Yapım Tarihi - 2000
Süre - 00:30:00
Bölüm Sayısı - 4
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen -
Korkmaz Göçmen
Yapımcı -
Korkmaz Göçmen
Yönetmen Yardımcıları -
Handan Kümbetlioğlu, Köksal Taş
Kamera - Cengiz Şenel, Hayri Çölaşan
Danışmanlar
Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erçin Kasapoğlu
Prof. Dr. Reşat ULUSAY
Doç. Dr. Candan GÖKÇEOĞLU
Depremleri bilimsel ve teknik içerikleri ile tanımanın yanı sıra, sosyal ve
psikolojik boyutlarının da ele ''Yorgun Dünyamız, Doğanın Gücü, Bilimin Işığında ve Korkuyu Yenmek" başlıkları
altında dört bölümden oluşan deprem belgeselinin;
1. Bölüm- YORGUN DÜNYAMIZ, 04 MART 2002
2. Bölüm- DOĞANIN GÜCÜ, 11 MART 2002
3. Bölüm:BİLİMİN IŞIĞINDA, 25 MART 2002
4. Bölüm:KORKUYU YENMEK, 01 NİSAN 2002' de TRT - 2' de yayınlanacak.
Yeryuvarı, üzerinde barındırdığı tüm canlıların yaşamlarını etkileyen yangın, sel, heyelan, volkanik patlamalar ve deprem gibi bir çok tehlikeyi sürekli taşıyor.
Üzerinde yaşadığımız yer kürenin, bize verebileceği zararların bilincinde olmamıza karşın, her nedense, bu doğa olaylarına karşı hazırlıklı olmaktan kaçıyor, belki de yüz yüze gelmekten korkuyoruz...
Ama, bu korku bizi gerçeklerden asla uzaklaştıramıyor.
Tıpkı depremlerin var olması gibi...
İnsan psikolojisi gibidir depremler...
Bir takım sıkıntılar yaşarız. Tasalarımız vardır, hüzünlerimiz vardır.
Bunların üstünü hep örteriz, örtmeye çalışırız genellikle.
Hiçbir zaman paylaşmak istemeyiz nedense...
Ve nedense anlatmayız dostlarımıza, hep atarız içimize, hep öteleriz.
Bir gün öyle bir an gelir ki;
Bütün o ötelediğimiz sıkıntılarla birlikte bir fırtına kopar yüreğimizde.
Ve bir enerji boşalır içimizden, yakar kavurur çevremizi...
İşte o, Ana Şok' tur..
Üzeriz sevdiklerimizi, belki üzülürüz de...
Sonra da ! Sonra da unutur gideriz, hiç yaşanmamış gibi...
YORGUN DÜNYAMIZ
Günümüzden 5 milyar yıl kadar önce yer yuvarı diye bir cisim yoktu. Bu günkü güneş sistemi ise, büyük bir galaksinin kenarında toz ve gaz bulutundan oluşuyordu. bulut zamanla sıkışarak kendi merkezinde yoğunlaştı. Yassı bir disk şeklini alan bu toz bulutu, merkezi etrafında dönmeye başladı. Bu arada toz tanecikleri birbiriyle çarpışıp yapışarak büyüdü ve kayaçlar haline geldi. Zamanla Manto içerisindeki volkanik etkinlikler sonucu yer kabuğu içindeki kırık ve çatlaklardan yer yüzüne ulaşan sıcak gazlar, bugünkü atmosferi oluşturdu.
Müthiş bir evrim süreciyle bir gezegene dönüşen Dünyamızı, bilim adamları tanımak, anlamak ve bizlere anlatmak çabasındalar. Uzaydan bakıldığında, sessizce dönen dünyamızın, aslında hiç de öyle olmadığını, aksine sık sık enerjisini dışa vurduğunu artık çok iyi biliyoruz. Yeryuvarının felaketlere dönüşen bu tepkisi kimi zaman da karşımıza deprem olarak çıkıyor.
DOĞANIN GÜCÜ
Nedir deprem?
Neden ve nasıl olur?
Depremi önceden bilmek olası mı?
Bütün bunlar üzerine bilim adamları yoğun çalışmalar yapıyor. Türkiye'nin deprem riskinin büyüklüğü nedeniyle bilim adamları sürekli araştırmalar içindeler. Depremin habercisi olabilecek en ufak doğa olayları bile inceleniyor, kayıtlar tutuluyor, cihazlar üretilmeye çalışılıyor. Ancak, unutmayalım ki; deprem bir doğa olayı. Onu önlemek olası değil. Ne zaman olacağını tahmin etmek de.
Bilim adamları yaptıkları deprem riski haritasında Türkiye'yi beş bölgeye ayırmış. Anadolu'nun bu beş bölgesine binlerce yıl önce yerleşmeye başlayan insanlar, bugüne kadar sayısız deprem yaşadılar. Kentlerini yerle bir eden depremlerin anılarını sonraki nesillere aktardılar.
Yüz yıl öncesine kadar deprem kayıt cihazlarının olmadığı bu dönemlere bilim adamları tarihsel dönem dediler. Aktif fayların geleceğini bilmek açısından önemli olan tarihsel dönem depremler artık, arkeolojik ve paleosismolojik çalışmalarla tespit edilebiliyor.
BİLİMİN IŞIĞINDA
Büyük depremlerin oluşmasına neden olan kırık hatlara, Türkiye'nin ana deprem kuşakları olan "Kuzey Anadolu Fay Hattı" ve "Doğu Anadolu Fay Hattı" diyoruz. Genellikle deprem hasarları bu fay hatları üzerinde ve yakın çevrelerinde oluyor. Tabi ki, hasarların tek sorumlusu fay zonları değil. Depremin yarattığı maddi hasarların en büyük sebebi bina yapımından, binaların dayanıklı olup olmamasından kaynaklanıyor. Bir diğer neden de Birinci derece deprem bölgesi diye adlandırılan fay zonları üzerine büyük kentlerin kurulması ve buralarda yoğun bir nüfusun yaşıyor olması, hem de depremin kurallarına uygun olmayan yapılarda.
Peki biz kullandığımız binaların depreme ne kadar dayanaklı olduğunu, depremin yarattığı dalgaların binamızı nasıl etkilediğini, ya da binanın oturduğu zeminin ne denli önemli olduğunu biliyor muyuz?
KORKUYU YENMEK
Doğa ile insanın savaştığı ve genellikle insanın mutlak yenilgisiyle sonuçlanan depremin korkusunu içimizden atmak için, bilginin gücünden yararlanmamız gerekiyor. Bu savaşta galip gelmek, onu yenmek ona alışmak ve birlikte yaşayabilmek için depremi ve yaşadığımız ortamı çok iyi tanımakla başlıyor.
Otuzar dakikalık dört bölümden oluşan belgeselimiz, depremi A'dan Z'ye tanımamıza yönelik çabalarla hazırlandı. Çeşitli üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşlarda görevli elliyi aşkın bilim adamının yıllara dayalı bilgilerini sergileyerek depremi daha da iyi tanımayı ve tanıtmayı amaçladık.
Bilginin gücüne sırtımızı dayayıp, yeryuvarı ve onun tepkilerini daha yakından tanımayı ve ona karşı önlemler alarak içimizde büyüttüğümüz korkuyu yenmeyi amaçladık.
İnsan, doğası gereği karşı karşıya gelmek zorunda kaldığı maddi ve manevi zararlara göğüs gerebiliyor belki; Yıkılan bir bina yeniden inşa edilebiliyor elbette. Ama, insanların yaşadığı içsel çöküntüler uzun yıllar devam ediyor, hem de büyük izler bırakarak.
1. BÖLÜM
SPİKER :
Günümüzden 5 milyar yıl kadar önce yer yuvarı diye bir cisim yoktu. Bu günkü güneş sistemi ise, büyük bir galaksinin kenarında toz ve gaz bulutundan oluşuyordu. Bu bulut zamanla sıkışarak kendi merkezinde yoğunlaştı. Yassı bir disk şeklini alan bu toz bulutu, merkezi etrafında dönmeye başladı. Bu arada toz tanecikleri birbiriyle çarpışıp yapışarak büyüdü ve kayaçlar haline geldi.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Bu sırada güneşte meydana gelen ve Big Bang diye bildiğimiz büyük bir patlamayla oluşan kuvvetli bir güneş rüzgarı bu değişik büyüklükteki ve yoğunluktaki gaz ve toz kütlelerini etrafa saçtı.
Güneşin çevresinde güneşten değişik uzaklıkta yörüngelere yerleşen bu gaz ve toz kütleleri güneş etrafında dönmeye başladılar ve bu günkü güneş sistemimiz içerisinde yer alan ve yer yuvarlağı diye tanımladığımız dünyamızla birlikte ayı ve diğer gezegenleri oluşturdular.
SPİKER :
Aradan milyarlarca yıl geçti ve yaşam başladı.
Yaşama "merhaba" diyen her canlı, kendini bitmek bilmeyen bir savaş içinde buldu.
Kimi zaman hemcinsleri, kimi zaman başka canlılar, kimi zaman da üzerinde yaşadığı dünya ile mücadele etmeye başladılar.
Ne yazık ki; rakibinin en güçlüsü hala çok iyi tanıyamadığı Dünya idi.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Güneş sistemimizdeki diğer bir çok cisim gibi yeryuvarı da birbirini saran değişik katmanlardan oluşmuştur.
Kabuk, manto ve çekirdekten oluşan bu katmanların her biri değişik türde mineraller içerirler. Bu katmanlar yeryuvarı tarihinin ilk evrelerinde oluşmuştur.
Yer yuvarı ilk oluştuğunda kayaç ve metallerden tek düze bir karışımdan ibaretti.
Sıcak bir eriyik halindeki bu karışım zaman içerisinde ayrışmaya başladı.
Önce en ağır olan demir merkeze doğru çökelerek çekirdeği meydana getirdi.
Daha sonra yine erimiş halindeki silikat kayaçları kristalleşerek mantoyu meydana getirdiler. Daha sonra mantonun bir kısmı tekrar eriyerek sıvı hale geldi ve yüzeye doğru yükselerek soğuyup yoğunlaştı ve bu günkü kabuğu meydana getirdi.
Ve çok ilginçtir yeryüzündeki pek çok canlı organizmanın yaşamının başlangıcını oluşturan yumurta hücresiyle güneş sistemimiz içerisinde canlı yaşamına olanak sağlayan belki de tek gezegen olan dünyamızın bu biraz önce sözünü ettiğimiz yapısı arasında inanılmaz bir benzerlik vardır. Dünyamızın çevresini İnce bir zar gibi saran yer kabuğu aynen yumurta kabuğu gibi son derece kırılgan bir malzemedir.
Ve bugün üzerinde yaşadığımız okyanus tabanını ve karaları içerir. Yer kabuğunun kalınlığı okyanus tabanlarında 5 - 6 km karalarda 30 - 40 km dağlık alanlarda ise 70 km ye kadar uzanır.
SPİKER :
Zamanla Manto içerisindeki volkanik etkinlikler sonucu yer kabuğu içindeki kırık ve çatlaklardan yer yüzüne ulaşan sıcak gazlar, bugünkü atmosferi oluşturdu.
Yer yuvarı bir milyar yaşına gelmeden önce yeterince soğuyarak, su buharının atmosferde sıvı su olarak yoğunlaşmasını sağladı.
Bunu milyonlarca yıl Süren yağmurlar izledi. Okyanus yağmurları dediğimiz bu yağmurlar bugünkü okyanusları oluşturdu. Böylece dünyamız, eriyik halindeki bir kütleden karaları denizleri ve okyanusları olan bir gezegene dönüştü.
Prof. Dr. NİZAMETTİN KAZANCI :
Uzaydan dünyamıza bakıldığında dikkat çeken iki özelliği yuvarlak oluşu ve geniş su örtüleridir. Geniş su örtülerine okyanus adını veriyoruz. Okyanusları bölen Kara parçaları hem coğrafik hem jeolojik manada kıta adını alır.Kıtaların üzerinde akarsular ve göller bulunur.
