Yapım Tarihi - 2000
Süre - 00:30:00
Bölüm Sayısı - 4
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, Betacam SP
Yönetmen - Korkmaz Göçmen
Yapımcı - Korkmaz Göçmen
Danışman - Doç. Dr. M. Muhtar Kutlu
Yönetmen Yardımcısı - Köksal Taş
Metin Yazarı - Doç. Dr. M. Muhtar Kutlu
1. Bölüm:
Kurban (1 Mart 2001)
2. Bölüm:
Bayramlarımız (8 Mart 2001)
3. Bölüm:
Kem Göz / Nazar, Batıl İnanç ve Fal (15 Mart 2001)
4. Bölüm:
Komşunun Külü / Yardımlaşma ve Dayanışma (22 Mart 2001)
Kurban
1. Bölüm
Program Metni
Allah, Hz. İbrahim'i denemek için ona şöyle seslenir:
" Ey İbrahim, şimdi biricik oğlunu al ve Moriya diyarına git. Sana söyleyeceğim dağın üzerinde onu yakarak kurban et. " Hz. İbrahim, erkenden kalkıp eşeğine kırdığı odunları yükledi. Uşaklarından ikisini ve oğlunu yanına alarak yola koyuldu. Hz. İbrahim, üçüncü gün, Allah'ın kendisine söylemiş olduğu yeri uzaktan gördü. Uşaklarına; "Siz burada kalın, ben çocukla birlikte oraya gideceğim; secde edip yanınıza döneriz" dedi. Hz. İbrahim, odunları oğluna yükledi, ateşi ve bıçağı kendi alarak yürüdü. Oğlu; "Baba, ateş ve odun tamam ama yakmak için kuzu nerede ? diye sordu. Hz. İbrahim; "Oğlum, kurban için, kuzuyu Allah kendisi tedarik eder" diye yanıtladı. Allah'ın kendisine belirttiği yere vardılar. İbrahim orada bir mezbah yaptı. Odunları dizdi ve oğlunu
bağlayıp odunların üstüne koydu. İbrahim, oğlunu boğazlamak için bıçağı aldığında.
RAB'bin meleği göklerden seslendi; "İbrahim, İbrahim ! Elini çocuğa uzatma, ona bir şey yapma. Gördüm ki, sen Allah'tan korkuyorsun, biricik oğlunu O'ndan esirgemedin" İbrahim, çevresine baktığında bir koçun boynuzlarından çalılığa takıldığını gördü. Gidip koçu aldı ve oğlunun yerine onu kesip, yakarak kurban etti. Binlerce yıl önce İlkel dönemlerini yaşayan insanoğlu, yaşamını etkileyen başarısızlıklarını açıklayıcı bir sebep bulamadığında, onları kontrol eden bir takım doğaüstü güçlerin varlığına inanmaya başladı.
Düşüncelerinde yarattıkları, kendileri gibi yiyip içen, evlenip çocuk sahibi olan, suç işleyenlerden öç alan, kısaca İyilik ve kötülüğün onlardan geldiğine inandıkları bu doğaüstü güçlere "Tanrı" dediler. Tanrıların gazabından kurtulmak ve sevgisini kazanmak için de, onlara büyük saygı gösterip tapınmaya, hediyeler vererek memnun etmeye çalıştılar. Böylece değişik ibadet biçimleri ve uygulamalar ortaya çıktı.
"Tanrılarla zorunlu ve etkili bir ilişki kurarak kutsal düzendeki yerini pekiştirmek isteyen insanoğlu onlara canlı ve cansız hediyeler verdi. İşte, "kurban"ın kökeni bu uygulamalara dayanır. Aslında, çok genel anlamıyla "kurban" doğa üstüne sunulan hediyedir.
Dilimizde yer alan "Kurban" sözcüğünün aslı İbrani'ce "Korban" dır. Bu kelime Arami'ce yardımıyla Arapça'ya, buradan da din yoluyla Türkçe'ye girmiştir. Dinsel kaynaklar ilk kurbanı Hz. Adem'in oğullarının sunduğunu yazar. İlk dönemlerde Tanrıların insani bir takım gereksinimleri olduğunu düşünen insanlar, onlara "kurban" olarak çeşitli yiyecek, içecek, kap-kacak, giysiler ve silahlar gibi hediyeler verdi.
Daha sonra da verdikleri bu hediyeleri az bularak "kurban" adına çeşitli hayvanların kanını akıtmaya başladılar. Zamanla bu uygulama da insanı tatmin etmedi, sonunda, inandıkları tanrılarına kendi türünden kurbanlar vermeye yani, insan kurban etmeye başladı. Eski-Doğu dünyasında peygamberler dönemine kadar insan da dahil olmak üzere her şeyin ilkinin çeşitli biçimlerde özellikle de yakılarak doğa üstüne kurban diye sunulduğunu biliyoruz.
Bu dönemlerde ilk çocuğun tanrıya ait olduğu inancı vardı. İşte bu geleneğe uygun olarak Allah, Hz. İbrahim'i sınamak için ondan oğlunu kurban etmesini istemiş, Hz. İbrahim de Yüce Allah'ın buyruğunu yerine getirmekte tereddüt bile etmemiş, Bunun üzerine Allah, Hz. İbrahim'e oğlunun yerine kurban etmesi için gökten bir Koç indirmiştir,
" Bu uygulamayla, o döneme kadar yaygın olarak görülen insan kurbanına, tek tanrıcı bir inanç sistemi çerçevesinde son verildiği kabul edilir. Ayrıca, Hz. İbrahim'in böylece "imanı" başlatmış olması konunun en önemli yönünü oluşturur."
Kutsal Kitap Tevrat'a göre Allah'ın Hz. İbrahim'in zürriyetine verdiği Hititler çok tanrılı bir dine sahipti. Günümüzden yaklaşık 3500 yıl önce Anadolu'ya yerleşen Hitit'lerin başkenti Hattuşa'da bulunan çivi yazılı bir tablette Tanrılara kurban sunacak rahiplere ve halka şöyle seslenilmektedir.
"Siz yıkanmış olunuz. Temiz elbiseler giyiniz ayrıca, kıllarınız ve tırnaklarınız kesilmiş olsun. Tanrıların ruhu sizi suçlamasın. Tanrıların kurban ekmeğine ve kurban içkisine çok dikkatli olunuz. Ekmek bölme yeri süpürülmüş ve sulanmış olsun. Ayrıca domuz ve köpek eşikten geçmesin."
Bu dönemlerde genellikle koyun, keçi, dana, ekmek, şarap, kurban olarak sunulurdu. Hitit sonrası Uygarlıklardan Urartu ve Frigler'de de kurban sunuları aynı türdendi. Antik dönemde Anadolu'nun Ünlü kenti Truva yöresinde geçen bir aşk hikayesi efsane olarak günümüze kadar gelmiştir. İlginç olan "Kızöldü" adlı bu efsanenin adının Çanakkale İli'mizin, Biga İlçesi'nin Kızöldü Köyü'nün isminde yaşamasıdır. 1998 Yılında yapılan kaçak kazıda ele geçen bir lahit, yaklaşık ikibin yıldır anlatılan bir öyküyü ispatlarcasına betimlenmiş."Truva'yı işgal eden Helen'li komutan Akileos, çeşme başında gördüğü güzel Poleksena'ya aşık olur.
Poleksena, Akileos'un evlenme teklifini "Ülkemi işgal eden düşmanımla evlenemem" diye reddeder. Bir müddet sonra da Akileos ölür. Sürekli olarak rüyasında gördüğü babasının kederli haline üzülen büyük oğlu, ölüm nedeni olarak Poleksena'yı suçlar ve babasının ruhunun şadolması için Poleksena'nın kurban edilmesine karar verir.
Askerlerine Poleksena'yı getirmelerini emreder. Kendini almaya gelen askerlere ölümden korkmadığını belirten Poleksena, soylu bir insan olduğunu ve ölüme törenle gidebileceğini söyler. Poleksena, durumu annesi ile tartıştıktan sonra kardeşlerinden kendisini hazırlamalarını ister. Kardeşleri Poleksena'ya yeni giysiler giydirir, makyaj yapıp süsler ve çalgıcıların önünde oynayan dansözün karşıladığı askerlere teslim ederler.Altmış yaşlarında ölen Anadolu'lu bir komutana ait olan lahdin arka yüzünde
Poleksena'yı iki askerin kucağında elleri çapraz olarak tutulmuş ve sırtüstü taşınırken görürüz.
Annesi, iki tanrıçanın huzurunda bir ağacın altında oturmakta ve dua etmektedir. Kız kardeşleri ağıtlar yakmakta saçlarını yolmakta ve ağlayarak dizlerini dövmektedir. Poleksena ise, aşkı uğruna ölen Akileos'un büyük oğlu tarafından mezarı başında boğazı kesilerek kurban edilmektedir. Anadolu'lu yontu sanatçıları tarafından Mısır üslubunda betimlenen ve yüzyılın buluntusu olarak adlandırılan Kızöldü Lahdi, bize nadir de olsa Roma döneminde insan kurban edildiğini belgelemektedir.
