirik şiirin türküleştirilmesi, ya da şarkılaştırılmasının nabıl olabileceği arayışı ile başlamıştır.
Bu arayış süreci içinde tabletlerden ve kabartma taş eserlerden yararlanılarak Hitit müziği ile ilgili bazı bilgiler elde edilmeye çalışılmıştır. Bu bilgilerin en önemlileri Kabartmalarda rastlanan, önünde dört, arkasında bir delik olan üflemeli çalgı ile değişik boy ve yapıdaki vurmalı çalgılardır.
Beş delikli üflemeli çalgının varlığı, Hitit müziğinde beş sesli (pentatonik) dizinin kullanıldığı varsayımını kuvvetlendirmekle birlikte bu dizinin hangi ses aralıklarından oluştuğu konusunda bir ipucu vermektedir.
Diğer yandan Hitit müziğinin ezgi ve ritim karakteri açısından da bir bulguya rastlanmamıştır. Bununla birlikte Hititlerin Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiklerinin tarihçiler ve arkeologlar tarafından kabul edilir hale gelmesi; günümüzde bile Asya ve Anadolu'da beş sesli dizilerle yapılmış müziklerin yaşıyor olması, Hitit Müziğinin yapısı konusunda doğruya yakın kestirimlerde bulunmayı sağlayan önemli ipuçları içermektedir.
Bu veriler ışığında bestelenen film müziklerinin özelliklerini belirleyen bir başka veriyi de senaryonun içeriği oluşturmaktadır. Senaryoda yer alan Hitit yaşayışı ve kültürüne ilişkin bilgiler ve metnin kurgusu, metne bir drama üslubu ile yaklaşımı sağlamış ve her ara bölümün konu ve görsel malzemesine uygun müzikler bestelenmeye çalışılmıştır.
Film müziklerinin genel olarak karakteri, Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar uzanan kültür müziklerinin bir sentezi biçiminde tanımlanabilir.
Fakat bu müziklerin salt öykünme yolu ile bestelendiği anlamını taşımamalı aksine, adı geçen karaktere uygun olması duyarlılığı güdülerek gerçekleştirilen Özgün bir çalışma olarak tanımlanmalıdır.
Özgün müziklerin yapımında zor olan yöntemi seçtik. Genelde bitirilen bir belgeselin kopyası üzerinde çalışılır ve müzik, konunun içeriğine ve görüntülerin türüne, akışına, kullanım sürelerine göre yapılır.
Özetle kurgulanmış ve seslendirilmiş filmin boş kalan ses kanalına müzik en son olarak icra edilir. Oysa, bizim yöntemimiz bu olmadı. Senaryonun yazım aşamasında Yönetmenimiz Korkmaz Göçmen ile bir ön konuşma yaptık.
Müzik çalışmalarımı film metni üzerinde çalışarak sürdürmemi istedi. Müziğin bitirilmiş bir film üzerine değil, çekim öncesi belirlenen film metninin içeriğine dayandırılarak yapmanın müzisyenin duygularını, hayal gücünü ve konuya yaklaşımının farklılığını daha iyi ortaya koyacağını dile getirdi.
Yönetmenimin isteklerine uydum, zor bir çalışma idi ama, senaryolaştırılan film metni sekanslara, sahnelere ayrılmış ve saniyelendirilmişti. Lafların içeriği, süresi, geneli içindeki üslubu ve taşıdığı duygular yararlandığım öğeler oldu.
Sonunda filmin kurgusunun tümü ile müzik ve lafa uygun yapıldığını görünce dört ay gibi çaba sarf ettiğimiz Özgün müziğe harcadığımız emeğin yerini bulmuş olduğunu gördüm.
Müziklerde kullanılan çalgılar, sadece Hitit kabartmalarındaki bulgularla sınırlı tutulmamış günümüze atıf yapılarak telli ve yaylı çalgılara da yer verilmiştir.