SPİKER :
Peki bu kıtalar okyanuslar ve göller nasıl oluşmuştur? Önce kıtaların sonra okyanusların oluştuğunu biliyoruz. Çünkü okyanuslar için hem çukur alanlar, hem de su gerekir. Manto üzerinde yüzer durumdaki yer kabuğu parçaları birbirleriyle çarpıştıklarında manto içerisine daha çok batarak alçak ve geniş çukur alanlar oluştururlar.
İşte bu çukur alanlar müstakbel okyanus yataklarıdır. Okyanusların oluşumu için, yeterli miktarda suyun da olması gerekir. Bu suyun okyanus yağmurlarından geldiği bilinmekle birlikte az da olsa bir bölümünün Dünya' ya düşen buz kristalli milyonlarca meteorun erimesiyle oluştuğu da düşünülmektedir. Güneşin etkisiyle okyanus yüzeylerinden buharlaşan sular, atmosferde yoğunlaşarak yağış şeklinde tekrar yer yüzüne düşer.
Bunların bir bölümü yer kabuğu içerisine süzülerek "yeraltı sularını", diğer bir bölümü de yüzey akışları halinde "akarsuları" meydana getirir. Göller ise, yer kabuğunun çukur alanlarındaki küçük su birikintileridir.
Dr. RAMAZAN Demirtaş :
Yapılan jeolojik çalışmalar, dünyanın oluşum yaşının 4,5 Milyar yıl geriye gideceğini göstermiştir. Bu dönem içerisinde dünya birkaç kere levha hareketlerine bağlı olarak bir bütün halinde dağılmış yada tekrar toplanmışlardır. Dünya 200 milyon yıl önce tekbir kıtada oluşmaktaydı bunun adına panja adı verilmekteydi. Panja kıtasının etrafında da tek bir okyanus vardı. Bunun adına da pantalos adı verilmekteydi. 150 milyon yıl önce dünya 2 ana kıtaya ayrıldı. Kuzeyde kalan kısmına LAURASIA güneydekine de GONDWANALAND adı verilmekteydi. Daha sonra 100 milyon yıl önce levhalar hareket etmeye başladı.
Prof. Dr. CEMAL Göncüoğlu :
Anadolu'muz ve yakın çevresini şekillendiren en önemli olaylardan bir tanesi ve en son dönemde gerçekleşen jeolojik yapılar alpin dönem yapılar olarak tanımladığımız yapılardır. Bu yapılar şurada erken tiriyas dönemi yada 237 milyon yılda önce başlayan olaylar dizisinin bir genel dağılımını görüyoruz. Şu yeşille görülen alanlar kıtalar yaklaşık olarak şurası Arabistan'ın olduğu alan, şurası Afrika, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Rusya'nın büyük bir bölümünü oluşturan Avrupa ve Rusya'nın birleşik olduğu kesim. Türkiye bu dönemde bu büyük kıtaların arasında Tekis Okyanusu olarak adlandırdığımız okyanusun ortasında büyük bir ada olarak yer alıyor. Ancak, bu Türkiye'nin sadece bir bölümü Güney Doğu Anadolu'muz örneğin şu alanda Arabistan'ın kuzeyindeki kısımda buna karşılık Istıranca Dağları, İstanbul ve Zonguldak'ın olduğu kesimler ise şu alanda.
Yaklaşık 94 Milyon yıl öncesine geldiğimizde, Artık Afrika Güney Amerika'dan ayrılmış, Kuzey Amerika Avrupa' dan ayrılmış, Atlantik Okyanusu' nun açılması ile Afrika kıtası ve ona bağlantılı olan Arabistan kuzeye doğru hareket ediyor. Yaklaşık 50 milyon yıl önceki dönemde artık dünyamız ve Türkiye'nin içinde bulunduğu alan bugünkü görünümüne oldukça yaklaşıyor. 14 Milyon yıl önceki olaylara bakalım artık bu Türkiye nin bugünkü depremselliği açısından kritik olan bir nokta çünkü dikkat ederseniz Arabistan ile Anadolu artık çarpışarak birleşmiş ve bu birleşme olayadır ki bizim artık yeni tektonik dönem diye adlandırdığımız döneme geçişi temsil ediyor ve Türkiye de ki önemli tektonik hareketleri diri fayları oluşturan olaylarında başlangıcı. Bizim için kritik dönem bu 14 milyon yılda başlıyor. Çünkü Afrika'nın bağlantılı olarak Arabistan'ın Kuzey Doğuya hareket etmesi bu alanda sıkışmalara Orta Anadolu' da hem sıkışmalar hem gerilemelere, Batı Anadolu' da da gerilmelere yol açmış ve bugün Türkiye'nin depremselliğini büyük ölçüde kontrol eden büyük kırık sistemlerinin fay zonlarının oluşmasını da başlatan önemli jeolojik olay olmuştur.
Dr. Erdal HERECE :
Büyük kıta parçalarını ayıran okyanuslar evrimlerini tamamladıktan sonra kapandılar. Daha sonra ki başka olaylarla bu önceki evrim şekil değiştirdi. Bunu takip eden başka olaylarda gelişti. Son dönemde Anadolu nun gelişimini kontrol eden olaylar Arabistan'ın da içinde bulunduğu bizim Arap plakası dediğimiz kıtanın Kuzeye hareketiyle şekillenmeye başladı. Bu hareketin İleri döneminde topografyası yüksek olarak bildiğimiz Doğu Anadolu Bölgesi yükseldi.
Prof. Dr. CEMAL Göncüoğlu :
Bu yükselimlerle deniz artık, bir yandan Karadeniz'e bir yandan Akdeniz'e doğru çekilmiştir.Doğu Anadolu alanında çarpışma ve sıkışma olaylarıyla bağlantılı olarak bugün Doğu Anadolu'nun çok büyük bir kısmını temsil eden genç volkan kayaları oluşmuştur. Örnek olarak Tendürek'i, Nemrut'u, Ağrı Dağını bu volkanizma olayına Örnek gösterebiliriz. Aynı sırada Orta Anadolu'da artık denizler çekilmiş, çok büyük göller ve dar vadilerde gelişmiş çökeller gelişmeye başlamıştır. Dikkat edilecek bir başka husus da bu dönemde henüz Marmara Denizi ve boğazlar yok.
Dr. Yavuz Hakyemez :
Bunlar Anadolu Yarım Adası'nın en eski kayaları. Bir zamanlar granittiler ama çok derinlere gömüldükleri için bundan yüzlerce milyon yıl önce artık başkalaşım kayası haline geldiler. Apayrı bir kayaya dönüştüler bununla da artık gnays. Anadolu Yarım Adası'nın oluşum tarihinin çok sonralarında bu karşıda görülen açık renkli İnce tabakalı kayalar oluştu. Bunlar zamanımızdan 10-15 milyon yıl öncesini temsil ediyorlar. Bunlar akarsularla getirilen malzemenin göllerde oluşmasıyla meydana gelmişlerdir. Yüz binlerce yıl önce burası bir cehennem gibiydi şu yanardağdan çıkan kızgın lavlar bütün bu vadide aktı. Etrafı kavurdu. Bu siyah kayalar onların kalıntısı. Burası Batı Anadolu nun en genç kayalarından oluşuyor. Burası Gediz Nehri Vadisi. Arkamda görülen antik Sardes Kenti'nin kalıntıları. Persler tarafından yıkıldığı söylenen bu kentin yıkılmasında asıl sorumlu hemen arkasından geçen fayın yarattığı deprem olabilir mi? Çok gerilerde Boz Dağ'ın önünde çok genç kuartenler oluştuklarını görüyoruz. Bunlar, bu ovanın altında 3 km. kalınlıkta devam ediyorlar. Bunun son 1km.si günümüzden 2 milyon yıl öncesinden başlamış oluşmaya. Bu ova, yavaş yavaş dolarak 3 km. kalınlıkta malzeme birikti. Bunun nedeni hemen arkadaki fay. Fayın önünde ova çökmekte. Halen bu süreç devam ediyor.
SPİKER:
Kıtalar üzerinde meydana gelen bu tür büyük çöküntülerin ve yükselen sıradağların tek nedeni ise yerkabuğunu oluşturan plakaların hareketleridir. Dünya üzerinde altı büyük on iki küçük plaka, yüzlerce de plakacık vardır. Birbirine göre göreceli olarak hareket eden plakalar, fayların da hareketine dolayısıyla depremlerin oluşmasına neden oluyor. Plaka olarak ta adlandırılan yer kabuğu parçalarını hareket ettiren güç nedir?
Prof. ERÇİN Kasapoğlu :
Dünyamızı İnce bir zar gibi saran yer kabuğu örneğin bir portakal kabuğu gibi bütün bir parça olmayıp aksine iç ve dış kuvvetlerin etkisiyle kırılıp parçalanmış değişik boyutta ve şekildeki parçalardan oluşmaktadır. Plaka adını verdiğimiz bu parçalar, Örneğin Avrasya ve Antarktika plakaları arasındaki büyük Pasifik plakası Kuzey ve Güney Amerika plakaları Afrika plakası, Arap plakası, Anadolu plakası ve büyük Avrasya plakası gibi. Değişik şekil ve boyuttaki yer kabuğu parçaları alttaki daha yoğun olan manto üzerinde yüzer vaziyettedirler ve manto üzerinde meydana gelen konveks iyon akımları dediğimiz akımlar sonucu bu plakalar değişik yönlerde ve değişik hızlarda hareket etmektedirler.
Manto üzerindeki hareketli bu plakaların bazıları ters yönde hareket ederek birbirlerinden uzaklaşırlar ve aralarında okyanus hendekleri dediğimiz derin çukurlar oluştururlar.Bazıları ise birbirlerine doğru hareket ederek çarpışırla ve bazen biri diğerinin altına dalar. Ve dalma zonu dediğimiz bölgeleri meydana getirirler. Örneğin Afrika plakasının Avrasya plakasına daldığı şu bölgede olduğu gibi. Diğer bazı plakalar ise birbirlerine göreceli olarak yanal yönde hareket ederler.doğrultu atımlı transform fay dediğimiz faylanma hareketini oluştururlar.
Dr. RAMAZAN Demirtaş :
Dünyada oluşmuş büyük depremleri bir harita üzerine yerleştirdiğimiz zaman bunların belirli dar hatlar boyunca yoğunlaştığını görüyoruz. Dünyada bu kuşakların büyük bir çoğunluğunda levha sınırlarına karşılık gelmektedir. Dünyadaki levhaları manto içerisindeki ısı akımları hareket ettirmektedir. Okyanus ortası sırtlarda yukarı doğru çıkan magma atmosferik şartlarda karşılaşınca soğumakta ve kenarlara eklenmektedir.
Eklenen kısım kıtaları her iki taraftan zorlamakta ve kıtaların hareket etmesine neden olmaktadır. Altta kalan levhanın üst kısımları sıcak bir ortamla karşılaştığı zaman erimekte ve tekrar yüzeye yanardağlar şeklinde çıkmaktadır. Dünyada deprem üreten dört ana kuşak bulunmaktadır. Bunlardan birincisini okyanus ortası sırtları oluşturmaktadır. Örneğin atlas okyanusu sırtı bunlardan bir tanesidir. İkinci ana kuşağı dalma batma zonları adını verdiğimiz kuşak oluşturmaktadır. Bunlara Örnek olarak ta Japonya verilebilir. Üçüncü kuşak olarak ta çarpışma kuşaklarını verebiliriz. Örnek olarak ta Bitlis Zagros Alp Himalaya kuşağının olduğu kısımları verebiliriz. 4. Kuşak olarak ta yanal atımlı fayları verebiliriz ve bunlara Örnek olarak ta Kuzey Anadolu fayzonlarını verebiliriz.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Yer kabuğundaki hareketli kırıklar olarak tanımladığımız faylar biçimlerine göre değişik biçimlerle tanınırlar. Fay çizgisinin her iki tarafındaki yer kabuğu bloklarından biri diğerine göre fay düzleminin eğimi boyunca aşağıya doğru hareket ediyorsa buna normal fay diyoruz. Örneğin Ege Bölgesindeki graben sistemlerini oluşturan faylar bu tür faylardır.