Hıristiyanlıkta kanlı kurban uygulaması yasaklanmıştır. Ancak bu yasak, bölgedeki kanlı kurban geleneğini tamamen ortadan kaldıramamış olsa gerek ki, Hicret'in ikinci yılında Hz. Muhammed'e Kevser Suresinin 2. ayetiyle, "Öyleyse, Rab'bin için namaz kıl ve kurban kes" buyruğu gelmiştir. Bunun üzerine Müslümanlara kurban kesmek "vacip" kılınmıştır. Bir Müslüman'ın kurban kesebilmesi için belirli şartlara sahip olması gerekir.
Müslümanlıkta Kurban kesmek yardımlaşma ve dayanışma esasına dayanır ve diğer inanç sistemlerindeki uygulamalardan amaç ve niyet açısından farklıdır.
Hac Suresi'nin 28 İnci Ayetinin son cümlesinde "İşte bu kurbanlıklardan yeyin ve muhtaç fakiri doyurun" buyruğunun
yanı sıra 37 İnci ayetinde " Elbette kurbanların ne etleri, ne kanları Allah'a erişmez." denilmektedir. Ancak, Müslümanlıkta, kurban eti, kesenler tarafından yenebileceği gibi, kurban etiyle fakir fukaranın da doyurulması gerekmektedir.
Kurban Bayramı, Müslümanlar arasında her yıl dinsel buyruğa bağlı biçimde Hicri Takvime göre Zilhicce ayının 10'unda başlayıp 4 gün sürmektedir. Geleneğe uygun olarak kurban, bu sürenin ilk üç gününde kesilir.
" Bir zamanlar çok zengin olan kurban ve ona ilişkin gelenekler artık yavaş yavaş yok oluyor. Bu belgeselle, Anadolu'nun değişik yörelerinde bulabildiğimiz bazı gelenekleri belgelemeyi amaçladık ve çalışmalarımızın bir bölümünü özelliği nedeniyle Uşak ve yöresinde gerçekleştirdik."
Uşak, Ege Bölgesi'nin İç batı Anadolu eşiğinde yer alan şirin bir kentimiz.
İlkçağlardan günümüze kadar, Hitit, Frig, Lidya, Roma ve Bizans Uygarlıklarının egemenlinde yaşamış. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'yu egemenliği altına alan Selçuklular, Germiyan Beyliği ve Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girmiş. Daha sonra, yöreye göçebe Türk aşiretleri yerleşmiş. Uzun yıllar kendine özgü gelenekleri yaşatmaya çalışan Uşak, bugün yaklaşık 125.000 kişinin yaşadığı modern bir kent. Ancak, yakın zamana kadar gözlemlenen geleneklere sıkça rastlamak artık olanaksız.
" Son yıllarda Uşak ve çevresinde özdeksel ve tinsel yaşam biçimlerindeki değişim gözle görülebilir boyutlara ulaştı. "Tüm Anadolu'da olduğu gibi Uşak'ta da bayram öncesinde sıra dışı bir hareketlilik yaşanır."
Aynı hareketlilik çarşıda da gözlenir. Kentin hareketli noktalarına tezgahlarını kurmuş bıçak bileyiciler, demirciler, kömürcüler, bıçak ve mangal satıcıları, tatlıcılar, pastacılar bu
sıra dışılığı diğer meslek gruplarından biraz daha yoğun yaşarlar. Uşak halkı, Ramazan Bayramı'nda olduğu gibi Kurban Bayram'ı arifesinde de mezarlıkları ziyaret eder. Yakınlarının mezarlarını temizler, bakımını yaparlar. Bu ziyaretler sırasında dualar okunur ölenlerin bayramları kutlanır. Mezar üstleri sulanır, sulaklar doldurulur. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde ölü adına kesilen kurbana "Sin Kurbanı" adı verilir. Aslında sin; Ölü gömülen yer, mezar, kabir anlamına gelmektedir.
Sin kurbanı yılın herhangi bir gününde kesilebildiği gibi, genellikle Kurban Bayramı'nın ilk üç günü tercih edilir. Kurbanın kesiminde temiz bir mekan seçilir ve dini kurallara uyularak ehil bir kesici tarafından gerçekleştirilir. Kesilen kurbanın derisi yüzülerek pay edilip gerekli yerlere dağıtılır. Anadolu'da yaygın bir biçimde, kurbanın kelle ve paçaları sevilerek yenmektedir. Genel olarak büyük baş hayvanların kelle ve paça derileri yüzülürken, küçük baş hayvanınki ateşte ütülür. Günümüzde çok azalmış olmakla birlikte Uşak, Afyon, Kütahya illerimizde kurban bayramlarında mahalle aralarına salt bu iş için özel ocaklar kurulur. Kelleyi üten kişi, kellenin islenmemesi için meşe kömürünü tercih eder. Kelle ütme işini bir zamanlar sadece demirciler yapardı. Bu meslek erbabı bayramdan önceki günlerde çamur ve taşlarla mahalle aralarında özel ocaklar hazırlar, bayramın birinci günü büyük deri körüklerini bu ocaklara yerleştirir, Kalfa ve çıraklarıyla birlikte kelle üterlerdi.
Günümüzde bu işe Demirci olmayan kişiler de yapmaktadır. Anadolu'da Kurban Bayramı dışında da çeşitli vesilelerle kurbanlar kesilmektedir. Bunlar arasında en yaygın olarak görüleni ise "Adak Kurbanı" dır.
"Adak, bir arzunun, bir isteğin gerçekleşmesi karşılığı doğaüstüne sunulan hediyedir.İnsanoğlu, sosyal ilişkilerinde bir takım isteklerinin yerine getirilmesi için uyguladığı karşı tarafa bir şeyler verme alışkanlığını, aynı düşünce prensibi ile doğaüstü güçlere de yöneltmiştir.Bu bağlamda, büyük beklentileri ya da isteklerinin gerçekleşebilmesi için doğaüstü güçlerin ve kudretlerin yardımına ihtiyacı vardır.
Yardım geldiğinde bunun karşılığı olarak Doğaüstüne bir şey hediye etmesi gerektiği inancını taşır. Bunu yaparken de doğaüstü güçlere kendisinden daha yakın olduğunu düşündüğü bir takım kutsal mekanları tercih etmektedir. " " Adak objesi canlı hayvan olabileceği gibi çeşitli eşyalar da olabilmektedir.
Bu iki tür hediyeden birincisi kanlı kurban olarak adlandırılırken, ikincisine kansız kurban denilmektedir. Adak olarak sunulacak olan objenin türü adayana gerçekleşmesini istediği konunun, adakçı için önemine hatta adakçının varsıl ya da yoksul oluşuna bağlıdır. Bu tür adaklar arasında şeker, süpürge, yazma, tülbent, ampul, mum, seccade, halı, kilim gibi eşyaları sayabiliriz."
Anadolu'da çok yaygın olarak görülen ve kutsal olduğu kabul edilen çalı ve ağaçlara bağlanan bez parçaları da adak kurbanı kapsamına girer. Bu uygulamanın bir diğer adı da "Yalma Geleneği"dir. Yalma geleneğinde, giysilerden alınan bir iplik veya bez parçasının, kutsal bilinen mekana bağlanmasının temelinde yatan ana düşünce, kutsal alanla, bez bağlayan arasında bir ilişkinin kurularak kutsallığın ele geçirilmesidir.
Yine kutsal mekanlarda mum yakma geleneği, hayır sınıfına giren kurban içeriğindedir. Mum yakan, bir adakta bulunsun veya bulunmasın kutsal mekanı aydınlatarak o mekanın sahibi olandan, doğaüstü ile kendisi arasında aracılık yapmasını umar. Anadolu'da kutsal mekanlara kurban kesme geleneğinin yaygın olarak görüldüğü yerler olarak türbeler ve ziyaretler yer almaktadır. Hemen her ilimizde bu tür mekanları sıkça görebiliriz. Bu mekanlar, bireysel olarak ziyaret edildikleri gibi, belirli günlerde toplu olarak, bir bayram havasında ziyaret edilir. Yeni alınan bir araç gereç için kesilip kanının bu gereçlerin bir yerine ya da genellikle sahibinin alnına sürüldüğü kurbanlar yeni alınan malın, mülkün iyilikle kullanımına ilişkindir.
"Tüm bu uygulamalarla kökleri çok eskilere dayanan, temas prensibi çerçevesinde akıtılan kanda var olduğu kabul edilen kutsallığın, kanın ilgili yere sürülmesiyle, eşyaya, ya da eşyayı kullanacak olana aktarılması amaçlanmaktadır. Anadolu'nun bazı yörelerinde kurban kesenin, kesimden önce ve sonra yapması gereken dinsel ya da dindışı uygulamalar ise, genel hatlarıyla şöyle betimlenmektedir."
Erzurum ve Ankara yörelerinde görülen bir uygulamaya göre; kurban kesecek olan kişi, bayramın bir ila altı gün öncesinden başlayarak oruç tutar. Kurbanın kesildiği gün, orucunu kurbanın ilk pişirilen yeri (yaygın olarak ciğeri) ile Açar.
Bazı yerleşim birimlerinde kurban kesilmeden önce kurbancı iki rekât şükür namazı kılmakta, kimi yerleşim birimlerinde ise bu, kesimden sonra yapılmaktadır.
Yine bazı bölgelerde arife gününün gecesi kurbanlığın sırtı ve alnı kınalanarak süslenmekte Malatya yöresinde Kurbanlığın ayaklarının yıkanıp, gözleri sürmelenmektedir. Anadolu'da genellikle kesim öncesinde kurbanlığa tuz yalatılır ya da tuzlu hamur verilir ve su gösterilir. Malatya yöresinde bir zamanlar kurbanlığa kesilmeden önce pirinç pilavı yedirilmesi, Nevşehir ve Ürgüp civarında ise kurbana üç parça ekmek yedirilip su verilmesi yaygındır.