Bir belgesel film müziğinde filme konu olan geçmiş bir kültürün dilinde solo ve koral şarkıların bestelenip icra edilmesi ve bunların ilgili bölüm ile organik bütünlük içinde düşünülerek uygulanması da bu yapıma ayrı bir özgünlük, ayrı bir renk ve ayrı bir anlam kazandırmıştır.”
Kaynak
TRT Yurtdışı Program Katalogu 1998
YÖNETMENİN NOTU
“Yaklaşık dört bin yıl önce Anadolu'muzda varlığını göstermeye başlayan ve 800 yıl boyunca Anadolu ve Kuzey Suriye’de yaşam Süren Hitit Medeniyeti ve onun gizemleri, yapılan yeni kazılarla aydınlığa kavuşturuldukça bize de yeni, yeni programlar yapma olanağı ortaya çıktı.
1966 -1970 yılları arasında DTCF’de Arkeoloji tahsil ederken çoğumuz yeni bir kent bulmak ve orayı kazmak gibi hayallerimizi dile getirirdik. Yeni bir Hitit kentinin bulunma isteği Ulu Önderimiz Atatürk’Ün Türk arkeologlarına yönelik bir isteği hatta bir direktifiydi. Bu isteği yerine getirmek ne büyük bir şeref ve onurdu.
Hayat şartları beni bugünkü görevime yönlendirdi ama, arkeolojiye olan bağımı da koparamadı. Arkadaşlarımdan bazıları mesleğinde çalışmayı yeğlemiş hatta içlerinden bir kaçı bilim adamı olmuştu.
DTCF Hitotoloji Bölümü Profesörlerinden Dr. Aygül Süel ve eşi Arkeolog Dr. Mustafa Süel'le fakülte sıralarında başlayan arkadaşlığımız bu güne dek süregeldi. Onların bilimsel çalışmaları ve özellikle 1985 yılından bu yana, adı bilinen ancak yeri bulunamayan bir Hitit kentini aramaları beni hep heyecanlandırmıştı.
Yoğun arama çabaları her yıl yineleniyor ve Ata'nın isteği “Yeni bir Hitit Kentinin Bulunması “ için çalışılıyordu. Özellikle Prof. Aygül Süel'in çivi yazılı tabletler üzerinde çalışması böyle bir kentin, Hitit İmparatorluğu’nun Başkenti Hattuşa
(Boğazkale)'nin çevresinde bir yerde olabileceğini ortaya koyuyordu. 1990 Yılında Çorum/Ortaköy'e dört km. uzakta bir yerleşim yeri tespit edilerek arkeolojik kazılara başlandı. İlk iki yıl içinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bir sarayın arşivinden 3.000'i
aşkın çivi yazılı tablet ele geçirildi. 1993 yılında çıkarılan tabletlerin
okunması sonucunda, kazılmakta olan kentin Hitit İmparatorluğu'nun en büyük
ikinci kenti “Şapinuva” olduğu tespit edildi. Böylece, ismi belirlenen Hitit
Kenti, Türkiye'mizin arkeolojik değerleri arasında yerini alarak, 60 yıl sonra
da olsa Ata'nın isteği yerine getirilmiş oldu.
Bana düşen görev ise, bugüne kadar belgesel çekimleri yapılmamış olan bu konuyu
işlemekti.
Hititlinin dünyasına, O’nun bize bıraktığı çivi yazılı tabletlerle ulaşmak, onların sosyal ve ekonomik yaşamlarını, dinsel duyarlılıklarını, kanunlarını, örf ve adetlerini tanıtmak, ticaret kurallarını, askerlik yaşamlarını, sanatını, aşk hikayelerini ve bir Hititli askerin yazdığı şiiri besteleterek o günün müziğini yorumlamak, sonuçta bütün bunları uzmanların ağzından gerçek belgeleri ile belgelemek hoş alacak düşüncesiyle “Şapinuva'dan Mektup Var” adlı belgeseli gerçekleştirdim.
Zamanımızdan yaklaşık dört bin yıl önce varlığını gösteren çivi yazılı tabletler yardımıyla geçmişi tanımak, bilinmeyeni öğrenmek arkeolojinin en güzel yanıdır.