Dr. Yavuz Hakyemez :
Manisa yakınlarında Karadağ önündeyiz. Karadağ bulunduğum yerde de vardı. Ama bir dönem önce Karadağ arkamda gördüğümüz düz yüzeyin bulunduğu kısımda kırıldı ve burası çöktü. Çöken bu kısma karşıda gördüğümüz molozlar birikmeye başladı. Bu molozlar, bugün malzeme ocağı olarak işletiliyor. Bu malzemeler alındıkça fay yüzeyi iyice açığa çıkıyor. Fayın hareketini üzerindeki çiziklerden anlayabiliyoruz. Şimdi onları biraz daha yakından görelim.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Eğer fay çizgisinin her iki tarafındaki yer kabukları bloklarından biri diğerine göre fay düzleminin eğimi boyunca yukarıya doğru hareket ediyorsa bunu da ters fay tanımlıyoruz.Eğer ters faylanmadaki fay düzlemini eğim açısı çok düşük ise bu tür ters faya da bindirme fayı diyoruz. Örneğin güneydeki Arap plakasının Anadolu plakası bindirdiği Bitlis Zagros bindirme zonu bindirme zonu hareketlerine tipik bir örnektir.
Dr. Erdal HERECE :
şu gördüğünüz düzlem faylanma sırasında gelişmiş yüksek basınç ve ısıyla pişmiş cilalanmış bir yüzeyi göstermekte. Bu yüzey üzerinde bazı çentikler var bazı özel yapılar var. Bu yapılara göre biz faylanma sırasında yani deprem sırasında hareketin ne yöne olduğunu biz çıkartabiliyoruz. Çok sayıda farklı yüzey var ancak şimdi benim bulunduğum kesim bu hattın kuzeyinde olduğunu düşünürsek bu hattın güneyinde kalan kesim Buradaki çentiklere göre hem batıya hem de yükselerek batıya gitmiş durumda
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Eğer fay çizgisinin her iki yanındaki yer kabuğu bloklarından biri diğerine göre yatay yönde göreceli bir hareket oluşturuyorsa bu tür faylara da doğrultu akımlı yada transform fayları diyoruz. Örneğin Türkiye'deki büyük depremlerin yoğunlaşmış olduğu Kuzey Anadolu fay zonunda meydana gelen faylanma hareketleri bu tür transform fay hareketleridir.
Dr. Erdal HERECE :
Gerede'nin 600m.doğusu Kara harman mevkii olarak bilinen yerdeyiz. Şimdi tepecikten aşağıya doğru inen Söğüt ağaçlarının dizili olduğu yer kuzey Anadolu fayının dik konumda dikilmiş ağaçların bulunduğu yerdir. Kuzeyden güneye doğru inerken fayın geçtiği lokasyonda durmak istiyorum. 1944 yılında gelişen kırık aşağı yukarı bu noktadan geçmiştir. Fayın güneyinde kalan Söğüt ağaçlarının kuzeyde kalan karşılığı da aşağı yukarı bu noktadadır. Bu nokta arasında 7m. Bir ötelenme söz konusu. O zaman bu fay sağa yanal doğru atımlı bir faydır.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Genelde plaka sınırları boyunca oluşan bu tür faylaşmaların yanı sıra plakaların iç kesimlerinde de plakaların bükülmesi ve kırılmasıyla oluşan plaka içi
faylaşmalar da söz konusudur. Örneğin Anadolu plakasının iç kesimlerinde Tuz Gölünün kenarında meydana gelen doğrultu atımlı bir fay bu tür plaka içi
faylaşmalara tipik bir örnektir.
Dr. Erdal HERECE :
Fay düzlemine gelen kahverengi renkte bir çakıl yığışımı var. Bu çakıl yığışımı aslında yatay veya kuzeye hafif eğimli olması gerekirken kendi içinde yoğun bir kıvrımlaşma geçirmiş ve bunun kuzeye doğru olan da fay düzlemi kesiminde bitiyor. Bize göre anlamı şudur ki güneydeki bölüm yoğun bir sıkışma altında
kıvrımlaşmış bu devam eden olaylarla da kıvrımlaşarak yükselecektir. Yani fay zonu boyunca basın sırtları dediğimiz yükselmiş tepeleri oluşturacaktır. Şimdi görüldüğü gibi sol tarafta burudan gelen kahverengi birimler şuradaki düzlem boyunca sona ermekte bu tarafa geçmemekte. Karşıdan da görüldüğü üzere yukarıdan aşağıya doğru inen bir düzlem var. Bu bize fay düzleminin karşılığı olarak karşımıza çıkmakta. Buradaki düşey düzlem aşağı-yukarı dik konumda olduğu için burada hareket de doğrultu atımlı bir faylanmaya işaret etmekte.
SPİKER :
Müthiş bir evrim süreciyle bir gezegene dönüşen Dünya'mız, bitmek bilmeyen bir güçle uzayda dönüp duruyor. Hala için için kaynıyor ve hala coşkusunu zaman zaman dışa vuruyor. Bizler O'nu nedense pek anlayamıyoruz, ya da anlamak istemiyoruz. Bilim adamlarının O' na yaklaşımı ise çok daha farklı. O' nu tanımak, O' nu anlamak ve bizlere anlatmak çabasındalar. Şimdi artık O çok yorgun.
2. BÖLÜM
SPİKER :
Uzaydan bakıldığında, sessizce dönen dünyamızın, aslında hiç de öyle olmadığını, aksine sık sık enerjisini dışa vurduğunu artık çok iyi biliyoruz. Yeryuvarının felaketlere dönüşen bu tepkisi kimi zaman da karşımıza deprem olarak çıkıyor. Nedir deprem? Neden ve nasıl olur?
HİDAYET Bozkurt - (Köylü)
Ne bileyim böyle şşşşuuuu esinti olarak çok sesli yani.
KAMİLE Erdem - (Ev Kadını )
Bir gümleme, bir ses yatakta yatıyoruz ve yatağın içinde dönmeye başladım.
Mustafa Türkmen - ( İşçi)
Camdan çıkacaktım içeri attı beni. Duvarı tuttum kapı diye buzdolabının içine girdim yani.
HALİL Ergin - (Çiftçi)
Yav şimdi bir vakırtı koptu. Vak vak vak vak yataktan kaldırıp atıyor sizi.
Mustafa Türkmen - ( İşçi)
Depremin ne olduğunu öğrenebilsek korkmayız. Yani...
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Deprem nedir nasıl oluşur sorusu yüzyıllar boyu insanlar için merak konusu olmuş bir sorudur. Şimdi bu soruyu basit bir deneyle yanıtlamaya çalışalım. Bu bir bisküvi şimdi bunu kırıyorum. Görüldüğü gibi kırık yüzeyi düz bir yüzey değil. Aksine irili ufaklı birçok girinti ve çıkıntıdan oluşan pürüzlü bir yüzey. Bu parçaları tekrar birleştiriyorum ve parçalardan birini diğerine göre göreceli olarak hareket ettirmeye çalışıyoruz. Hareketi engelleyen pürüzlülükler kırılıyor ve parçalardan biri diğerine göre hareket edebiliyor. Bisküvi deneyinde olduğu gibi yerkabuğunun kırılmasıyla oluşan fay düzleminin yüzeyi de düz bir yüzey olmayıp değişik boyutlarda girinti ve çıkıntılar içeren pürüzlü bir yüzeydir. Espritiz adını verdiğimiz bu pürüzlülükler fay kırığının iki tarafındaki blokların ya da plakaların birbirine göreceli hareketini engeller.
Bu zorlamanın oluşturduğu enerji birikimi pürüzlüklerin çevresinde yoğunlaşarak pürüzlülüklerin dayanımı aştığında hareketi engelleyen pürüzlülük kırılarak blokların biri diğerine göre göreceli olarak hareket edebilir. Bu ani enerji boşalmasıyla oluşan bu elastik dalgalar yerkabuğu içerisinde yayılarak yeryüzüne ulaştığında buradaki yapıları titreştiriyor ve deprem dediğimiz olay gerçekleşiyor.
SPİKER :
Yaklaşık 45 milyon yıl önce Atlas Okyanusu' n ve Kızıldeniz' in açılması sonucu Arabistan Yarımadası Afrika Kıtası'ndan koptu. Kuzeye doğru hızla hareket eden Arabistan Yarımadası, 12 milyon yıl önce Anadolu bloğu ile çarpıştı ve sıkıştırmaya başladı.
Prof. Dr. CEMAL Göncüoğlu :
Bu sıkışma olayı, Doğu Anadolu'daki volkanizma ve yükselme olayını etkilemiyor, ortaya çıkarmıyor. Ondan çok daha önemlisi Anadolu' nun tümünü etkisine alan büyük bir harekete yol açıyor. Mekanizma basitçe şu. Buradan kuzeye doğru itilme. Bu alandan Anadolu' nun tümünü batıya doğru kaçmasına yol açıyor. Bu kaçmayı Anadolu büyük bir blok, büyük bir kütleyi kaçmayı ancak büyük kırık hatlarıyla sağlamak mümkün.
SPİKER :
Büyük depremlerin oluşmasına neden olan işte bu kırık hatlara, Türkiye' nin ana deprem kuşakları olan Kuzey Anadolu fay hattı ve Doğu Anadolu fay hattı diyoruz.
Dr. Erdal HERECE:
Bu lokasyon 1944 depremi sırasında gelişen kırığın geçtiği lokasyondur. 1944 depremi sırasında üzende oturduğum duvarın güney bölümü bir miktar aşağı kaymış durumda daha sonraki yıllarda deprem olmamasına rağmen periyodik ölçümler sırasında bu duvarın batıya kaydığı ölçülmüş olarak belgelenmiştir.
SİPİKER :
Peki, Kuzey Anadolu fay hattı boyunca fayın güneyinde kalan Anadolu bloğunun batıya doğru yılda yaklaşık 2,5 cm olan bu hareketi nasıl tespit ediliyor.
Onur LENK (Mühendis Binbaşı ):
Harita Genel Komutanlığı, jeodezik çalışmalar kapsamında ilk faaliyetlerini 1930' larda kurmuş olduğu Türkiye Ulusal Yatay Kontrol Ağı çerçevesinde başlatmıştır.
SPİKER:
Yaklaşık 750 bin kadar olan bu sabit istasyonlarda sürekli olarak yapılan yatay, düşey ve doğrultu ölçümlerinin sonucunda ;
Onur LENK (Mühendis Binbaşı ):
Özellikle Kuzey Anadolu fay hattı Doğu Anadolu fay hattı Ege bölgesi ve Doğu Anadolu'daki depremler neticesinde zamana göre deforme olduğu konumunda değişiklikler olduğu gözlemlenmektedir.
SPİKER :
Bu gözlemler sırasında, özellikle Kuzey Anadolu fay hattının kuzey ve güneyinde bulunan iki istasyonun aynı doğrultu üzerinde sabit olarak kurulmasına karşın, güneyde kalan istasyonun diğerine göre zamanla batıya kaydığı tespit edilmiş.
Harita Genel Komutanlığı artık kısaca GPS denilen Global Konumlama Sistemi ile ölçümlerini sürdürmekte. GPS en az 2 adet GPS alıcısının kullanıldığı uydulara dayalı bir teknoloji. Uzayda bulunan 24 adet uydu ile kendi konumunu sürekli ölçen istasyonlar 24 saat kesiksiz olarak çalışmakta ve alınan değerler bilgisayarlarda analiz edilmektedir.
Onur LENK (Mühendis Binbaşı ):
Bu analizlerimiz sonucunda elde ettiğimiz büyüklükler Anadolu plakasının yılda 2 ila 3 cm. boyutunda güneybatı istikametinde ilerlediğini belirlemiş bulunmaktayız.