Anadolu'nun özellikle Kuzey ve Doğu bölgelerinde Kurbanın gözü şifa verici olarak kabul edilir. Bunun için kurban kesilmeden önce kulağına "senin gözün ilaçtır" diye seslenirler. Kurbanın uygulandığı toplumlarda " Kutsal güçle zorunlu ve etkili iletişim kurma çabası ", Tanrılardan tek bir Tanrıya geçişin asırlar boyu Süren uzun öyküsünde hep yer aldı. Günümüz insanına miras kalan; "Kutsal gücün sevgisini kazanma, onun gazabından kurtulma, kendinin ve dünyasının kutsal düzendeki yerini koruma" isteği tüm arzuların önünde yer alacak ve hiç bitmeyecek gibi...
BAYRAMIN KUTLU OLSUN
2. Bölüm
Program Metni
Anılarımızı süslediler. Sevinçlerimizi "Bayram Sevinci" ile tanımladık. Gün oldu aradık böylesi günleri- "Nerede o eski bayramlar" dedik. Bazen zamanı gösterdiler, bazen yaşamın ta kendisini. Neşe ve sevincin bir tür ete kemiğe büründüğü günlerdi bayramlarımız. Hep oldular, hep olacaklar. Toplumsallaşma sürecinde doğayı ve kutsalı keşfeden insanoğlunun tarihi ile özdeş, köklü bir geçmişi var bayramların, şenliklerin, törenlerin...
İlk insandan günümüze dek toplumların yaşamında çok önemli yerleri olmuş. Mitlerle örülmüş bir geçmişin, eyleme dönük ayinlerinden kaynaklandıklarını biliyoruz. Bugün geleneklerin ve inançların gün yüzüne çıktığı belki de en canlı, en diri yaşandığı günlerin adına bayram diyoruz. Her kültürün, küçük büyük her topluluğun, her dinin ortak inançlarını canlandırmak, toplumların belleklerinde yer etmiş bir olayı ya da atalarını anmak için kutladıkları bayramları vardır.
- "Her dilde bir karşılığı var elbet bayramların. Kaşgarlı Mahmut, bayramı; "sevinç ve eğlence günü; kutlu gün" şeklinde açıklıyordu "Divan-ı Lügat - it Türk " ünde. Bilinen iki büyük dini bayramımız; Ramazan ve Kurban bayramları da böylesi kutlu günleri aynı zamanda kutsallaştırıyor. Söylenen odur ki; " Medine halkının İran'dan alınan Nevruz ve Mihrican, yani ilkbahar ve sonbahar bayramlarını kutladığını görenHz. Muhammed ; 'Allah sizin için bu iki bayramı daha hayırlı iki günle, yani Ramazan ve Kurban bayramıyla değiştirmiştir'hadisiyle, 'Allah sizleri bu iki bayramla kutladı" diye buyurdu ve bu bayramlar Hicret'in ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlandı."
"Öte yandan ilkel dönemlerin ayinleri iktidarların kurulması ve kurumsallaşması sürecinde siyasal erkin elinde törenleşiyor, Ulus olmanın, ulusal bilincin tazelendiği, kutlandığı günlere, ulusal bayramlara dönüşüyordu..."
Ayinden şenliğe, şenlikten törene uzanan, aynı kökten beslenen ama giderek işlevleriyle ve anlamlarıyla farklılaşan uzunca bir hikayesi var bayramların. Zamanı biçimlendiren takvimin evrimi içinde ve toplumların kültürel yaşamında hepsi yerlerini aldılar ve evrenselleştiler.
-"Geleneğin gücü bayramlarda da kendisini gösteriyor. Resmi ve dini bayramların dışında geleneksel bayramlarımız da var.
Bunları topluluğun bütünü için ve bütününce düzenlenen, belirli bir zaman dilimi, tarih veya günlerde kutlanan, kutsanan, biçimlerini ve kurallarını geleneklerin belirlediği bir dizi gösteri, şenlik ve törenlerin bileşimi olarak tanımlıyoruz."
Geleneksel bayramların önemli bir bölümünü, her birinin töre ve törensel nitelikleri hemen her yerde aynı olmakla birlikte, kutlama zamanları, yerel üretim şartlarının ve ekolojik koşulların ya da daha genel bir takvim geleneğinin belirlediği "mevsimlik bayramlar" oluşturmaktadır. Bu tür geleneksel bayramların içinde kutlama zamanları değişebilen halk takviminde "belirli bir günle bilinmediği halde", önemli bir yeri olan bir dizi gösteri ve şenliklerle kutlanan, hayvancı toplulukların Çoban bayramları, tarımcı toplulukların ekinci, meyveci, bağcı bayramları, göçer ve yaylacı toplulukların göç ve yayla bayramları yer almaktadır.
Anadolu'nun bir çok yerinde görülen yer yer değişik işlev, anlam ve adlandırmalarla karşımıza çıkan Çoban bayramları, birbirini izleyen üç evrede gerçekleşmektedir. Hayvan yetiştiriciliğinde hayvan üretiminin başlangıcı olan Koç katımı törenleri bu sürecin başlangıcıdır. Koç katımı sonrasında yüzüncü günde kutlanan saya ya da koyunun yüzü adıyla bilinen şenlikleri, Koç katımından yaklaşık
yüz elli gün sonra gerçekleşen döl, döl dökümü adıyla bilinen kuzu doğumlarındaki kutlamalar izlemektedir. Bölge ve iklim koşullarına bağlı olarak kutlama zamanı değişebilen Koç katımı törenleri Anadolu'nun bir çok yerinde Koç katımı, Koç koyurma, Koç salma adıyla bilinmektedir. Koç katımının temelinde koyunların kuzulama zamanlarının kontrol altına alınması yatmaktadır. Özellikle sürü hayvancılığında sayıca çok ve ekonomik açıdan büyük önem taşıyan yavrular sert geçen kış aylarında soğuğa ve açlığa karşı dayanıksızdırlar. İşte Koç katımının ana nedeni damızlık koçlarla daha güçlü daha iyi koyun nesli elde etmek ve yeni doğacak yavruların beslenme sorununu çözmektir. Bir anlamda doğum kontrolü olan Koç katımı, genel olarak sonbaharda döllenen koyunların kuzulama zamanlarını kışın en soğuk devresinden sonraya kaydırmaya ve yeni yeşeren otlarla birlikte kuzuların açlıktan, soğuktan kırılmamasını önlemeye yöneliktir. Ayrıca, Koç katımının koyun sayısı az olan, koçu olmayan kimselere bu törenlerde yardımcı olmakla yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlamak işlevi de vardır. Hemen her yerde düzenlenen törenler; çalınan davul zurna ile, oynanan oyunlarla, süslenen boyanan koçlarla , katılanların ve çocukların şenlikleri ile okunan dualarla Koç katımına bir bayram havası vermektedir. İnsan hayatındaki, doğum, evlenme gibi geçiş dönemleriyle ilgili olan bir çok uygulamanın benzerlerini Koç katımında da görmekteyiz.
"Bu geçiş anları gerek insanların, gerekse hayvanların dış etkilere, kötülüklere ve nazara karşı en güçsüz oldukları zamanlardır. Gerek dölleyen, gerekse döllenen hayvanların bu yeteneklerini kötü dış etkilerle körletmenin, kötü sonuçları hazırlayacağı inancı, baş vurulan bir çok büyüsel işlemin nedeni olmaktadır. Aksi halde geçim kaynağı olan hayvanlar tehlikeye atılmış olacaktır. Çoğu büyünün taklit ve temas ilkesine dayalı baş vurulan işlemlerin ve hayvanların geleceği ile ilgili isteklerin tümü bu amaca yöneliktir."
Örneğin, koçların süslenmesinde muska ve nazarlıkların kullanılması, katımdan önce koçların üstüne erkek çocuk bindirilirse döl zamanı erkek kuzu, kız çocuk bindirilirse dişi kuzu doğacağı inancı ve buna bağlı olarak yapılan işlemler. Öte yandan Koç katımının ilk gününde çalınan davul zurnanın, koçları bir damat adayı gibi süslemenin, boyamanın (kınayı çağrıştırıyor) ve o gün için yapılan kutlamaların insan hayatındaki düğünleri çağrıştırması anlamlıdır. Nitekim Koç katımı bir "davar düğünü" olarak nitelendirilirken bu yaklaşımdan hareket edilmektedir.
Çoban bayramları dizisinin ikincisini "Saya Törenleri" oluşturmaktadır. Saya bayramları Koç katımına bakarak çok daha canlı eğlencelere ve gösterilere sahne olur. Bu geleneğin çıkardığı oyunun genel yapısı üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, temel kişileri
Arap, ihtiyar ve gelin olan üç kişi (kimi yörelerde daha fazla olabiliyor) ve beraberinde çobanların delikanlıların ve çocukların oluşturduğu bir grup vardır. Oyundaki kişilerin tümü erkektir ve rollerine uygun kostümler içerisinde, yüzleri boyalıdır. Oyunun bu bölümü gezi bölümüdür. Köy içinde ev, ev dolaşılarak gezilir. Buna "saya gezme" denmektedir. Bu arada "sayacı Sözleri" adı verilen mani ve türküler söylenerek çeşitli yiyecekler ve bahşişler toplanır.