Bu arada sizlere belgesel içinde geçen bilgilerden birkaçını kısaca aktarmak istiyorum.
Tevrat'ta “Hittim” diye anılan Hititler hakkında her ne kadar Mısır ve Mezopotamya kaynakları bilgi verse de, asıl bilgileri, Hititler'in bıraktıkları çivi yazılı tabletlerden öğreniyoruz.
“Anitta. Pittana'nın oğlu. Kuşşara Kralı söyle.
O, gökyüzünün Fırtına Tanrısı'nın sevgilisi idi.
Kuşşara Kralı, kentten büyük bir güçle indi.
Neşa'yı bir gecede büyük gücüyle aldı.”
Çivi yazılı bir tablet üzerinde okuduğumuz bu sözlerle, halen Anadolu’nun neresinde olduğunu bilemediğimiz Kuşşara kentinde, bir yerel beylik olarak tarih sahnesine çıkan Hititler'in, önce Kayseri yakınlarındaki Kültepe - Kaniş'i, yani o günkü ismi ile Neşa’yı ele geçirdiklerini ve Anadolu’daki ticarete hakim olduklarını öğreniyoruz.
Daha sonra, “Hatti Beylik” düzenini yıkan Hititler, devlet olmanın ilk adımını atarak, sistemli bir idari ve askeri yapıya sahip olurlar. Organize edilmiş bu gücün önünde durmak çok zordur. Artık, Hititlerin amacı genişlemektir.
“Hattuşa şehri açlıktan kırılınca,
Tanrım Şiu onu taht tanrıçası Halmaşuit'e verdi
Ve ben bir gecede onu kendi gücümle aldım.”
Boğazköy'de bulunan pişmiş toprak tablet üzerindeki bu sözler, Hitit Devletinin kurucularından Kuşşara Kralı Anitta'ya aittir. Kral Anitta, bu sözleriyle uzun yıllar Hitit İmparatorluğu’nun başkentliğini yapacak olan Hattuşa'nın, Hatti
Kralı Pampa'nın elinden alınışının öyküsünü anlatır. İmparatorluk döneminde, Mısır ile Hitit arasındaki dostluk iyice pekişir. Bu dostluğu bir gün Mısır'dan gelen ve izdivaç isteği içeren bir mektup bozacaktır. Fravun Ahenaton ve Nefertiti'nin üçüncü kızı Kraliçe Ankhsenamun, 18 yaşındaki kocası Tutankamon’un ölümü üzerine Hitit Kralı Şuppiluliuma'ya gizlice bir mektup gönderir. Boğazköy’de iki kopyası ele geçen mektupta 24 yaşında dul kalan Mısır Kraliçesi Hitit Kralına şöyle yazmaktadır.
“Kocam öldü ve benim hiç oğlum yok.
Oysa senin bir çok oğlun varmış.
Eğer bana oğullarından birini yollarsan O’nu kocam yaparım.
Yoksa, kölelerimden birini mi alayım da,
O'nu kendime koca yapayım? ”
Hitit Kralı Şuppiluliuma, Mısır Kraliçesi’ne tereddütlerini bildirir. Bunun üzerine Kraliçe Ankhsenamun ikinci bir mektup göndererek ricasını devam ettirir.
“Eğer bir oğlum olsaydı, yabancı bir ülkeye yazıp kendimi de,
ülkemi de küçük düşürür müydüm?
Ben başka ülkeye de yazmadım.
Bak, yalnız sana yazdım.
Bana oğullarından birini ver.
O bana koca, Mısır'a Kral olacaktır.”