Gülkan Polat (Jeolog ) :
Türkiye'nin esas itibariyle karşı karşıya bulunduğu deprem tehlikesinin kaynağı jeologların kuzey Anadolu fayı dedikleri yapıdır. Bu Türkiye' yi hemen doğudan batıya doğru kateder. Buna ilaveten Doğu Anadolu fayı vardır, Ege bölgesi vardır. Bunların hepsi geçmişte tarihi zamanlarda büyük depremler yaratmış olan jeolojik formasyonlarıdır. Şimdi kuzey de kalan Kara parçası ile güney de kalan Kara parçası arasında birbirlerine göre bir izafi hareket var. Eğer bu hareketin sonunda artık Kaya katmanlarının dayanabileceği mertebenin üzerinde bir gerilme meydana gelirse aniden bir kırılma meydana geliyor.
Prof. Dr. ERÇİN Kasapoğlu :
Depremin odak noktası, odak derinliği , merkez üssü episantr gibi birtakım kavramlar duyuyorsunuz. Şimdi bu kavramların ne olduğunu bir şekil üzerinde anlamaya çalışalım. Yerkabuğu içersinde bir fay düzlemi üzerinde deprem enerjisinin aniden boşaldığı noktaya depremin odak noktası ya da merkezi diyoruz. Merkezin yeryüzündeki iz düşümüne merkez üssü ya da episantr, odak noktasının yeryüzünden düşey uzaklığına depremin odak derinliği diyoruz. Odak derinliği 70 km. ye kadar olan depremler sığ depremler, odak derin-likleri 70 km. ile 300 km. arasında olan depremler orta derinlikteki depremler, 300 km. den daha derin olan depremleri de derin depremler olarak tanımlıyoruz. Sığ depremler yüzeye yakın oldukları için yüzeyde derin depremlere oranla daha küçük bir alanı etkilerler fakat daha şiddetli hissedilirler.
Yard. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Depremin iki tane kavramı var yani belirleyebilmek için. Çünkü insanlar hep merak ederler. İşte 7.2 büyüklüğünde, 7.1 büyüklüğünde bunu Richter 1935 yılında ilk defa ortaya koymuştur. Deprem dalgalarının periyodları yani deniz dalgası gibi bir periyodu ve büyüklüğü ile alakalı genlik diyoruz biz buna. Şiddet araziye çıktığınızda faylanmaya bağlı arkasından yapılara olan etkisi bir de insanlara olan etkilerinin birlikte değerlendirilmesiyle diğer tabi elimizde ivme ölçümleri işte bunları da işin içine katarak yapılan değerlendirmedir ve yerden yere değişir. Öz olarak şöyle tanımlıyoruz. depremin bulunduğumuz yerdeki gücü.
Doç. Dr. Altan NECİOĞLU :
Bu şiddet, insanların yerleşim merkezlerine depreme olan uzaklıkları veya binaların dayanıklılığı vs.' ye bağlı olarak değişmektedir. Ancak, büyüklük alete, uzaklığa vs. bağlı olmadan tek bir sayıdır.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Bir de bunların dışında moment magnetüd kavramı var bu son yıllarda işin içine girmiştir. Bu Moment Magnetüd kavramı ise, depremde aslında yapılan iş anlamındadır ve fiziksel boyutu vardır. Magnetünün hiçbir fiziksel boyutu yoktur.
Doç. Dr. Altan NECİOĞLU :
Bir depremde her türlü dalga türü açığa çıkar. Bunların en hızlı olanları P dalgası dediğimiz dalgalardır ve bir kayıt istasyonuna ilk önce gelirler. İkinci gelen dalga türü S dalgasıdır. Hızları daha yavaş olduğu için daha sonra gelirler. Bir de yayılma ortamının yüzeyinde hareket eden yüzey dalgaları vardır. Bunların hızları daha azdır. Periyodları büyüktür. Dolayısıyla yıkma etkileri daha azdır.
Yard. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Hasarı yaratan bu bütün uzaklara çok uzaklara kadar giden bu deniz dalgalarına benzeyen biz onlara elastik dalgalar diyoruz. Elastik dalgaların etkileri taşıdığı enerji her şeyi yıkıyor veya yok ediyor. Burada iki grup dalga çıkıyor. Bir grubu cisim dalgaları diyoruz. Bunlar P dalgası ve S dalgası olarak ifade ediliyor. Bu P dalgasının hızı geçici ortama bağlı olarak işte 7km civarında bir hızla geliyor. P dalgaları bize. Bu şekilde yayım yaparak geliyor. Yalnız bunun enerjisi küçük bu bize işte 17 Ağustos depreminde Uyanık olanlar bunu hissettiler. Önce yavaş yavaş bir sallanma oldu ve ondan yaklaşık 7, 8 saniye sonra esas şiddetli dalgalar gelmeye başladı. Esas şiddetli gelen bizi yerinden kaldıran binalar sallanmaya başlayan dalgalar S dalgaları. Bunlar enerji bakımından çok güçlü dalgalar hasar buradan başlıyor. Bunun sonucunda ikinci tür dalgalar gelmeye başlıyor. Bu ikinci tür dalgalarına ise yüzey dalgaları diyoruz. Yalnız yüzey dalgaları her yerde oluşmaz. Örneğin tabakalı ortam ister. Yerin altının tabakalı olması gerekiyor. Uludağ' ın tepesinde iseniz yüzey dalgası oluşmaz. Bu yüzey dalgaları son derece tehlikeli. Özellikle büyük yapılarda çok ciddi hasarlara neden oluyor ve yıkılmalara neden oluyor. Onların garip bir hareketleri var. Bunlar Reyle dalgası olarak biliniyor. İki grup bunlar. Birisi Reyle dalgası demin anlattığım bir de Low dalgası var. Hızı en yavaş olan Reyle dalgası.
Low dalgasına göre daha hızlı. O da bize yılan gibi geliyor. Aynı yılan sürtünmesi gibi geliyor ve dolayısıyla çok tehlikeli. Binayı olduğu gibi burulma döndürme çevirme etkileri yapıyor ve burada gerçekten böyle tabakalı ortamlarda olan yapılarda son derece ağır hasarlar meydana geliyor.
SPİKER :
Depremi önceden bilmek olası mı? Bunun üzerine bilim adamları yoğun çalışmalar yapıyor. Depremin habercisi olabilecek en ufak doğa olayları bile inceleniyor kayıtlar tutuluyor. Cihazlar üretilmeye çalışılıyor.
Dr. HASAN KIRMIZITAŞ :
Yer altı suyu oranlıklarının sağlıklı ve doğru olabilmesini sağlamak için açtığımız sondaj kuyularına limnigraf dediğimiz bir alet monte ederiz. Bu alet sayesinde yeraltı suyu seviyesindeki değişiklikleri öğrenmeye çalışırız. Bunları incelediğimiz zaman baktık çok farklı anomeller çok farklı değişiklikler bu grafikler üzerinde görülüyor. Bunun sebebini araştırınca aynı tarihlerde aynı saatlerde çok şiddetli büyük depremlerin olduğunu gördük. Erzurum Kars' ta deprem olmuş. İran' da Muradiye' de, Van' da deprem olmuş. Bunun etkileri Şanlıurfa' da, Konya' da, İzmir, Menemen' de hissedilmiş. Bu böyle olunca dedik acaba bu depremden öncede böyle bir hareket var mı? Depremde her ne kadar biz bu hareketi görüyorsak depremden önce de bu grafiklerde farklı bir değişiklik var mı yok mu bunu da inceledik. Bu depremlerin meydana getirdiği etki 3 türlü olabilmektedir. Bu grafikte görüldüğü gibi aynı yerde salınım şeklinde olabilmektedir. Önce su seviyesi böyle gelirken depremin olduğu yerde aşağı yukarı bir salınım şeklinde olabilmekte daha sonra aynı su bulunduğu yerden devam etmektedir. İkinci grafikte yer altı su seviyesi belli bir düzeyde gelmekte deprem olduğu anda su seviyesi düşüyor, daha sonra tekrar bulunduğu yerden devam etmektedir. Üçüncü grafiğimizde ise yer altı su seviyesi normal olarak belli bir düzeyde gelirken deprem anında yükseliyor ve bu yükseklik devam etmektedir.
Yard. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Şimdi burası Gölyaka Eftene Kaplıcası, Burada iki deprem de etkili oldu.. Burada kaplıcayı işleten kişi var. Depremlerden önce bazı belirtilerin olduğunu bize söylemişti.
Yard. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Peki 17 Ağustos depremi öncesinde buradaki durum neydi? Yani nelere dayanarak bir anormallik hissettiniz? Neydi yani değişen şey neydi?
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
Su azaldı.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu - Başka?
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
Yatan müşterilere su yetmedi. Su üç gün, mesela 31 saat sonra deprem oldu. Yani 40 yıllık su böyle harıl harıl akan su azaldı.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Peki kokuyla ilgili bir şey var mıydı?
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
Yoktu, bilmiyordum o zaman, kokuya bakmadan yalnız su azaldı. Ama buralarda uğraşırken hiçbir koku yoktu. Bu şimdi 12 Kasım' dan sonra oldu.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Peki 12 Kasım' da nasıl belirtiler oldu?
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
12 Kasım' da ben havuza girdim, aynı soğan soymuş gibi gözlerim yaşardı. Birden çıktım dışarıya ondan sonra buraya geldim, bardakla aldım baktım, su bulanık.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
O zaman haber verdiniz
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
24 saat sonra oldu.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Büyüklüğüne gelelim küçük olduğunu oradan hissediyordun. Burada büyük olduğunu nasıl anladın?
KAZIM Özgen ( Termal İşletmecisi ):
Buraya karıştı orayı açmadığım için o gaz buraya geldi.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Bir çok kaplıca yalnız burada değil , bir tepki, bir değişiklik normal düzenin dışında akışında sıcaklığında, Hatta ölçülebiliyorsa kimyasında değişiklikler olduğu biliniyor. Büyük depremlerde kesinlikle bu olguları gözlemek ama tek başına bir anlam taşımayabilir diğer olgularla birleştirmek ve bununla ilgili araştırmalar yapmak gerekir.
REŞAT ULUSAY:
Geçmişten günümüze değin meydana gelen depremler öncesinde, sırasında ve sonrasında pek çok olağandışı olayların meydana geldiği bilinmektedir. Örneğin, hayvanların anormal davranışları, yer altı su seviyesindeki değişimler, manyetik alanlardaki değişimler, gaz çıkışları, ve benzeri olaylar bunlara Örnek verilebilir.
SİPİKER :
Fay zonları üzerinde yer alan sıcak ve mineralli su kaynaklarında depremden önce suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerinde değişmeler olduğu artık biliniyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü yıllar önce, sudaki değişimleri izlemek amacıyla Bolu' nun Çepni Köyü' de bir istasyon kurmuş.
Dr. SALİH KARAKISA
Bu istasyonda sıcak ve mineralli suların Ph değeri, redoksu elektriksel iletkenliği, su sıcaklığı gibi parametreler devamlı olarak ölçülmekte ve büyük bir depremden önce olabilecek değişimler data merkezlerinde sürekli olarak izlenmektedir.
Prof. Dr. REŞAT ULUSAY :
Diğer bir yöntem ise insanların çok önem verdiği bir yöntem olup hayvanların deprem sırasındaki gösterdikleri olağan dışı davranışlardır. Geçmiş yıllardan bu yana insanlar bu konuda hayvan besleme yoluna kadar evlerinde gitmişler ve bundan Umut duymuşlardır. Yapılan araştırmalar köpeklerin özellikle ayak ağlarının elektromanyetik dalgalara karşı çok duyarlı olduğunu göstermiş, daha duyarsız olan sırt kısmını hayvan yere dayayarak tepkisini ortaya koymaya çalışmıştır. Kuşkusuz son zamanlarda hayvan beslemeye kadar giden bu eğilimle depremlerin önceden öngörülmesi de pek mümkün görülmemektedir.
Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu :
Şimdi 17 Ağustos kırığı buradan Sapanca ve Arife istikametine, buradan da Gölcük istikametine, Hersek Burnu' nu geçecek şekilde devam ediyor. Gördüğünüz de bu kırık sistemin iki yıl sonraki görünümü Tabii burada bu kırık hattı boyunca, körfez boyunca depremden önce bir sürü ölü balık toplanmış, ve bu bir çok insanın gözlemleriyle çıkmış bir olay. Ayrıca bir şey daha var bir ışıma olayı oldu 17 depreminde, bu ışıma olayı ise fayın elektrik alanının boşalması, bir de burada metan gazları çok sık var Dere yataklarının içinde bu metan gazlarının yanmasıyla buradaki ışık sarı ve kırmızımsı, Sapanca' daki ışık ise mavimsi özelliğe sahip, tamamen fayın sürtünmesinden dolayı elektrik alanının boşalması ve oradaki malzemenin yanmasından kaynaklanan bir olay bu. Bu depremden 3 - 4 gün önce çok sık olarak bir çok balıkçıdan bize anlatılan olaylar, ölü balıklarda birkaç gün önceden olan olaylar. Bir de şunu da bahsetmek lazım bu kıyı şeridi boyunca Çınarcık dahil olma üzere deniz son derece düzgün olduğu halde, rüzgar olmadığı halde peş peşe dalgaların geldiğini ve sahilde güneşlenenleri dahi ıslatacak halde geldiğini bize ifade ettiler. Bunun kaynağının deniz altı olabileceğini söylediler Bunun dışında tek bir neden kaldı o da depremden önce Marmara Denizi' nin derinliklerinin üzerinde heyelanların harekete geçtiğinde başka bir neden ortada kalmadı.
Prof. Dr. REŞAT ULUSAY :
Richter ölçeğini öneren Dr. Richter' in depremlerin olağan dışı olaylar aracılığıyla tahmin edilemeyeceği şeklindeki görüşüne karşın, bilim adamları bu konuda ikiye bölünmüştür. Ancak, bilimin bugün ulaştığı düzeyde söz konusu yöntemlerle depremlerin kesin olarak tahmin edilmesi veya öngörülmesi mümkün değildir. Dolayısıyla yakın gelecekte böyle bir yöntemin belirlenip depremlerin öngörülmesinde kullanacağı ümidini bir yana bırakarak, yapılarımızı doğru seçilmiş yerlerde mühendislik hizmeti almış olarak ve depreme dayanıklı şekilde inşa etmek ve deprem sırasında ve sonrasında kurtarma çalışmaları için gerekli organizasyonu sağlamak belki de en akıllıca yol olacaktır.
SPİKER :
Türkiye'nin deprem riskinin büyüklüğü nedeniyle bilim adamları sürekli araştırmalar içindeler. Büyük depremler öncesinde yer kabuğunda aşırı sıkışma ve açılmalar olur. İşte bu hareketleri izleyerek olası bir deprem önceden bilinebilir mi? Afet İşleri Genel Müdürlüğü, bu sorunun yanıtını Bolu Taşkesti' deki Kara Murat Gölü'nde inşa ettiği bir platform üzerinde arıyor. Platformdan göle daldırılan hava tabancasıyla periyodik patlatmalar yapılıyor. Küçük depremler yaratan bu patlatmalar sonrasında P ve S dalgaları oluşuyor. Suyun direncini aşan P dalgalarının fayın kıyısındaki istasyonlara geliş süresi bilgisayarla ölçülüyor ve önceki kayıtlarla karşılaştırılıyor. Böylece büyük bir depremin habercisi olan sıkışma ve açılmaların olup olmadığı tespit ediliyor. Ancak, unutmayalım ki; deprem bir doğa olayı. Onu önlemek olası değil. Ne zaman olacağını tahmin etmek de. O halde; Ondan korkmamak ve her şeye rağmen birlikte yaşamak için yapacağımız tek şey var. Doğanın bu amansız gücünü çok iyi tanımak olacak.
3. BÖLÜM
SPİKER :
Bilim adamları yaptıkları deprem riski haritasında Türkiye' yi beş bölgeye ayırmış.
Dr. BÜLENT Özmen:
Koyu kırmızı renkte görülen bölgeler birinci derece deprem tehlikesi altında olan bölgeleri, pembe renkli gözüken yerler ikinci derece, açık kahverengi yerler üçüncü derece, gri yerler dördüncü derece, Beyaz renkte görünen yerler de beşinci derecede deprem tehlikesi altında bulanan bölgedir.
SİPİKER :
Anadolu' nun bu beş bölgesine binlerce yıl önce yerleşmeye başlayan insanlar, bugüne kadar sayısız deprem yaşadılar. Kentlerini yerle bir eden depremlerin anılarını sonraki nesillere aktardılar. Yüz yıl öncesine deprem kadar kayıt cihazlarının olmadığı bu dönemlere bilim adamları tarihsel dönem dediler. Aktif fayların geleceğini bilmek açısından önemli olan tarihsel dönem depremler, artık, arkeolojik ve paleosismolojik çalışmalarla tespit edilebiliyor.
Prof. Dr. Aykut ÇINAROĞLU :
Mesela Alacahöyük' te depremle ilgili bazı izler var. Biz burada büyük bir bina bulduk.
Bir tahıl ambarı Bundan 3500 sene evvel biz buraya gelseydik burası boştu ama deprem oldu bakın şimdi. Depremde düz sıva boşluğa doğru nasıl çöktü çünkü bu taraf doluydu ya da bir şeyler vardı; Boşluğa doğru düz sıvanın düşüşü bize burada depremin en güzel örneklerinden bir tanesini veriyor.
SPİKER :
Antik dönemlerde, soğuk ve sıcak su kaynaklarına yakın olmak isteyen insanlar kentlerini faylar üzerine ya da faylara çok yakın kuruldular. Bu gelenek günümüze kadar süregeldi.
Prof. Dr. Erhan KARAESMEN :
Biz bir bölgenin depremselliğini ya da deprem aktivitesini araştırırkenmümkün olduğunca uzun süredeki deprem aktivitesine bakmamız gerekiyor. Bu açıdan tarihsel kalıntılar ya da tarihsel kentler bize son derece faydalı bilgiler sağlıyorlar, Şu anda Hierapolis şehrini çevreleyen şehir duvarı üzerindeyiz ve Depremlerde oluşan yüzey kırıkları, Hierapolis şehrinin kuzey uçtan güney uca kadar kesmektedir. Hierapolis antik şehrini çevreleyen duvarı Kesen bir kırık görüyoruz. Gördüğünüz gibi normalde yatay olması gereken duvar yaklaşık 15 cm aşağıya doğru düşmüş. 10-12 cm sola doğru ötelenmiştir.
Dr. RAMAZAN Demirtaş :
Paleosismolojik çalışmaların amacı özellikle tarihsel kayıtların eksik olduğu ülkelerde ve geçmişi çok az bilinen faylar hakkında çok önemli bilgiler veriyor. Şu gördüğümüz 10 metrelik bir kesitte iki deprem tespit etmiş durumdayız. Bunlardan bir tanesi muhtemelen Bolu'yu yerle bir eden 1667 yılında oluşan ve yaklaşık 600 kilometreden daha büyük bir yüzey kırığı oluşturan büyük bir deprem serisine ait olduğunu biliyoruz. Bir önceki depremin ise o depremden 600 yıl öncesi 945 li yıllara ait olan bir başka depreme ait olduğunu görüyoruz.
Dr. ÖMER Emre:
Şu anda 12 Kasım 1999 Düzce fayı deprem kırığı üzerinde açmış bulunduğumuz bir trençteyiz. Trenç Düzce güneyindeki Beyköy Belediyesinin çok yakınında bir noktada açıldı. Paleosismoloji çalışmaları işte hendek olarak tanımladığımız bu tür çukur çalışmaları ile şeklinde yürütülür. Bunlardaki amaç geçmişte olan depremlerin bu tüp jeolojik kesitlerde tanımlamak, fayın yapısını araştırmak ve görmüş olduğunuz şu çökellerle faylanma arasında ilişkiyi kurarak yada ilişkileri ortaya çıkararak eski depremleri tarihlendirmek. Dünyada da bu konudaki çalışmalar son 20 yıldır yapılmaya başlandı. Nihai sonuçları olmasa da belili yorumlar yapmamızı sağlayan araştırmalar niteliğinde. Bu çizgilerin farklı iki bloğunda farklı karakterde Kaya toplulukları veya çökelti topluluklarını izliyorsunuz. işte bunların kendi aralarındaki ilişkiler bize faylanmanın zamanı, faylanmanın türü ve az çok da depremin büyüklüğü hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor.
Dr. BÜLENT Özmen:
Günümüzde biz depremleri sismometre denilen aletlerle ölçüyor ve kaydediyoruz. Bu aletler 1920 yılından itibaren Dünya' da kullanılmaya başlanmış / bu yüzden bu döneme aletsel dönem denmiştir.
Yard. Doç Dr. Altan NECİOĞLU :
Bunlar çeşitli yerlere yerleştirilirler. Algılayıcı spotmetre denilen alettir yerdeki hareketi elektrik enerjisine çevirir. Bu enerji genellikle merkezlerde kaydedilirler. Bu ya telefon hatlarıyla olur ya da radyo dalgalarıyla gönderilirler
TUĞBAY Kılıç :
Sismometre depremleri ölçen ve algılayan bir alettir. İlk olarak M.S. 1332 yılında Çinli bir Filozof olan Chang Hung tarafından Çin' de icat edilmiştir. Bu gördüğümüz o günlerde icat edilen sismometrenin bir örneğidir. Merkezinde bir kütle bulunmaktadır. Bu kütle yeraltından gelen sarsıntının tam aksi yönünde devrilerek, (Ejderhanın kuyruğuna çarpıp kurbağanın ağzına bilye düşmesini sağlıyor) Böylece Çinliler yeraltındaki sarsıntının ne yönde geldiğini veya nerede deprem olduğunu tahmin etmeye çalışmışlardır. Sismometreler günümüzün teknolojisi ile çok büyük gelişmeler kaydetmiştir.
Dr. GÜNRUH BAĞCI :
Arazide kaydedilen deprem sinyalleri deprem kayıt istasyonuna gelmekte ve burada da tamburlar üzerine kaydedilmektedir. Bu tamburlar özel bir kağıt ihtiva içermektedir. Isıya dayanıklı bir kağıttır. Bu kağıtlar üzerinde bir deprem olduğu zaman biz P ve S dalgalarını rahatlıkla okuyabilmekteyiz. Tamburlar üzerinden aldığım en az üç istasyon kaydıyla deprem değerlendirmelerimizi yapıyoruz. Bunun için uç istasyona gelen P ve S dalgalarının geliş zamanlarından yararlanıyoruz. Gerekli formüller kullanılarak belli bir yarı çaplı çember çiziyoruz. Bu çemberin kesim noktası ise bize depremimizin merkez üssünü vermektedir.
ULUĞBEY ÇEKEN :
Diğer bir deprem ölçüm cihazı olan kuvvetli yer hareketi kayıt ölçümleri yalnızca Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve dairemizce işletilmektedir. Merkezden bu bilgisayar yardımıyla ve modem vasıtasıyla bağlantı sağlıyoruz. Şu anda deprem kaydını grafitize eden programı çalıştırdım ve Denizli' den çektiğimiz kaydı görüyorum evet . Gördüğümüz gibi modem şu anda karşısında ki modemle anlaşma sağlamaktadır. Aldığımız bu deprem kaydını internetdeki web sayfamıza koyuyorum ve bütün araştırmacıların ve bilim adamlarının hizmetine bu şekilde sunuyoruz.
SİPİKER :
Her türlü kaynaktan yararlanan bilim adamları, edindikleri bilgileri değerlendirip bizleri deprem konusunda aydınlatmaya çalışıyorlar. Peki biz kullandığımız binaların depreme ne kadar dayanaklı olduğunu, depremin yarattığı dalgaların binamızı nasıl etkilediğini, ya da binanın oturduğu zeminin ne denli önemli olduğunu biliyor muyuz?