"İkinci bölümde sayacılar tarafından gezilen evlerin bazılarında (evin önünde, içerisinde ya da bahçesinde) oyunun temel kişileri tarafından basit senaryolu oyun oynanır. Bu oyunlarda yaşlı-arap çekişmesi ilgi ile izlenir. Gelinin de katıldığı gelişen oyunlar sonunda ihtiyar
Arap tarafından öldürülür. "
Gelin ölünün başında feryatlar içinde ağıt yakar, ölünün ağzına toplanan yiyeceklerden koyar, bunun üzerine ihtiyar tekrar dirilir. Oyun, kız kaçırma, ölüp- dirilme gibi ara motifler üzerine kuruludur. Ak-Kara, iyi-kötü, kış-yaz çatışması simgesel olarak canlandırılmaktadır. Son bölümde ise, saya gezme sırasında sayacılar tarafından toplanan yiyecekler çobanlarla birlikte topluca yenir, geç vakitlere kadar eğlenilir.
"Bütün yörelerde, saya gezme oyunlarında bu unsurlar çeşitli biçimlerde bulunur. Anadolu'dan derlenen malzemeye dayanarak temel yapısı özetlenen bu tören Anadolu'nun birçok yerinde çeşitlemelerle karşımıza çıkmaktadır. Oyunlar değişik adlarla anılmakta ve değişik amaçlarla oynanmaktadır. Ne var ki, ana temanın hiçbir zaman değişmediğini söyleyebiliriz. "
Müziğin oyunun ve sözün karışımı olan bu törenler aynı zamanda köy seyirlik oyunlarının da kökeni durumundadır. Oyunların tümünde görülen Çoban hayvan orijini, hayvan kültü, ölüp-dirilmenin ve bolluk bereketin temsil edilişi, bu geleneğin Orta Asya Türk gelenekleri ile olan bağlarını ortaya koymaktadır.
Beş aylık bir süreye yayılan Çoban bayramları sonuncusu, Koç katımından yaklaşık 150 gün sonraya koyunların kuzulamaya başladığı günlere rastlamaktadır. Döl, döl dökümü, dölçek gibi adlarla bilinen ve kutlanan bu törenlerin bayram niteliğinde bir yoğunluk gösterdiğini pek söyleyemeyiz. Bunların dışında çeşitli yörelerde rastlanan "ilk süt sağımı, kuzu katımı, yünün bögedi" gibi benzer tören ve kutlamalar Çoban bayramları zincirinin devamı gibidir.
"Geleneksel bayramların önemli bir bölümünde ise halk takviminde yerleri, kutlama zamanları sabit olan mevsimlik bayramlar yer almaktadır. Bunlar içinde en yaygın olarak bilinenleri Nevruz, Hıdrellez gibi "Bahar" bayramları; "Yaz", "Gün-Dönümü", "Kış Yarısı" ve "Yılbaşı" bayramları gelmektedir. "
Bahar bayramları içinde hem yaygınlığı, hem de töre ve törenlerinin eğlencelerinin zenginliği bakımından en dikkate değeni hıdrellezdir. Hıdrellez sözcüğü efsanevi varlık olarak bilinen ve ölümsüzlüğüne inanılan, Müslüman inanışlarında nebi yani peygamber olarak nitelenen Hızır ve İlyas adlarının halk ağzında aldığı biçimdir.
"Arapça, Yeşil - yeşillik anlamına gelen "hadr" ya da "hazr"; Arapların İslam öncesi mitolojilerinde, doğanın Bahar mevsimi ile yeniden canlanmasını simgeleyen tanrımsı bir varlık sanılıyor. 5 - 6 Mayıs günleri Hıdrellez günleri olarak bilinir. 6 Mayıs günü Hıdrellez günü olarak kabul edilir. Rumi takvimde ise, 23 Nisan'a rastlamaktadır. Neden bu tarih? Bu tarih halk takvimi geleneğimiz içinde yazın başlangıcıdır. (Nihayet-i Bahar) Bu takvim uygulamasında yıl, pratik olarak ikiye ayrılmıştır. "
Hıdrellez günü olan 6 Mayıs'dan - 8 Kasım'a kadar Süren devre, 186 gün olup, " Hızır günleri " adıyla yaz mevsimini ; 8 Kasım'dan 6 Mayıs'a kadar Süren ikinci devre ise, 179 gün olup "Kasım Günleri" adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bugün yaygın inanışa göre; Hızır ile İlyas Peygamber her yıl 6 Mayıs günü yeşillik, çimenlik bir yerde, gül fidanının altında dibi, su kenarı gibi bir yerde yani hıdırlıklarda bir araya gelirler. Bu karşılaşmanın sonucu her yer yeşillenir, sular çoğalır coşar, doğa güzelleşir. Bir başka inanışa göre de, Hıdır bir erkek, Ellez de onun sevgilisidir. Birbirini seven bu iki genç, uzun süre birbirine hasret kalmışlardır. Hıdr-Ellez gecesi buluşmuşlar ve bu kavuşmanın sevinciyle Can vermişlerdir. İşte bu büyük aşk her 6 Mayıs'da kutlanmaktadır.
Yaygın olarak Hıdrellez; Hızır ve İlyas'ın bir araya geldiği gün inancı altında, kışın sona erip yaz mevsiminin başlamasının günü olarak kutlanmaktadır. Bu törenlerin temelinde bir tür doğadaki uyanış ve yeniden doğuşun insan ve toplum hayatına yansıması beklentisi vardır.
"Halk inançlarına göre, Hızır, zaman zaman Dünya'da dolaşır. Gezdiği yerlerde kuru otları yeşertir ve dokunduğu kimselerin elinde Yeşil bir iz bırakır. O'nun bereket - uğur getirdiği, darda kalanlara yardım ettiği, kendisi ile karşılaşan-ların hızır olduğunu sonradan anlayıp, görün-düğünde dileklerini söyleyememiş olmalarına duyulan üzüntü ve pişmanlık üzerine binlerce hikayeler anlatılır. Anadolu'da kimi özlü sözlerde Hızır'ın halk inançları içindeki temel fonksiyonlarını görmemiz mümkündür. "Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez" "Her vaktini hazır bil, her gördüğünü Hızır bil" "Hızır uğramış ya da Hızır eli değmiş" deyimler onun bazı fonksiyonlarını açıklayan tümcelerden bir kaçıdır. "
Anadolu'da yaygın olarak bilinen ve kutlanan bu tür geleneksel bayramlar dışında bir ile, bir ilçeye ya da bir köye özgü; oranın yerel bir özelliği ile bir ürünüyle, bir geleneğiyle ilgili olarak kutlanan, kutsanan, canlandırılan günler ,haftalar vardır. Bu türden günler, haftalar kutlanırken şenlikler düzenlenmekte, yerel oyunlar oynanmakta, gelenekler canlandırılmaktadır. Bunların bir bölüğü halk takviminin gereği olarak artık oturmuş, süreklilik kazanmış, her yıl kutlanan ve kutsanan bir nitelik kazanmıştır. Bugün Anadolu'da geleneksel bayramlar zincirinin belki de son halkasını bu tür şenlikler oluşturmaktadır. Hatta son yılların turizm etkinlikleri içinde yer almakta ve giderek bir geleneğe dönüştürülme eğilimi izlenmektedir.
Kültürel özlerin, yerel renk ve kaynaşmaların, bölgesel özelliklerin canlandırıldığı, kutlandığı, tazelendiği bu türden özel gün, şenlik ve bayramlar; insanımızın toplumla, coğrafyayla, doğayla ilişki ve etkileşimlerinin dinamik yansımalarını; sevinçlerini, övünçlerini, çoşkularını, boşalımlarını; ekonomik alışverişlerini; yarışma ve yaratılarını; hatta bölgebencilik özelliklerini çeşitli biçimlerde dışa vurdukları kutlama ve kutsama günlerimizin en son ve en canlı örneklerini oluşturmaktadırlar.
Kültürel değerlerin sergilendiği geleneksel şenlik ve bayramların belli ögelerin çevresinde kümelendikleri görülmektedir. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde ve değişik zamanlarda yiyecek-içecek, meyva-yemiş, hayvan, bitki-çiçek, su, Çağlayan, göl, deniz gibi ad ve ögeler çevresinde kutlanan yerel gün ve şenliklerin sayısı insanı şaşırtan zenginliktedir. Geleneksel toplumlar zamanı döngüsel ve mevsimsel yaşanan bir kavram olarak algıladılar. Böyle de algılamak zorundaydılar. Her yıl baharın gelişi, toprağın canlanması, suların taşması, hayvanların doğumu onların yaşamında çok şeyler ifade ediyordu.
"Oysa bugün öyle mi?
Farklı bir zaman kavramına geçti insanoğlu. Sanayileşme, ilerleme, gelişme derken çizgisel yaşanan bir zaman kavramına geçtik. Hızla tükettiğimiz zamanı geri dönülmez bir şey olarak algılıyoruz artık. Döngüsel yaşanan bir zaman kavramının anlamı kalmadı gibi. İşte geleneğin ya da bayramların önemi burada. "Nerede o eski Bayramlar" derken bu hızlı değişime bir tür tepkimizi mi dile getiriyoruz bilinmez! Bugün, hiçbir anlamları yokmuş gibi görünen koçkatımının, sayanın, hıdırellezin önemi buradadır..."