Şuppilulima, sonunda ricalara dayanamaz ve oğlu Zananza'yı Mısır Kraliçesine damat adayı olarak gönderir.Ama, Mısır sarayındaki hizipçi askerler genç Prensi yolda yakalar ve öldürürler. Bu olaydan sonra Mısır ile Hititler arasında “Kadeş Savaşı” çıkar, iki ordu yenişemez ve savaş sonuçsuz kalır. 1299 yılında yapılan bu savaştan 16 yıl sonra Hitit Kralı III. Hattuşili ile II. Ramses arasında tarihin en eski dostluk antlaşması imzalanır ve İki büyük güç bir daha birbirleri ile savaşmaz. Buna rağmen, Fravun Ramses, çarpışmanın gerçeğe aykırı öyküsünü çok sayıda tapınağa kaydettirir.
“Ey benim komutanlarım, Askerlerim, arabalı savaşçılarım.
Düşünmekten kaçınmakla büyük suç işlediniz.
Beni düşman ortasında tek başıma bıraktınız.
Tümünüze ayıplar olsun !.”
Ramses, Kadeş savaşı anılarını sürdürürken, Tanrı Amon’dan aldığı güçle bir efsane yaratığa dönüştüğünden bahseder ve tek başına Hitit ordusunu yendiğini iddia eder. Komutanları kalan Hititlerin yaşaması için Ramses'e yalvarmışlardır.
“Bak senin gücün çok büyük.
Şimdi bunun ağırlığı Hatti ülkesinin üstüne çökmüştür.
Kendi hizmetindekileri öldürmek iyi bir iş midir?
Dün yüz bin kişi öldürdün.
Bugün yine gelirsen bizlere öldürecek adam kalmayacak.
Ey güçlü Kral!.. İsteklerinde sert olma!..
Acımak savaşmaktan iyidir.”
Hitit İmparatorluğu’nun son dönemlerinde veba salgını korkunç derece büyük idi.
Binlerce Hitit'li vebadan kırılıyor, sağlıklı olanları ise sürekli bir korku içinde yaşıyordu. Veba, Ünlü kral Şuppiluliuma'yı da pençeleri arasına alır. Bu olay üzerine Kral II. Murşili düşüncelerini bir tablete döker.Kardeşi genç Prens Tuthalia'nın babası tarafından bir saray entrikasıyla öldürmesinden sonra , babasına kızan tanrıların O'nu veba ile cezalandırdığını yazar.
“Ama siz tanrılar, benim beylerim.
Babamdan genç Tuthalia'nın öcünü aldınız.
Babam, genç Tuthalia'nın kanı için öldü.
Babamın tarafını tutan Prensler, beyler, yüksek görevliler ve
askerlerin tümü bu yüzden öldüler.
Hatti ülkesi de bu yüzden darmadağın oldu.”
Hitit'li Krallar genellikle Tanrılarca uyarılır. Bir tablette Fırtına Tanrısı, Büyük Kral ’a halkı kastederek şöyle emretmektedir.
“Sıcaktan bunalırsa O'nu serine...
Ve soğuktan üşümüş olanı sıcağa götür.
Aç olana ekmek, hastaya ilaç ve çıplağa giysi ver.”
Hitit dünyasında, inşaat faaliyetleri çok önem taşımaktadır. İnşaat yapmak Hititli halk için bir kamu görevidir. Ayrıca, bir inşaatın yapılması dini tören gibi görülmektedir.
“Bakırın dayanıklı ve ölümsüz olduğu gibi
Bu tapınak da öyle dayanıklı olsun.
Ve orada Kara topraklar üzerinde ölümsüz olsun.
Bu tapınağı kim inşa ettiyse,
O da tanrılar önünde, aynı şekilde ölümsüz olsun.
Gelecekte, Tanrılar önünde bu tapınak,
Hayat ve zenginlikle dolsun.”
Askerlik, bir Hitit'li için, en uzun ama en kutsal bir görevdi. Bu uzun
askerlik süreci doğal olarak askerlerin sivil hayatı özlemelerine neden
oluyordu. Belgesel içinde aşağıda dizelerini okuyacağınız şiiri besteleyip ve
seslendirdik. DTCF Tiyatro Bölümü Oyunculuk Ana sanat Dalı Öğretim Görevlisi Dr.