Prof. Dr. Ergin ARIOĞLU :
Her hangi bir depremden yayılan dalgalar geldiği zaman yerdeki etkisi örneğin; daha yumuşak bir yer üzerinde bulunan bir yapı ve daha sert bir yer yapısı üzerinde bulunan yapılara farklı şekillerde etkileyecektir. Bu yerin bölgesel, fiziksel karakteristiklerin farklı olduğundan dolayıdır. Örneğin yerin fiziksel özellikleri açısından aynı olmasına rağmen yüksek katlı bir yapı daha düşük katlı bir yapıya göre deprem sırasında daha dayanımlı bir karakter sergileyebilir. Biz arazide jeofizik yöntemler kullanarak yerin fiziksel karakteristiklerini belirlememize yarayan yerin özelliklerini saptama çalışmaları yapıyoruz. Bu çalışmalar sonucunda elde edilecek yer fiziksel parametrelerini; daha sonra yapılacak olan yapıların dizaynında kullanılmak üzere ilgili mühendislik birimlerine sunuyoruz.
HÜDAVENDİGAR Şahin :
Burası Silivri' nin yaklaşık 10 km doğusunda ve Selim Paşa' nın yeni yerleşim bölgesinde yer almaktadır. Biz burada jeofizik ve citivite yöntemiyle yer altındaki tabakaların ve katmanların elektrik öz dirençlerini tespit ederek yer altının elektrosunu çekmekteyiz. Araştırmalar sonunda yüzeydeki gevşek zeminler ve bunların kalınlıkları tespit edilmektedir. Bundan amaç da bu tip zeminlerde özellikle deprem anında çok büyük tahribat olmaktadır. Zira sizin yapılaşma standardınız ne olursa olsun bu tip zeminlerde tahribat kaçınılmaz olmaktadır. Dolayısıyla bundan sonra Türkiye'deki yeni yerleşim alanlarının tespitinde zemine yönelik yeraltı araştırmaları mutlak suretle yapılmak zorundadır.
Prof. Dr. REŞAT ULUSAY :
Zeminlerde meydana gelen sıvılaşma olgusu mühendislik açısından 1964' te Japonya' da meydana gelen Nigata depremine değin tamamen yapısal kusurlarla ilişkilendiriliyordu. Ancak, buradan da gördüğünüz gibi yapıların yana yatması ve devrilmesi gibi olaylar binalarla ya da yapılarla ilgili değil tamamen bir zemin davranışı olduğu ortaya çıktı. Peki nedir bu zemin sıvılaşması ? Onu şimdi basitleştirilmiş modeller üzerinde görelim. Zemin sıvılaşması kayaçlarda değil, gevşek zeminlerde meydana gelen bir davranış biçimidir. Gevşek zemine yakından baktığımızda burada görüldüğü gibi taneler arasında bir takım boşluklar bulunmaktadır ve taneler belli noktalarda birbirleriyle kenetlenirler. Burada da temas kuvvetleri oluşur. Boşluklar ise hava ve su ile doludur. Bir deprem meydana geldiğinde depremin neden olduğu makaslama dalgaları zemin içinde yayılırken bu şekilde gördüğünüz gibi birbirine ters yönde zıt makaslama kuvvetleri oluşturur. Bu makaslama kuvvetleri de zemin taneleri arasındaki suyu da sıkıştıracaktır. gözenekler arasındaki su sıkışmakta ve zemin tanelerini birbirinden uzaklaştırma eğilimini göstermektedir. Dolayısıyla çok kısa sürede direne olmayan su zemin tanelerini yukarı doğru yükselterek yüzeyde kum fışkırmaları şeklinde görülecektir. İşte bu davranış biçimine zemin sıvılaşması adını veriyoruz. Zeminlerde oluşan sıvılaşma davranışının yapılara yansıması yani yüzeydeki yapıların yana yatması veya oturması ya da gömülü yapıların hafif yapıların yüzeye doğru yükselme olgusunu en iyi şekilde basit bir laboratuar deneyi olan sarsma masasında görebiliriz. Bu görmüş olduğunuz bir blok bir normal apartman bloğunu temsil etmektedir.
Bu ise kazıklı bir temel üzerine oturmuş bir yapıdır. Bunu da bir atık su borusu ve bacası olarak düşünelim. Ve bu zemin tamamen suya doygun sıvılaşmaya yatkın bir zemin. Şu anda deprem dalgasını ve depremi simule etmek için sarsıntı veriyoruz. Yavaş yavaş su çıkışları başlıyor ve bina yana yatıyor. Buna karşı gömülü hafif yapı gördüğünüz gibi yükselmeye başlıyor. Ancak, kazık temeller üzerine oturan yapı sağlam bir malzemeye kadar indiği için her hangi bir deformasyon gözlemlemiyoruz. ve su birikintileri burada çıktı. Gömülü yapı da bakın yüzeye doğru çıkıyor. Sıvılaşma olgusunun ve sıvılaşmaya bağlı yanal yayılma hareketinin en tipik olarak gözlendiği yerlerden biri de 99 Kocaeli depremi sırasında Gölcük ve yakın çevresindeki kıyılardır. Burada zeminlerin son derece sıvılaşmaya yatkın olması ve su seviyesinin de sığ olmasın nedeniyle deprem sırasında büyük bir hareketle zemin denize doğru sÜrüklenirken üzerindeki tüm yapıları da beraberinde getirdi. Ancak bu hareketi sadece sıvılaşmaya bağlamak da mümkün değil. Çünkü geri planda görmüş olduğunuz bir arazi büyük bir normal fayın varlığıyla biz şu anda çöken bloktayız ve bu blok da denize doğru hareket ettiği için hareketin miktarı da çok büyük boyutlara ulaştı. 1999 Kocaeli depreminde sıvılaşmanın ve sıvılaşmaya bağlı yanal yayılma hareketinin en tipik olarak gözlendiği Sapanca ilçesindeyiz. Şu anda burada gördüğünüz balıkçının bulunduğu yerde meşhur Sapanca Oteli' nin bahçesi ve havuzu bulunuyordu. Ancak, yayılma hareketi sonucunda bu havuz bahçe gördüğünüz gibi göle doğru hareket etmiş durumda.
Prof. Dr. Polat GÜLKAN :
Yumuşak diye adlandırabilece-ğimiz zeminlerdeki deprem hareketi, deprem dalgalarının geçişi sırasında meydana gelen sarsıntıların genlikleri daha fazla oluyor. Ve tabi ki böylesine zeminlerde inşa edilmiş olan yapıların da o sarsıntıların yarattığı tesirlere karşı koyması gerekiyor. Yalnız zeminin tek başına bir binanın yıkılıp yıkılmaması konusunda tayin edici faktör olduğu pek savunulabilen bir görüş değildir. Eğer zemin etkisi de bilinçli bir şekilde göz önünü alındıysa o taktirde binanın herhangi bir zarar görmesi söz konusu değildir. Sert zeminlerde, Kaya zeminde bu dalganın şu tepeleri inceliyor, alçalıyor, buna karşılık yumuşak zeminlerde yükseliyor ve ona karşılıkta binanın maruz kaldığı tesirlerini, azalma veya artmalar meydana geliyor.
Doç. Dr. Altan NECİOĞLU :
Aynı tür zemin üzerine oturtulmuş aynı malzemeyle yapılmış değişik yüksekliklerdeki binaların yerin hareketine cevabını bu basit modelle göstermek istiyorum. Yerin uzun periyotlu hareketlerinde uzun yüksek bina daha çok cevap veriyor. Yer frekansı yükseldikçe daha alçak boylu olan bina cevap veriyor. Ortadaki en kısa bina da hiç etkilenmiyor.
Prof. Dr. Erhan KARAESMEN :
Binalar üzerindeki hasarı sadece münferit binalar üzerindeki hasarı gibi düşünülmemeli. Bunun çok sayıda binanın bir arada yıkılmasının getirdiği bir kentsel yerleşmenin yaşam biçimini ciddi manada rahatsız etme, hatta bazen tamamen durdurma, bu arada giderek bölgesel olay olmaktan çıkıp bir ulusal olay biçimiyle ülke ekonomisine büyük zararlar veren, verdirten bir felaket biçimine dönüşmesi de söz konusudur.
Dr. NEJAT BAYÜLKE :
Depremlerde yapılarımız, özellikle betonarme yapılarımız neden yıkılıyor? Bunun belli başlı nedeni birinci nedeni bu yapıların depreme dayanıklı olarak tasarlanmamış olması. Düşey yükler altında çerçeveli bir yapının kirişleri burada görüldüğü gibi bükülür. Yalnızca deprem altında ise kolonlara gelir deprem yükleri onlar da bükülmeler oluşturur. Kolonumuz burada görülen bir şekilde bükülmeye uğrar. Kiriş uçlarımız da bu şekilde bükülür.
Çerçeveli bir binada ise kirişlerimiz, kolonlarımız şu biçimleri alır. Bunlar arasında kalan duvarlar da köşelerinden diyagonal kuvvetlerle zorlanırlar ve onlarda X şeklinde çatlaklar oluşur. Yapılara, depremlerde burada gördüğünüz gibi üst kattan aşağıya doğru azalan miktarda kat kuvvetleri gelir. Bu deprem kuvvetlerinin harcanması gereklidir. Mafsallaşma, burada gördüğümüz gibi bu bükülme olayının sonucu kirişte olan çatlaklarla ortaya çıkar. Eğer, bizim burada sık aralıklarla etriyemiz varsa bu çatlaklar kılcal boyutta kalır fakat büyük enerji tüketir. Burada, kolonun ucunda çok seyrek etriye konulduğunu görüyoruz. Bu da betonun parçalanıp dağılmasına neden olmuş. Bu gördüğünüz kolon ucunda betonda toprak parçaları vardır, ve uygun olmayan boyutta çok iri çakıl taşları bulunmaktadır. Bu da kolonun kesme kuvveti taşıma gücünü büyük ölçüde azaltmış, ve burada gördüğünüz gibi betonun çatlamasına neden olmuştur. Eğer, sadece çerçevelerden oluşan bir yapı varsa bu yapı çok miktarda yatay ötelenme yapar ve bunun sonucunda da bir daha geriye gelmeyip yıkılabilir. Eğer perde duvarlı bir yapımız varsa onun yatay ötelenmesi kısıtlanır ve böylece yapının çok fazla gitmesi ve kat kat üst üste yıkılması önlenir.
Prof. Dr. Erhan KARAESMEN :
ülkemizi ilgilendiren çok özel maalesef dramatik bazı unsurlar da var. O da doğudan batıya doğru olan akıl almaz yoğunlukta ki iç göç. Doğu Anadolu'dan insanlarımız kalkıyor bir kısmı Çukurova'ya gidiyor, azcık Antalya tarafına gidenler var, biraz Ege'ye gidenler var fakat çok büyük yoğunluk oluşturacak biçimde Marmara Bölgesine gidenler var.
SPİKER :
Araştırmalar sonunda, 1999 yılında yaşanan depremlerde, Marmara Bölgesi' nde binlerce Can kaybının olmasının en büyük nedenlerinden biri de bölge nüfusunun çok yoğun olması gösterilmiştir. Tabi ki; buna ilave olarak, kentlerin faylara yakınlığı, uygun olmayan zeminlere kurulmuş olması ve depreme dayanıksız inşaatların çokluğu da diğer nedenler arasında yer aldı.
Prof. Dr. Ergin ARIOĞLU :
Depremde, binalar etkilenirken çok enteresandır ki; yer altı yapıları ve tünellerin üzerindeki etkiler fevkalade az. Yalnız şu noktayı burada ilave etmek isterim. Eğer tünelin içinde aktif ayna kazı aynası devam ediyorsa diğer anlatımla geçici iksayla tünel inşaatı devam ediyorsa ve bu sırada bir depreme maruz kalmışsa burada bir göçük olasılığı çok yüksektir.
MEHMET ÇİLİNGİR:
12 kasım 1999'da tünelimizde olan göçük, tünelin kaplanmamış kesiminde inşa çalışmaları yapılmaktayken henüz tam olarak, iksalanmamış olduğu bir yerde oldu. Ve yaklaşık 350-400 m uzunluğunda bir kesim göçmüş durumda. Bolu tüneli, 12 Kasım depreminden daha da büyük bir depremde dahi herhangi bir hasar görmeyecek şekilde projelendirilmiştir.