Bu nedenle önemli kılıyor insan hayatını. Teknoloji, her zaman herşeyi, "tüm iyi şeyleri" bile geri getirmiyor. Gelenek, içinde yaşarken farkında olmadıklarımızı bize hatırlatıyor. Bayramlarla belleklerimizi tazelerken, sürdürüyoruz aslında geleneği.
İnsanoğlu çok eski dönemlerden başlayarak, teknolojik ve sosyal ilişkilerindeki başarısızlıklarına özellikle de bir takım biyolojik rahatsızlıklarına açıklayıcı bir sebep bulamadığında bunu doğaüstü güçler yanı sıra çeşitli objeler, mekanlar ve diğer insanlarda var olduğunu sandığı bir takım Gizli güçlerle açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamanın çeşitli toplumlar arasında en yaygın olarak görülen türü nazardır. Nazar sözcüğü bakış, göz atma anlamlarının yanı sıra, belli kimselerde bulunduğuna inanılan; insanlara özellikle çocuklara, evcil hayvanlara, eve, mala-mülke hatta cansız nesnelere de zarar veren, bakışlardan çıkan çarpıcı ve öldürücü güç anlamını da taşımaktadır.
Temelinde kıskançlık, çekememezlik, kin ve nefret gibi duyguların yattığı bu gücün gözlerden çıkarak kurbana ulaştığına inanılır. Anadolu'da bu olaya nazar değmesi, nazara gelme, nazara uğrama, göz değmesi, göze gelme gibi adlar verilmektedir. Gözde çıkış yolunu bulan ve
sembolleşen bu vurucu gücü önlemenin ve onun zararından korunmanın ilk çaresi, çok eski zamanlardan beri "göze gözle" karşı koymak düşüncesi olmuştur. Bu nedenle rengi ve biçimi gözü andıran her nesne, ya olduğu gibi ya da bazı ek öğelerle birlikte nazarı uzaklaştırıcı birer savunma aracı olarak kullanılagelmiştir.
Ülkemizde nazara gelmenin sadece gözle değil sözle de gerçekleştiğine inanılmaktadır. Bu durumda kötü niyetli kişinin kurbanı hakkında güzel sözler söylemesi gerekmektedir. Böyle nazara uğrayana "dile geldi" denilmektedir. Babil ve Mısır gibi çok eski medeniyetlerde var olduğunu bildiğimiz nazar inancına bugün Avrupa'da Balkanlar'da Orta-Doğu ve Asya ülkelerinin çoğunda rastlamak mümkündür. Anadolu'da erkeğe, kadına, özellikle çocuğa, hayvana, mala-mülke nazar değebileceği inancı yaygındır.
Anadolu'da yaygın olarak insanlar nazara gelmemek için vücutlarının çeşitli yerlerinde, nazarlık taşırlar. Vücutta nazara karşı taşınan objeler arasında en yaygın biçimde görüleni göz boncuğu ya da nazar boncuğu adı verilen sembolik gözdür. Halk arasındaki anlatılarda sıkça rastlanılan bir hikayede, bedende taşınan bu boncukların çoğu kez nazar değmesi sonucu çatladığı ya da kırıldığı ifade edilir. Anadolu'da göz boncuğunun yanı sıra vücutta taşınan nazarlıklar zengin bir çeşitlilik göstermektedir.
Bunlar arasında hamayılları, halhalları, muskaları, sıra dışı taşları, metal parçalarını, eski paraları, metal düğmeleri, kemikleri, dal parçalarını, çeşitli hayvanların dişlerini, tüylerini, kemiklerini, boynuzlarını, deniz kabuklularını, renkli kumaş parçalarını, bitki tohumlarını, yüze ve ellere yapılmış dövmeleri sayabiliriz. Nazara ilişkin rahatsızlık belirtileri erişkinlerde şiddetli baş ağrıları, yaşamdan uzaklaşma, hemen her işte isteksizlik, ekonomik, teknolojik ve sosyal ilişkilerde uzun süreli başarısızlık, çocuklarda ise aşırı huysuzluk ve sürekli ağlama, olarak betimlenebilir.
Anadolu'lu insanı nazardan kurtulmak için bir takım pratikler oluşturmuştur. Hemen hemen her yer ve zamanda yaygın olarak yapılan ilk uygulama, nazara gelenin bu işi bilen bir kimse tarafından okunmasıdır. Okuma işlemi sırasında şayet okuyan ve okunan esniyorsa nazara gelmişlik kesindir. Bu aşama modern tıptaki hastalığın teşhisi ile benzerlik gösterir. Şayet nazar çok güçlü değilse okuyup üfleme sonuç verecek ve nazar uzaklaştırılacaktır. Bu aşamadaki tedavi girişimi tamamen dinseldir. Ancak, rahatsızlıklar devam ederse tedaviye bir takım büyüsel işlemleri de sokmak gerekebilir. Bu aşamadaki işlemlerde büyünün taklit ve temas prensiplerinden yararlanılmaya çalışılır.
Örneğin çeşitli maddelerin yakılarak çocuğun bunların dumanına tutulması bu maddelerde var olduğu tasarımlanan güçle dumanının nazarı alıp götüreceği kabul edilmektedir. Yine tuz patlatmada ateşe atılan tuz kristallerinin suyunu kaybederek dağılması, nazara neden olan gözlere yönelik bir tür karşı saldırıdır.
Zaten uygulamada " Elem tere fiş, kem gözlere şiş." denilerek etkinin yönü belirtilmektedir. Yani bu eylemde neden ortadan kaldırılarak, sonucu değiştirme ya da yok etme temel düşüncesi yatmaktadır. Nazarı uzaklaştırmada çok yaygın olarak görülen uygulamalardan biri de nazar değdiği düşünülen çocuğun üstünden su dökme uygulamasıdır. Burada arıtıcı özelliğinden yararlanılarak, dökülen suyun çocuktaki nazarı da beraberinde alıp götüreceği tasarlanmaktadır.
Anadolu'da insana yönelik nazarı hem teşhis hem de tedavi etmede en yaygın olarak görülen uygulamalardan bir başkası da kurşun dökmedir. Erimiş yani sıvı haldeki kurşun suya döküldüğünde ani soğuma ile karmaşık şekiller almaktadır. Bu şekillerin yorumundan hareketle nazarın kimden geldiği ve türü tespit edilerek önlem alınmaktadır. Doğum, sünnet, evlenme gibi aşamalarda olayın merkezindeki insanın dış etkilere en açık olduğu düşünülen geçiş dönemlerinde nazara atfedilen önem biraz daha belirginleşmektedir. Ülkemizde adeta gelenekselleşmiş sünnet giysisi bu durumun en belirgin örneğini oluşturmaktadır.
Nazarın sadece insana değil hayvanlara da değdiği inancına bağlı olarak bunu önlemek için çeşitli hayvan nazarlıkları oluşturulmuştur. Anadolu'daki hayvan nazarlıkları da diğer nazarlıklar gibi zengin bir görünüm sergiler. Halk arasında sinsi, görülmeyen bir tehlike olarak bilinen nazara karşı çeşitli araçlar ve yöntemlerden oluşan bir gelenekler
silsilesi ortaya çıkmış, Afyon'un Bayat ilçesine yaylanan Yörükler nazarının değdiğine inandıkları kişinin ayak izlerini koyunu ters yatırarak silerler.
Bir diğer yöntem olarak da üzerlik otunun dumanını koyunun burnuna ve karnına tüttürürler. Yörük İbrahim Gezer ise, kendine göre bir başka yöntem bulmuş. Afyon'un Bayat İlçesi'ne bağlı Mekan Yaylası'nda yaylayan gruplar sürülerini kuduz hastalığından korumak için, yöredeki Seyitler Köyü'nde bulunan ermişin mezarı etrafında dolaştırıp bir sancağın altından geçirirlerdi.
Yüzyıllardan bu yana aktarılan bu yanlış inanışlar Türk insanı için yapılacak başka hiçbir şeyin olmadığı dönemlerde önemli Umut kaynağı olmuştur. Malatya'da Akçadağ ilçesine bağlı Harunuşağı Köyü'nde sürüyü Tabak hastalığından korumak için ilginç bir yöntem uygulanır. Aynı ismi taşıyan iki kadın hasta koyunu aralarına alarak sihirli olduğuna inanılan kızılcık ağacı, ya da gül dalıyla koyuna hafifçe vurarak Allah'tan hayvandaki hastalığın uzaklaşmasını dilerler.
Sürünün düşmanı sadece hastalıklar değil elbette. Seyirlik oyunlarımıza, türkülerimize kadar giren Kurt, sürü için çok büyük bir tehlike arz eder. Köylümüz, kurda karşı, artık pek görülmeyen ancak, bir zamanlar çok yaygın olan ve Anadolu'nun hemen her yerinde birbirine çok benzeyen benzer bir uygulama geliştirmişti kendince. Tabii ki; Bu tür yanlış ve çözüm getirmeyecek yöntemler, sürüsünü kaybeden çobanlar için psikolojik bir rahatlama getiriyordu. Öte yandan, bir çok insanımızın, çevresindeki canlılara ve çeşitli eşyalara yönelik nazar, batıl ve büyü konularında çağdışı inançları da mevcuttur. Örneğin, Parpılama, yani, Kurt ağzı bağlama, kuduz, sıtma gibi hayvan hastalıklarını formüle edilmiş sözlerle, muskalarla sağaltma, kaybolmuş eşya ve hayvanları bulma gibi büyüsel uygulamalar yapılmaktadır. Ancak, bu uygulamaların bilim, mantık ve din ile açıklanabilecek hiçbir yönü bulunmamaktadır.