Nedim Yıldız Hitit'lilerin çaldıkları enstrümanların çıkarabilecekleri sesleri ve şiirdeki ses uyumlarını göz önünde bulundurarak günümüzden 3500 yıl öncesini yaşatan nefis bir beste yaptı. Belgeselin Özgün müziği ise ayrı bir övgüye değer.
(Gel bana gel)
Nu - mu annaş-maş Katta arnut, (Götür beni anama)
Tiya - mu tiya.
(Gel bana gel)
Nu-mu uwaşmaş Katta arnut,
(Götür beni yuvama)
Tiya - mu tiya.
(Gel bana gel)”
Ancak, bu kadarını bulabildiğimiz lirik şarkıda bir askerin evine duyduğu özlemi çok etkili bir şekilde dile getirdiğini görüyoruz.”
“ŞAPINUVA'DAN MEKTUP Var” adlı belgeselin tümü ile belgelere dayanmaktadır.
“Arkeologlar, Hititologlar gibi araştırmacılar geçmişi, tarihin karanlık sayfalarını genellikle yazılı belgelerle aydınlatırlar.
Günümüzden binlerce yıl önce yazılmış ve sanki zamanımıza postalanmış olarak kabul ettiğimiz bu belgeler, bu mektuplar bizim binlerce yıl öncesi ile iletişim kurmamızı ve geçmişi tanıyıp ders almamızı sağlar ...
...Tıpkı aşağıda olduğu gibi...
“ Bey için iltimas yapma .
Erkek kardeşine, kız kardeşine, arkadaşına iltimas yapma .
Hiç kimseden rüşvet alma . Haklı bir davayı kaybettirme .
Haksız bir davayı da kazandırma . Doğru ne ise onu yap .
Ölümü satma ! Ölümü satın alma !...”
Bıraktıkları çivi yazılı mektuplarla iletişim kurduğumuz Hitit Kralı’nın bu fermanı aynı zamanda belgeselin de mesajı oldu. Özetle “Şapinuva'dan Mektup Var” adlı belgeselimiz izleyenleri, dört bin yıl öncesine götürüyor, o günlerin Anadolu insanının sevinçlerini ve üzüntülerini bizlere tattırıyor.”
Kaynak
Korkmaz Göçmen
BELGESELE İLİŞKİN BAZI NOTLAR
- ŞAPİNUVA’DAN MEKTUP Var” Çorum - Ortaköy yakınlarında yeni bulunan bir Hitit kentinin ilk belgeseli.
- Bu belgeselde, dört bin yıl öncesinden günümüze mesajlara yer veriliyor.
- Belgeselde, Ulu önder Atatürk’ Ün Türk arkeologlarından “Yeni bir Hitit kentinin bulunması” konusundaki isteğinden yola çıkılıp bulunan ve adının Şapinuva olduğu
tespit edilen bir Hitit kentinin bulunuş öyküsü anlatılıyor.
- Belgeselde ayrıca, Hititlerin sosyal yaşamları, dinsel düşünceleri, üzüntüleri, sevinçleri, savaşları, sanatı, kanunları ve günümüz insanına bile yol gösterebilen kral emirleri çivi yazılı tabletlerden alınan örneklerle anlatılıyor.
A Letter From Shaphinnuva
The documantary reflects the social life of the Hittite Civilisation studying the inscribet tablets
that have survived over the centuries, which has ruled Anatolia 4000 years ago.
The presenter of the documentary and a professor depict inscribed tablets with respect to the
Hittite laws, regulations, the organisations and rules that regulate the social life of the people,
and the relations with the neighboring coutries.
The documentary tells about how the archaeologists set out with the instructions of the renowned
Turkish leader Atatürk, how they determined the location of the lost Hittite City mentioned in the stone
tablets, the archaelogical excavations held in this city, the most beautiful artefacts of the Hittite
Civilisation and the inscription of the “ Kadeş Treaty”, the oldest peace treaty that was signed to
end the war between Hittites and Egyptians.