SİPİKER :
Anadolu Otoyolu üzerinde yer alan Bolu Dağı Tüneli; Çapı 13 m. 75 cm. yüksekliği 10 m. toplam uzunluğu 6,5 km. olan ikiz tüneldir. 1999 Düzce depreminde göçen bölüm, tünelin yönü değiştirilerek geçişi sağlayacak şekilde yeniden projelendirildi. Depremleri yoğun olarak yaşayan ülkemizde, projelerin hayata geçirilmeden önce laboratuar deneylerinden geçirilmesi artık çok önemli.
Prof. Dr. Polat GÜLKAN :
Depreme dayanıklı bina tasarımında deneysel araştırmaların da büyük önem ve rolü vardır. Bu deneyde iki katlı ölçeklenmiş bir çerçevenin deprem etkileri altındaki davranışı araştırılmaktadır. Burada bakılan konu iki katlı çerçevenin yukarıdan istinat duvarından gelen bir krikoyla bastırılıp çekilmesi sırasında deprem tesirlerin simule edilmesi yani onlara benzeyen tesirler yaratılması ve bu çerçeve içinde meydana gelen hasarın not edilmesidir. Bu araştırmanın esas amacı daha sonra şu açıklığa yerleştirilecek olan bir perde duvarıyla yani çerçevenin onarıldıktan sonraki davranışını çıplak haldeyken şimdi gösterdiği davranışla kıyaslamak . Ve buradan binaların nasıl yerleştirilebileceği veya tamir edilebileceği konusunda bazı sonuçlara varmaya çalışmak olacaktır.
Prof. Dr. Erhan KARAESMEN :
Son derece tipik bir betonarme inşaatı görüyoruz kolonlar, kirişler henüz daha sıvanmadığı için her şey gayet rahat gözüküyor. Deprem sırasında da hasar mekanizması buradaki bozukluklardan başlar. Çok bacaklı kolon birinci kabahattir. İkincisi ise o çok bacaklı kolonlarla kirişlerin birleşmesi son derece zayıftır. Bakın şurada çok emniyet terkin edici rahat bir birleşme biçimi görüyorsunuz. Buradan gelen kirişler ona birleşmiş, saplanmış.Orası tok. Köşelerin birleşme yerlerinin tok olması gerekir. çünkü artık ta aşağılardan 25 km toprağın derinlerinden sıyrılarak gelmiş olan müthiş enerjinin havaya karıştığı son nokta burası. Betonarme demirinin işçiliğinde zafiyet vardır. Onun hesabında zafiyet vardır, ve birtakım zafiyetler üst üste eklendiği zamandır ki zaten, yapı hasar mekanizmasına geçer.
SPİKER :
Depreme dayanıklı konut inşaatında zemin ve buna göre binanın projelendirilmesi, projeye uygun demir ve beton kullanımının yanı sıra şüphesiz bilgili olmak en önemli öge.
Ancak bilgiyi yapılan işe, doğru olarak uygulamak ise çok daha önemli.
4. BÖLÜM
SPİKER :
Doğa ile insanın savaştığı ve genellikle insanın mutlak yenilgisiyle sonuçlanan depremin korkusunu içimizden atmak için, bilginin gücünden yararlanmamız gerekiyor. Bu savaşta galip gelmek, onu yenmek ona alışmak ve birlikte yaşayabilmek için depremi ve yaşadığımız ortamı çok iyi tanımakla başlar.
Prof. Dr. Polat GÜLKAN :
Yapılacak olan şey depremler-den ne zaman meydana geleceği, nasıl meydana geleceği, üç beş saniye öncesinden haber verilip verilmeyeceği konusu tartışmak değil, buna karşı hazırlıklı olmakta yatmaktadır. Hazarlıklı olmanın da birinci şartı yapı stokumuzu deprem etkilerine karşı iyi inşa etmek, sağlam inşa etmek, çökmeyecek, göçmeyecek ve insanların ölümüne yol açmayacak şekilde planlayıp inşa etmektir. En önemli konu budur.
Prof. Dr ZEKİ HASGÜR :
Yetiştirdiğimiz insan gücünün ve yapı malzemesi yönünü oluşturulan projelerin yerinde denetimini sorgulamamız gerektiği inancındayım. Dolayısıyla burada sistematik olarak yapılan yanlışlardan birisi, mühendis ve mimarlarımızın yanı sıra bu işin uygulayıcısı olan alt kademedeki insanlarımızın özellikle eğitilmesi. Ve depremin zeminden gelen hareketin yapıya aktarılması konusunda oluşturulan projedeki detayları vs. Bunun önemini çok iyi bilecek şekilde yetiştirilmesinde çok büyük yarar var.
Prof. Dr. SEMİH Tezcan :
1999 Kocaeli ve Düzce depremleri Türkiye ye büyük acılar yaşatmıştır. Kayıplarımız çok büyük olmuştur. Bunun altında şu gerçek yatmaktadır ki; biz hatalıyız bu hatalarının tekrarlanması ve aynı acıların ve kayıpların tekrar yaşanmaması için bir şeyler yapmalıyız. Ve ilk fırsatta üniversitede lisan düzeyin-de bu derslerin, yani depreme dayanıklı bina tasarımı derslerinin mecburi konması için bir karar çıkartmalıdır. İkincisi depreme uygun yapı yaparken mimarlarımız ve mühendislerimiz yüzde yüz uydukları deprem yönetmeliğinin boşlukları giderilmelidir. Toplum olarak ne yapmalıyız? Bunu kamu ve özel sektör olarak iki kısma ayırmak istiyorum. Kamunun yapmakla görevli olduğu önemli bir görev vardır. İstikbalimiz demek olan gençliğimizin eğitildiği okullar muhakkak depreme uygun hale getirilmelidir. Hastaneler Can damarıdır. Bir şehrin bir toplumun deprem esnasında bunların çok sağlam olması lazım İçinde yaşadığımız binalar, evler, alışveriş merkezleri acaba depreme güvenceli midir? Sertifikasını aldılar mı? Yerel yönetimler; Bir bu yapı denetim kanunu ve mevzuatının benimsemeleri müşkülat çıkarmak yerine bu sisteme rahatlık sağlayıcı uygulamada kolaylıklar getirmelidir. İki sıvılaşma ve zemin büyütmeleri depremde en önemli hasar nedenleridir. Sıvılaşmanın olduğu yerlerde zemin büyültmelerinin olduğu yerlerde mikro zoomlama haritalarını da yerel yönetimlerin yapmasıdır.
AHMET VURANDEMİR :
17 Ağustos 1999 günü meydana gelen Marmara Bölgesi' ndeki deprem Türkiye' de binlerce vatandaşı-mızın ölümüne sebep olmuştur. Depremden sonra bakanlık olarak biz acilen tüm belediyelerde revize imar plan çalışmalarını durdurarak, yeniden jeolojik ve jeoteknik etütlerinin yaptırıl-ması şartıyla planlama çalışmalarının başlattık. Öncelikle Marmara bölgesindeki 6 ilde bu işlemi başlattık. Şu ana kadar da Marmara bölgesinde 6 ilin tüm il, ilçe ve belediye belde belediyeliklerinde bütün jeolojik ve jeoteknik etüt raporları Bakanlığımız Afet İşleri Genel Müdürlüğünce arazide gerekli kontrollerde yaparak, raporların tümü onaylanmıştır.
SEYFETTİN Ayçiçek :
Öncelikle imar planı esas jeolojik ve jeoteknik raporlarında imar planı yapılmadan önce imar planının altta olan jeolojik ve jeoteknik raporların yapılması gerekir. Daha sonra bu aşamadan sonra planlamaya geçilmesi gerekir. Dolayısıyla afet risklerini jeolojik ve jeoteknik raporlarını belirlediğimiz için plancı arkadaşımız, bu doğrultuda planlarını yaparak, afet risklerini azaltma ve afetten zararı en az seviyeye çekmiş olacağız.
Mustafa TAYMAZ :
Doğal afet zararları ancak doğal afetler olmadan önce alınacak yasal, idari ve teknik önlemlerin iyi bir organizasyonuyla azaltılabilir. Tabi bu afetler neticesinde devletin kendi kendini bir daha denetleme ve kendini sorgulama dönemi geldi. Bizim afetle ilgili yasamızın bu depremde günün şartlarında uygun bir yasa olmadığını gözlemledik. Bunun neticesinde de bütün vatandaşlarımıza malum olduğu üzere kanun hükmünde kararnamelerle bu yasayı çalıştırmanın yolunu aradık.
Neticede / Vatandaşların haklarını çiğneme noktasında da haksız ortamlarda karşı karşıya kaldık.
Prof. Dr. Rıfat Yarar :
Bir deprem esnasında deprem felaketine karşı koyacak, tek bireydir, halktır. Kendi kendine depremle mücadele etmek için, etmeye kudreti yetmez halkın. Onun için devlet halkımıza yegane yardımı depremden evvel alınacak bir takım teknik önlemleri almasıyla kendini görevli addetmesi lazımdır.
Şahin Eroğlu :
Bunun bilinci içinde Genel Müdürlüğümüz afet tehlikesi ve riskinin hesaplanması adıyla bir proje faaliyete geçirdi. Bu proje için;Türkiye'de bir pilot bölge seçtik. Pilot bölgenin öncelikle jeolojisini, morfolojisini buradaki tesislerini, bina yapısını, yol köprü durumunu ortaya koyduk ve bu bölgede bu güne kadar olmuş olan, depremin sıklığını ortaya koyduk ve bundan sonra olması muhtemel zamanı tespite çalıştık. Hasar tespitini ortaya koymaya çalıştık. Bu hasar tespiti sonucunda bu bölgenin uğrayacağı mal ve Can kayıplarını tespit etmeye çalışıyoruz. Bunu daha sonra, tüm Türkiye'ye uygulayacağız. Tüm Türkiye'de bu pilot bölgedeki verilerimizin tüm Türkiye' ye taşıyarak belirli dönemlerde, belirli zamanlarda olabilecek depremlerin,ne hasarlar yaratabileceğini ortaya koymaya çalışacağız.
Erdoğan Sipahioğlu :
1900 yılından günümüze kadar olan yüzlerce depremde çok sayıda, yüz binlerce bina hasar görmüş ve bu binaların, yeniden yapılması onarılması için 8 katrilyonun üzerinde bir para harcanmıştır. Unutmamalıdır ki, bir binada yapılırken, hata yapılması halinde deprem, bu hatayı affetmez. Depreme dayanıklı yapı inşaatı konusunda inşaatın her safhasında çalışan, teknik eleman, inşaat işçisi ve inşaat sahibinin eğitilmesi gerekmektedir.
CAHİT KOCAMAN :
Depremden sonra ,yapılan en önemli işlerden biri de hasar tespitidir. Hasar tespiti,olmuş bir depremin yapıda meydana gelen hasarın tespit edilmesidir. Hasar tespiti iki aşamada yapılır. Birincisi, ön hasar tespiti. İkincisi kesin hasar tespiti. Ön hasar tespiti,depremden hemen sonra yapılır. Buradaki amaç, depremde ağır hasar gören ve tehlike arz eden binaların belirlenmesi ki , bunların bir an önce yıkılması gerekmektedir. Diğer amaç ise hemen kullanılması gereken binaların tespit edilmesidir. Örneğin, hastaneler, emniyet binaları, valilik veya kaymakamlık binaları. Kesin hasar tespitinde yapılar,üç hasar grubuna ayrılarak değerlendirilir. Az hasarlı yapılar,orta hasarlı yapılar,ağır veya yıkık hasarlı yapılar diye gruplandırılır. Az hasarlı yapılar, yapıların sadece mimari detaylarında hasar olmuştur. Orta hasarlı yapılar ise, artık taşıyıcı sisteminde kılcal boyutta veya cm. boyutuna varmayan incelikte çatlaklar oluşmuşsa, binada kalıcı ötelenmeler yoksa bu tür yapılar, orta hasarlı yapılar sınıfına girer, bu yapılar onarılarak veya takviye edilerek, tekrar kullanıma açıla-Bilir Ağır hasarlı yapılar ise artık taşıyıcı sisteminde önemli ölçüde hasar meyda-na gelmiştir,tehlike oluşturmaktadır.