İnsan düşüncesi, canlılar dışında kendisi için hayati önem taşıyan eşyaya, araç-gerece, mala-mülke de nazar değebileceği inancına ulaşmış ve buna tedbir olarak onlar için de çeşitli nazarlıklar geliştirmiştir. Bunlar arasında Anadolu'da yaygın olarak görülen ev nazarlıkları gerek yapım maddeleri gerekse biçimleri açısından dikkat çekici bir zenginlik gösterirler. Özel otomobillere asılan küçük çocuk ayakkabıları, oyuncaklar da birer nazar objesidir. Daha çok gecekondu bölgelerinde ve kırsal kesimde görülen televizyon, çamaşır makinesi, buz dolabı gibi ev eşyaları üzerine asılmış nazar önleyici çeşitli objeler oldukça yaygındır. Ortadoğu ülkelerinin çoğunda nazar boncuğu yaygın bir kullanıma sahiptir.
Eski Mısır'a, Hititlere ilişkin sergilerde çeşit çeşit nazar boncukları önemli yer tutar. Mısır Firavunu Tut-Enkh-Amon'un (Tutankamun) British Museum ve Kahire Müzesi'nde sergilenen takıları arasında lapis lazuli taşından yapılmış olan şaheser nazar boncukları da var. Ne var ki bu boncuklar beklentilerin aksine, nazardan koruma işlevi görememiş ve firavun henüz 18 yaşındayken bir cinayete kurban gitmiş. Avrupalılar, bu boncuklara 'Evil's Eye', yani "kem göz" adını veriyorlar. Ve artık yalnızca turistik eşya olarak aldıkları nazar boncuklarını vitrine koyarken, geçmiş yüzyıllarda boncukların basıldığı yere sigorta poliçelerini asıyorlar. Birlikte yaşayan insanlar arasında kimi zaman korkudan, kimi zaman çaresizlikten, kimi zaman da rastlantılardan Doğan bir takım inanışlar vardır. Bunlara "batıl inanışlar" denir. Bu inanışlar, ilk insanın var oluşundan günümüze kadar sürüp gelmiştir. Çoğunun bilimsellikle, akılla, çağdaşlıkla ve dinsel inançla bir ilgisi yoktur. Bunlar akılla bağdaşmadığı halde, ne yazık ki; insanoğlunun gönlünden, beyninden, vicdanından sökülüp atılamamıştır.
Bu tür inanışların doğmasında kişilerin doğal yapısı etken olduğu kadar büyüklerin, kimi din görevlilerinin cehalet örneği sözlerinin de etkisi olmaktadır. Ancak, bu tür inanışlar kişiden kişiye değişmekle birlikte ortak yanları da vardır. Evrensel bir kabulle kötülüklerin kaynağı düalistik bir evren anlayışından hareketle iyinin ve iyiliklerin karşı kutbunda yer alan şeytani düşünce ve güçler olarak tanımlanabilir. Kötünün ve kötülüklerin sembolü olan şeytanı işlerden, ilişkilerden, günlük yaşamdan uzak tutmanın yollarını da keşfetmiş görünen insanoğlunun bu konuda yapabildiği en etkin ve yaygın davranış biçimi iyiye sığınmak, onun koruyucu gücünden yararlanmak böylece şeytani gücü uzaklaştırmaktır. Bununla ilişkili olarak insanlar kendilerine ya da yakınlarına yönelmesini istemedikleri kötü diye nitelenebilecek bir olay karşısında aşağı yukarı benzer davranışlarla "şeytan kulağına kurşun" diyerek kötü örneği, kötü gücün işitmesine ve kendilerine yöneltmesine engel olduklarını düşünürler.
Aksi davranışlar, yani şeytana ya da şeytanımsı güçlere sığınarak ondan gelecek zararlardan korunmak evrensel anlamda hemen her dönemde pek çok toplum tarafından sapkın davranış olarak nitelendirilmiştir. Sınırları gelenek-göreneklerle çizilmiş halk düşüncesi, kendisi için iyi ama aşırı olan hemen her şeyin kendiliğinden zıddını getireceği ön kabulünü benimsemiştir. Örneğin, mutluluğun mutsuzluğu, sevginin sevgisizliği, ilginin ilgisizliği, gülmenin ağlamayı doğuracağı inancı Anadolu'da çok yaygındır. Bu temel düşünce yanı sıra kötünün benzerini getireceği gibi bir öncekiyle çelişkin bir ön kabul de görülmektedir.
Anadolu'da Şamanistlik yönü ağır basan bir batıl inanç ta kendisine kutsal bir değer atfedilmiş ağaç ya da çeşitli mekanlara giysilerden alınmış bir ip ya da bez bağlama geleneğidir. Bu geleneğin altında yatan temel düşünce kutsalla kurulacak mekanik bağın, insanı kötülüklerden koruyacağı düşüncesidir. Batıl inanca dayalı bu tür uygulamaların bir çok örneğini Anadolu'nun en ücra köşelerinde bile görmek mümkündür. Kutsal kabul edilenle ilişki kurarak onun gücünden yararlanmanın çok çeşitli yollarından biri de şöyle ya da böyle onunla temas kurmaktır. Söz konusu temas kutsala el , yüz, beden sürme biçimlerinde olabileceği gibi, onu öperek, onu hastalıklı bölgelere sürerek, hatta ondan yiyerek gerçekleştirilmektedir.
Halk arasında kutsal sayılan mekanlara hediyeler getirilmesi, oralarda kesilen kurban etinin yenmesi, kutsal mekanlardan alınmış toprak parçalarının hastalıklı bölgelere sürülmesi veya yenmesi, Kabe'deki Hacer-el Esvet ve Yemeni taşlarını öpme, onlara el sürme gibi uygulamalar söz konusu temel düşüncenin sonuçları olarak karşımıza çıkar.
Halk arasında yaygın olarak inanılan batıl inançlardan en yaygın olanlarından birkaç Örnek vermek istiyoruz.
·Baykuşun ötmesi ölüme işaret sayılır.
·Elden ele makas alınmaz. İki bayram arası düğün yapılmaz.
·İnsan üzerinde giysi söküğü dikilmez.
·İnsanın önünden Kara kedi geçmesi uğursuzluk sayılır.
·Leyleği havada gören çok sık seyahat eder.
·Sağ göz seyirmesi sağlığa, sol göz seyirmesi varlığa işaret sayılır.
·Sol avuç kaşınırsa para gelir, sağ avuç kaşınırsa para çıkar.
·Salı ve Cumartesi günleri çamaşır yıkanmaz.
·Yola çıkanın arkasından su dökülür.
Anadolu'da yaygın olan batıl inançlar arasında görülen bedeni, kutsal kabul edilen yerlerdeki doğal deliklerden geçirmeye, duvar taşlarına küçük taş parçaları yapıştırmaya, belirli sayıdaki taş parçalarını devirmeden üst üste dizmeye çalışma türünden uygulamalar ise bir dilek, bir istek, bir beklenti ya da arzunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine ilişkin sınamalar olarak uygulanır.
Başlangıç tarihinden itibaren, insanoğlu geleceğini bilmesinin mümkün olmadığını çok iyi bilmesine karşın, yine de merakını gidermek için kendi kültürü ile ulaştığı dinsel ve mistik bilgilerden yararlanarak geleceğini öğrenmek için halk arasında yaygın olarak fal denilen yorum türleri üretmişlerdir. Bu yorum türlerinden en eskisi ve bilineni göksel objelerin yorumlanması ile yapılan Astroloji'dir. Astroloji güneş, ay ve gezegenlerin hareketiyle, Zodyak kuşağındaki takım yıldızların, yani burçların aralarındaki ilişkinin taşıdığı ve ortaya çıkardığı etkileri, horoskop çıkartılarak yapılan bir yorum türüdür.
Dünya toplumlarının hemen hepsi tarafından yaygın olarak bilinen ve uygulanan, astroloji, grafoloji, nümeroloji, yıldızname, ebced, kum falı, bakla falı, su falı, remil, kahve falı, iskambil ve tarot ve el falı gelecekle ilgili kesin ön deyilerde bulunamasa da belki ebediyen insanoğlunun kimi beklentilerine Umut ışığı olmayı sürdürecektir.
İmece
4. Bölüm
Program Metni
Üreten ve düşünen insan ancak toplumsal yaşam içinde insanlaşabileceği gerçeğini gördüğünden bu yana, hep birilerine gereksinim duydu. Birlikte yaşam belli kurallara sahip bir toplumsal olarak örgütlenme zorunluluğunu gerektirirken; birlikteliğin temelleri işbirliğine ve giderek işbölümüne dayalı yardımlaşma ve dayanışmanın ilk ya da erken örnekleri olan karşılıklı ilişkilerle anlatılmıştır.
Geçmişin ve günümüzün, geleneksel ya da modern toplumlarında insanın yardımlaşma ve dayanışmaya duyduğu gereksinim hiç değişmedi. Değişen elbette bu gereksinimi karşılama biçimleriydi. Görünen o ki, geleneksel toplumların dayanışmacı ruhu, değişen toplum nitelikleriyle modern toplumların bireyselleşen dünyasında çözülüyor ve azalıyor. Modern zamanlar toplumun acımasızlığını ve bireyin yalnızlığını beraberinde getiriyor. Kim Bilir belki o zaman hatırlıyoruz "İmece" yi " yardımlaşma" yı, yitirince fark ettiğimiz "Komşuluk" ilişkilerimizi ve dayanışma ruhumuzu.
Yardımlaşma ve dayanışma gelenekleri bir topluluğun hem yaşamak için gereksinim duyduğu, hem de doğayı paylaşmada çatışma halinde olduğu diğer topluluklara karşı kendini korumada başvurduğu ortak değerlerin en yaygın olanlarıdır. Yardımlaşma; Kendi gücünü ve imkanlarını başka birinin iyiliği için kullanma ve karşılıklı yardımda bulunma olarak tanımlanırken, daha çok karşılıklı alış verişi, bir işin birlikte üretilmesi anlamında bir eylemi ifade etmektedir.
Dayanışma ise; bu eylemi içermesine karşın insanlar arasında kendi mutluluk ve gelişme imkanlarına bağlı saymalarına dayanan karşılıklı bağımlılık ve sorumluluğu kapsamaktadır Bu yönüyle bir Erdem olan dayanışma, insanın ruhsal birlikteliğine yönelik olup toplumu ve kültürü ayakta tutan yeniden yaratıp pekiştiren bireyin yalnızlık duygularını aşıp yaşama azmini artıran bir toplum geleneğidir. Bir anlamda yaşamın ruhu ve büyüsüdür. Yardımlaşma ve dayanışma gelenekleri karşılıklılık ilkesiyle
var olmaktadır.
Varlıklarını bu ilke ile sürdürmektedirler Örneğin en ufak hediye alışverişinden büyük çapta yardımlaşmaya İmeceye kadar aynı ilke varlığını sürdürüyor. Yani birey topluluğa bir şeyler kazandırırken, topluluk da bireye karşılık olarak bir şeyler vermektedir. Yardımlaşma ve dayanışmanın antropolojik temelinde yer alan "karşılıklılık" ilkesi insanın yaşamı boyunca tüm ilişkilerine Gizli ya da açık yön vermektedir.
Anadolu'da başkalarıyla birlikte olmanın ve yardımlaşmanın gerekliliğini sürekli olarak hisseden insanımız; "komşu komşunun külüne muhtaçtır", "Bugün bana yarın sana" derken aslında bu ilkeyi açıklamaktadır. Geleneksel kültür, bir sosyal kontrol ve bütünleşme aracı olarak kendi içinde dayanışmayı kuvvetlendiren, destekleyen kurumlarıyla
var olmaktadır. Geleneğin biçimlendirdiği toplumsal dayanışma kurumları- Günlük ve ekonomik işlerin düzenlenmesinden insanın doğum evlenme ölüm gibi geçiş dönemlerine; Sevincin paylaşıldığı bayramın şenliğin törenlerin kutlanmasından zor ve kötü günlerin doğal felaketlerin zorluklarına katlanmaya; Hatta yaşlıların kimsesizlerin çocukların bakım ve gözetimine kadar genişleyen neredeyse yaşamın her alanında kimi adet gelenek işlem ve uygulamalarla karşımıza çıkmaktadır. Birlikte üretmenin karşılıklı yardımlaşmanın mutluluğu yüzlerine yansıyan ekmek yapan kadınlar. Anadolu'nun hemen her köyünde bilinen ve uygulanan "İmece" yi gerçekleştiriyorlar. Anadolu'nun farklı coğrafyasında İmece, İmece ya da
İmece olarak da bilinen bu uygulama ile bir evin ekmeği komşuların yardımıyla kısa sürede yapılacak sıra elbet katılanların ekmeğini yapmaya da gelecek... bulguru da birlikte kaynatacaklar. .. erişteyi de birlikte kesecekler.
Aynı şekilde benzer bir İmeceyi Hıdrellez kutlamalarına katılanlar arasında da görüyoruz. Hazırlıklar belli bir işbölümüyle hızla gerçekleştirilecek. Herkes hayatından memnun görünüyor ve belli bir düzenle işler kurtarılıyor. Bakmayın telaşlarına ritüelin bir parçası olmanın mistik huzuru içindeler...
Hıdrellez törenlerinde olduğu gibi dayanışma duygusunun en yoğun yaşandığı anlardan birisi ritüeller alanıdır. Ritüeller, grup ya da topluluğun din, tapınma, büyü ve geçiş dönemleriyle ilgili olarak gerçekleştirdiği törenlerdir. Toprağa bağımlı Anadolu köylüsünün umarsızlıklarına kimi zaman bir çözüm olarak gördüğü yağmur duası törenlerindeyiz. Katılanların birliktelik ve dayanışma duygusunun pekiştirildiği tazelendiği anlardan birisi...
Törenlerde görüldüğü kadarıyla yaşlılar, yetişkinler çocuklara da aktarıyorlar dayanışma duygusunu "ben" den çok "biz" bilincini... "İnsan yaşamında önemi değişimlere neden olan geçerlilikleri evrensel olarak ta kabul gören doğum, evlenme, ölüm insanın ve insan yaşamının üç önemli geçiş dönemini oluşturmaktadır. Geçiş dönemleri toplum içinde bireyin yaşamında köklü değişikliklere neden olurken toplumun tüm üyelerinin bir araya gelmesine ve kültürel özgürlükleri olan bir dizi işlem, adet gelenek, kutlama hatta kutsamalara neden olmakta ve bugünler toplum üyelerinin hep birlikte geçiştirdiği önemli geçiş dönemleri olarak sürdürülmektedir.
Böylece toplum ilişkilerinin pekiştirilmesinde yenilenmesinde tazelenmesinde ve toplumun kendini yeniden üretmesinde yaratmasında bu geçiş dönemleri aracı olmaktadır. Geçiş dönemlerinde insanın her türlü zararlı dış etkilere karşı zayıf olduğu inancı ve yine insanın yaşamına güvenle devam edebilmesini sürdürebilmesini sağlayan düşünce bu dönemde gerçekleştirilen bir dizi uygulamaların gerekçesini oluştururken, yine aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışmanın bu günlerde yoğunlaştığını da bizlere göstermektedir.
Soyun devamının ilk aşaması olan doğum; tüm toplum ve kültürlerde kutlu bir anın simgesidir. Doğum sonrası çocukla ilgili bir dizi adet vardır ki, bunların çoğuna küçük çapta da olsa bir tören ve kutlama eşlik eder. Bunlar çocuk görme, ağaç dikme, kırklama, diş hediği, saç kesme, yaş günü, sünnet, beşik kertme gibi adetlerdir. Çocuk görme adeti hem yeni anneyi kutlama hem de komşuluk akrabalık ilişkilerinin pekiştirilmesi canlandırılması amacını gütmektedir. Yeni doğum yapan kadına ve çocuğuna annesi babası kocası akraba ve komşuların hediye ve armağanlar sunması çoğunlukla töre gereğidir. Doğum gelenekleri içinde özellikle doğum sonrası çocuğa ilişkin yapılan işlemler içinde en önemli bir uygulama da kırklama işlemidir. Kırklama, çocuğun doğumundan sonra önemli bir dönemini, önemli bir evresini bize gösterir. Anadolu'da yaygın bir inanışa göre kırklama döneminde bu kırk gün içinde çocuk ve annesi beri dünya ile öte dünya arasında varsayılarak oldukça önemli bir geçiş dönemini göstermektedir. Kırklama sona erdiğinde, kırkıncı günde konu komşunun, eş dostun birlikte katıldığı kırklama işlemiyle gerçekleştirilir.
Bu uygulama Anadolu'nun bir çok yerinde farklılıklar gösterse de temelde yardımlaşmanın ve dayanışmanın yaygınlaştığı bir günü bize göstermektedir. Çünkü bu günde komşular kırklama işlemini hep birlikte gerçekleştirirler. Ülkemizde çocuklukla ilgili köklü geleneklerden birisi hatta en başta geleni sünnet uygulamasıdır. Erkek çocukların "erkekliğe attığı ilk adım" olarak kabul edilen sünnet, aynı zamanda erkek çocuğunun yaşamında yeni bir döneme geçişin törenidir. Sünnet törenlerinin paylaşım ve yardımlaşma açısından önemli Anadolu'nun kimi yerlerinde tek çocuk sünnet edilirken yanına bir çocuğun daha katılmasına Özen gösterilmesidir. Bu da genellikle yoksul bir çocuk olmaktadır.
Günümüzde sivil ya da resmi örgütlerin, varlıklı insanların toplu sünnet düzenlemeleri bu geleneğin kent ortamına taşınmış bir uzantısı olarak değerlendirilebilir.
Sünnet törenleri beraberinde önemli bir dayanışma kurumunu da getirmektedir. Kirvelik... Sünnet düğünü sırasında çocuğa ve ailesine hediyeler alan, düğün giderlerinin tümünü ya da bir kısmını karşılayan kesilme sırasında çocuğu tutan ve sonrasında da belli sorumluluklar üstlenen kişinin adı dır kirve...Kirvelik, kirvenin seçimiyle başlayan çocuğun yaşamını güvence altına alan ve aileler arasında sonradan kazanılmış bir akrabalık ilişkisinin oluşmasına neden olan bir geleneksel dayanışma kurumudur. Ve Anadolu'nun bir çok yerinde töre gereğidir. Törenin etkin olduğu yerlerde kirve çocuğun yarı babası, baba vekili, dünya ahret dostu, amcası, dayısı sayılır. Kirve bu yakınlığının gerekli kıldığı görev ve sorumlulukları üstlendiği gibi törenin belirlediği kurallara Özen gösterir.
Sünnette "kirvenin önüne akan kan" la başlayan bu bağ çocuğun kirvenin kızıyla bacı-kardeş sayılacağı için evlenme yasağına kadar uzanır. Töre gün gelir şairin dizelerinde; "kirveyiz, hısımız, kanla bağlıyız" şeklinde bir kez daha karşımıza çıkar. Bu kez Anadolu alevi topluluklarının temel pratiği olan Cem törenlerindeyiz...
Bir başka dayanışma geleneğini anlamak için...Her inanç sisteminde olduğu gibi ahlaki vurgularla yüklü bir cemaat olan Alevi topluluklarında o kurumu ayakta tutan Cem törenleri içerisinde en önemlilerinin biri "Musahip cemi" dır. Yol kardeşliği de denilen Musahiplik; iki evli çiftin kendi aralarında anlaşarak karar verdikten sonra "dede" nin huzuruna çıkıp musahip olma isteklerine açıklamasıyla başlar. Dede, yol kardeşliğinin gerektirdiği koşulları dikkate alarak uygun görürse "görgü cemi" düzenleyerek tanıklar huzurunda bu çiftlerin musahipliğini sorar, eğer olumlu cevap alırsa musahipliğin gereklerini ve zorluklarını tek tek anlatır. Düşünmeleri için bir yıl süre verir ve bu kardeşliği sınamalarını ister. Bir yıl sonra çiftler musahip olmada kararlı iseler "musahip cemi" yapılarak, kesilen kurban etinden yapılan lokmalar yenir ve çiftlerin yol kardeşliğini ilen etmiş olur. Musahiplik töreni çiftlerin topluluğun ve dedenin rızasını alarak bir kez yapılacak ve yaşam boyu sürecek kardeşlik andıyla "kardeş" sayılmalarını sağlar. Yol kardeşliği kan akrabalığından da güçlü bağlarla musahip çocuklarının evlenme yasağını da içeren ölene dek çözülmeyen çok sıkı bir ilişkiyi gerektirir. İnancın ilkelerine göre "malı, mala, canı cana katan" kardeşler birbirlerinin sorunlarına yaşamın zorluklarına sevinçlerine ortak, birbirini koruyup kollayan, denetleyen ve destekleyen bir ilişkiyi sürdürürler. Kuralları içeriği ve uygulamalarıyla değerlendirildiğinde yol kardeşliği; güçlü bir toplumsal dayanışma ve bireysel öz-verinin
var olduğu geleneksel yardımlaşma ve dayanışma kurumuyla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Anadolu geleneksel kültürü kan kardeşliği, süt kardeşliği, ahret kardeşliği gibi benzer kurumlarıyla toplumsal dayanışmaya katkıyı sürdürmektedir. Yaşama dair törenler bitmiyor elbet. Yaşamın içinde bir başka geçişi işaret eden evlenme ve düğünlerimiz. Yardımlaşma ve dayanışmanın bir tür şöleni dönüştüğü anlar, günler değil mi?
"Aile kurumunun toplumsal yapının temelini oluşturması ve evliliğin ve evlilik kurumunun bu yapının bu yapının başlangıcı olarak sayılması onu yani evliliği geçiş denemeleri içinde oldukça önemli kılmaktadır. Yine diğer geçiş dönemlerinde oyduğu gibi evlenme ve doğumda da kız istemeden başlayıp doğum sonuna kadar evlenmenin tüm aşamalarında yardımlaşmanın ve dayanışmanın zengin örnekleriyle karşılaşmaktayız. Anadolu'da insanımızın yaygın bir biçimde söylediği gibi ev kuran ile, evlenene Tanrı yardım eder. Sözü bu yardımlaşmanın ve dayanışmanın temel ilkesinde bize göstermektedir. Söz kesmeden tutun hatta kız istemeden söz kesmeden nişandan doğum gününden düğün yemeğine gerdek gecesine kadar tüm köyün eş dostun komşuların yardımlaşma adına gerçekleştirdikleri sayısız işlem sayısız pratik söz konusudur. Belki yardımlaşmanın en zarif bölümü bu döneme rast gelmektedir."
Kız bakma kız isteme söz kesme nişan düğün gibi evliliğin temel aşamalarını oluşturan süreçte başta yaşlılar eş-dost gibi yakınlar komşular gerek maddi gerekse manevi yardımlarıyla ve sorumluluklarıyla toplumsal dayanışmayı ayakta tutarlar.
Evlilik özellikle akrabalar arası yardımlaşmanın en fazla olduğu anlardır. Evlilikte akraba desteğinin bu kadar fazla olmasının temel nedeni; geleneksel kültürde evliliğin "evlendirmek" olarak nitelenmesi ve akrabanın temel görevlerinden birisi olarak kabul edilmesidir. Bunun güzel bir örneği Anadolu'nun bir çok yerinde "ev açma" adetiyle yaşanmaktadır. "Toplumsal yaşamın geçiş döneminden biri olan ölüm; yaşamın kaçınılmaz bir sonucu ve ölüm sonrasının belirsizliğiyle, çevresinde kümelenen sayısız adet, gelenek, görenek, ritüel gibi evrensel uygulamaların nedeni olmuştur. İnsanlar özellikle geçiş dönemlerinde tehlikelerin daha fazla yoğunlaştığına inanırlar. Gerek bu tehlikeleri ortadan kaldırmak, gerek olayları ve kişileri kutsamak için çeşitli
ritüellere başvururlar."
Ölüm herkes için kaçınılmaz bir son oluşu, ölüm çevresinde toplanan adet ve işlemlere evrensel bir karakter kazandırmıştır. Ölüm çevresinde kümelenen ve ölüyle toplum üyelerini kuşatan inanmaların işlemlerin törenlerin önemli bir bölümü ölenin yakınlarının bozulan ruhsal durumlarını sağaltmak sarsılan toplumsal ilişkilerini düzeltmek ve yeniden topluma katılmalarını sağlamak için uygulananlardır. Bunlar toplumsal dayanışmanın ve komşuluk ilişkilerinin tazelenmesine sağlamlaştırılmasına katkıda bulunan ve olumlu yanlarıyla bugün köyde, kentte vazgeçilmez bir davranış biçimi olarak yaygınlığını sürdürmektedirler...
Din, ölüm olayını bu yönüyle de işleyerek, yardımlaşma ve dayanışma kurumlarının etkinliğini arttırmaktadır. Ölümle başlayıp cenazenin define kadar olan süreçte gerekli işlem ve yardımlar akrabalar, komşular ve toplumun üyelerince geleneklere uygun bir biçimde yerine getirilir. "Ölüm, bir insanın biyolojik ve toplumsal bir varlık olarak yok olmasıdır. Ancak, ölümle ilgili sürdürülen uygulamalarla, ölünün ait olduğu grubun yeniden doğacağına veya varlığını pekiştireceğine inanılır. Bu yönüyle ölüm, konumuz açısından zengin veriler barındıran bir geçiş dönemi olarak kabul edilir. Bir insanın ölümü, aileyi parçalanmakla tehdit eder ve nicel olarak eksiltir." Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın kaybında duyduğumuz acı insancıl bir tepkidir.
Kaybedilenin bir daha yerine getirilemeyeceğinin acısı bütün toplumlarda yasın temelini oluşturur. Toplumsal bir kurum niteliğinde olan yasla ilgili adetler ve işlemler acı çekeni belli etme, belirli bir süre yeni duruma alıştırma , acısını azaltma ve giderek bu durumdan çıkarma amacına yöneliktir. Bu amaçla Anadolu'da ölü evine gönderilen ölü yemeği adeti yas kaldırma ve yas hamamı geleneği ölü evini ziyaret ederek başsağlığı dilemek olan taziye yardımlaşmanın özellikle ruhsal dayanışmanın gerçekleştirildiği uygulamalardır. Anadolu insanının hastalıkta ölümde depremde yangında yani zor ve kötü günlerinde günlük ve törensel yaşamında sevinçli ve mutlu günlerinde kutsal gün ve aylarda daha niceleriyle karşılaştığımız ve temelde aynı değerlerin şekillendirdiği yardımlaşma ve dayanışmanın Özgün gelenekleri, bugün evrensel özler taşıyan ve paylaşılabilir nitelikleriyle öne çıkan kültür değerlerimizdir.
Hızla değişen toplum nitelikleri geleneksel toplumun kültürel değerlerini de değiştiriyor elbet... Geleneksel kültüre özgü yardımlaşma geleneklerimiz yerini, modern toplumun yeni, örgütlü dayanışma biçimlerine ve kurumlarına bırakmaktadır. Ancak, bu kurumlar işlevlerini yerine getirirken geleneksel değerlerimizi göz ardı etmemeliler. Biraz sancılı da olsa, geleneksel alışkanlıklarımızla modern çağın gereklerini uzlaştırmaya çalışırken gelenekten alınacak dersler olmalı.