Cengiz Kaptan :
Şu anda iki adet harita görüyoruz bunlardan altta olanı Türkiye deprem bölgeleri haritası olarak anılıyor. *Yukarıdaki haritada ise, hala hazırda çalışan barajlar, projeleri hazırlanmakta olan ve proje safhasında olan barajların Türkiye'deki dağılımlarını görmekteyiz. İki harita dikkatlice izlendiğinde hemen hemen barajların büyük bölümünün birinci ve ikinci deprem kuşakları üzerinde yer aldığını tespit edebiliyoruz. Barajların gövdelerinin inşası sırasında ve inşaattan sonra bir dizi ölçüm çok amaçlı ölçüm cihazlarıyla bu gövdelerin gerek depremler gerek diğer hareketler sırasındaki değişimleri izlenmektedir.
Dr. GÜLNAZ KOCABAŞ :
Burası Atatürk Barajı göl alanına yaklaşık beş km. mesafede bulunan Deprem kayıt istasyonu şebekesinin bulunduğu yer. Atatürk Barajı göl alanı su tutmaya başlamadan çok yıllar önce baraj çevresine birçok deprem istasyonu yerleştirilmiştir. Diğer büyük barajlarda olduğu gibi. Bu barajlara yerleştirilen deprem kayıt şebekeleri alınan kayıtların değerlendirilmesiyle su tutma öncesindeki doğal denge izlenir. Doğal dengenin yapısı takip edilir. Depremselliği hakkında bir fikir edinilir.
SEYHUN KARABİBER :
Depremlerin baraj üzerindeki etkilerini ölçmek amacıyla barajlarımızın üzerine ivme ölçer cihazlar yerleştirilmektedir. Bu cihazlar 24 saat sürekli olarak çalışmakta ve alınan veriler Genel Müdürlüğümüze online bağlantısıyla aktarılmaktadır. Alınan bu veriler bilgisayar programları ile değerlendirilmekte ve mühendislik parametreleri hesaplanmaktadır. Bu şekilde alınan veriler sonucunda hesaplamalar neticesinde barajlarımızın daha büyük magnetüdü depremlere karşı olabilecek olan etkileri hesaplamakta ve tedbirleri alınmaktadır.
Prof. Dr. Polat GÜLKAN :
Son yüzyılın istatistiklerine baktığımız zaman ortalama olarak Türkiye'nin herhangi bir yerinde büyüklüğü aletsel şiddeti altıdan daha büyük depremlerin olma sıklığının her iki veya üç yıl olduğunu görmekteyiz. Bu gerçekten de büyük bir deprem tehlikesini temsil eden rakamdır. Doğuda Erzincan'ı batıda İstanbul'u görmektesiniz. Bu uzaklık olarak yakla-şık bin yüz kilometre falandır. 1939' daki büyük Erzincan depreminin boşalttığı enerji, 1940' lar da Tosya Ladik' te mey-dana gelen depremlerin boşalttığı enerji. 1944 Bolu-Gerede depremi, 1957 Abant 1967 Adapazarı ve 1999'da ki Kocaeli depremlerini görmek mümkün.
Dr. Yavuz Hakyemez :
1600 km. uzunluğundaki Kuzey Anadolu fayının yaklaşık onda biri Marmara denizi altında bulunuyor. Denizlerde depremselliğe ilişkin jeoloji ve jeofizik çalışmaları başlıca birkaç biçimde yapılıyor. Bunlardan birincisi deniz tabanı haritalanarak fayların deniz tabanı üzerindeki izlerinin belirlenmesi. Bir sonuncusu ise deniz tabanına yerleştirilen kayıt cihazlarıyla mikro depremlerin ölçülmesi ve ölçülen değerlerden yararlanılacak depremi oluşturan yeni fayların karakterlerini ve davranışlarına ilişkin bilgiler verilmesidir. Marmara denizindeki bu çalışmaları MTA ya doğrudan kendisi veya çeşitli üniversitelerle veya yabancı ortaklıklar yaparak gerçekleştiriliyor. Nitekim deniz tabanı haritalaması için MTA Sismik 1 seferleri sırasında Eko-Sounder denilen derinlik saptayıcı cihazıyla sürekli batımetri yani deniz tabanı derinliğine ilişkin verileri topluyor ve bunları bütünleştirerek deniz tabanındaki engebeleri gösteren bir harita üretiyor. ve deniz tabanının altının kesitlerini çıkarıyor.
Dr. GÜRKAN TUNAY :
17 Ağustos depremi sonrası Genel Müdürlüğümüz Kuzey Anadolu Fay üzerine yaptığı araştırmalarını daha da yoğunlaştırmış hem karada hem denizde daha detaylı araştırmalara başlamıştır. Bu araştırmalar içerisinde çok acil olarak bölgenin hemen sonrası yüzey kırıkları ayrıntılı olarak haritalanmış, faylar daha detaylı olarak incelenmiş, sismik kesitler alınmıştır. Depreme neden olan aktif fayların belirlenmesinde çok önemli çalışmalardan bir tanesi uydu görüntü fotoğraflarıdır. Uzaktan algılama merkezimizde Maden aramaları yanı sıra aktif fay çalışmaların da bu merkezimizde Türkiye'deki aktif fayları gösteren görüntü analiz çalışmaları yapılarak arazide çalışacak olan personelimize, uzmanlara buradan destek sağlanmaktadır.
Tuğamiral NAZIM Çubukçu :
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı'nın görevlerinden bir tanesi de seyir amaçlı deniz haritalarının yapılmasıdır. Seyir amaçlı deniz haritaları yapılırken önce batimetrik haritalar oluşturulur. *İşte bu noktada deniz tabanında oluşan faaliyetlerin görünmesinde Yatay izlenim batimetrik haritalardan verilirken düşey izlenimler de sismik kesitlerle alınmaktadır. Sismik kesitler ve yatay izlenimlerin toplamı da deniz tabanının hareketliliğini bize gösteren en önemli özelliklerinden bir tanesidir. Bu özellikleri mevcut gemilerimiz olan TCG - Çubuklu ve TCG Mesa -2 ile 1999 Ağustos ayındaki depremden itibaren özel olarak bu konuda odaklanmış olarak çalışmalarımızı sürdürmekteyiz, Şu anda cihaz konfigürasyonları yapılmakta olan TCG Çeşme araştırma gemisi de bu cihaz donanımı esnasında depremsellik araştırmalarına da yönele-cek şekilde ilave cihazlarla donatılmıştır. Gerek bizim tarafımızdan yapılan gerekse bu güne kadar gelmiş olan yabancı araştırma gemilerinin yapmış olduğu çalışmalar sonucunda şunu söyleyebiliriz ki; Marmara bugün en çok bilinen en çok incelenen bir deniz oluşmuştur. Üniversitelerle, yapmış olduğumuz çalışmalar son derece verimli geçmiştir ve bu çalışmalarımıza da bundan sonra devam edeceğiz.
BİNBAŞI :
Bölgenin meteorolojisini aldık mı? Hava durumu uygun mu?
ÜSTTEĞMEN :
Aldık komutanım tüm meteorolojik bilgi hava fotoğrafı çekmeye uygun. Peki teşekkür ederim.
Ast. Sb. Baş. Çvş :
Komutanım, Deprem bölgesi Adapazarı Düzce, İzmit bölgesinin yer hareketlerini ve fay hattını izlemek üzere bir plan hazırladık. Bu plan 12 bin km karelik bir alanı kapsamakta
Ast. Sb. Baş. Çvş :
ve 5000 adet fotoğraf çekeceğiz. Bu çekimle ilgili film ve aygıtlarımızı hazırladık.
BİNBAŞI :
İlk önce Bolu bölgesini çekelim. Yarın da Düzce bölgesini çekelim.
Müh. Alb. ÖMÜR Demirkol :
Gölcük depremi hemen sonrasında özellikle bölgedeki hasar tespiti çalışmalarına yardımcı olmak maksadıyla, süratle hava fotoğrafları alınmıştır. *İkinci aşamada ise, bu bölgede yapıla-cak imar uygulamaları , yeni yerleşim alanlarının seçimi ve kamunun yürütmekte olduğu yardım hizmetlerine yardımcı olmak maksadıyla, bölgede 860 adet 1/5000 ölçekli ortofoto haritaları üretilmiş ve bunlar ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına gönderilmiştir.
Kd. Üst. Mustafa Erdoğan :
Bu ürünlerden ilki örnekte gördüğümüz gölcük bölgesine ait 6 paftadan oluşan bir ortofoto haritadır. Bu yaklaşık olarak depremden iki hafta sonra üretilen ve bölgeye ait ilk gerçekleşen üretimdir. Burada rahatlıkla yıkılan bölgeleri ve suyun altına çöken sahil hattını görebilmekteyiz.
Müh. Alb. ÖMÜR Demirkol :
Harita Genel Komutanlığı 'nca depremlerde ve benzeri doğal afetlerde özellikle acil müdahale olaylara acil müdahale kurtarma araçlarıyla burada karşılaşılan planlama risklerini ortadan kaldırmak maksadıyla ortofoto haritalardan istifade edilerek yeni bir ürün hazırlanmış, bu ürünün adı Doğal Afetler Bilgi Destek Sistemidir.
Kd. Üst. Mustafa Erdoğan :
Ortofoto haritaların deprem esnasında deprem öncesi ve deprem sonrası nasıl kullanılabileceğini de ekranda anlatalım Örneğin, sol taraftaki isimlerden taksim meydanını seçtiğimizde taksim meydanı tam ortada olacak şekilde bölgenin 1/5000 ölçeğinde ortofoto haritası ekrana gelmektedir. Örneğin İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünü seçtiğimizde ekrana bu belge gelecek ve burada bütün yollar ve detaylar görüntülenecektir. ekiplerin hangi yolları kullanarak nereye müdahale edebileceği ortofoto haritalar üzerinde rahatlıkla planlanabilir. Geçici ve kalıcı konut için seçilen bölgenin planlaması bu bölgeye kaç adet konut yapılabileceği de yine ortofoto haritalar üzerinde planlanabilmektedir. Deprem sonrası bir diğer ihtiyaç ta hasarların tespitidir. Bu maksatla yine ortofoto haritaları kullanılarak bölgede hangi alanlarda ne kadar hasar gerçekleştiği hızla tespit edilebilir.
SPİKER :
Depremin binalara verdiği hasarın yanı sıra, insan psikolojisine verdiği zararın da çok büyük olduğu hepimizce bilinir. Maddi hasarlar çabuk onarılabilir ancak, psikolojik sorunlar acaba o kadar kolay giderilebilir mi?
Prof. Dr. NURAY KARANCI :
Deprem ve yarattığı yıkımları izlemek, görmek, şahit olmak, yaşamsal bir tehdit almak yani ölebileceğimizi görmek ya da yanımızdakilerin ölüm tehlikesini görmek, çok büyük bir şok yaratıyor insanlarda ve bu şokun getirdiği ve kayıpların getirdiği büyük bir üzüntü çökkünlük yada depresyon diyebileceğimiz ileriye yönelik kaygı deprem endişesi ya bir daha olursa ve güvenli olan binalara da girememek şeklinde olabiliyor. Bunlar için ne yapmak gerek dendiğinde paylaşımın etkili psikolojik sıkıntıları gidermede yol olduğu biliniyor,yani bu duyguları ifade edebilmek. Kadınlar biraz daha rahat ifade ediyorlar bu duygularını. Erkeklerinde bunları ifade edebilmelerini sağlamak, ama Depremden sonra çok daha şiddetli bir psikolojik tablo ortaya çıkabiliyor ki, biz buna bizim literatürde travma sonrası psikolojik bozukluk diyoruz. Burada çok aşırı derecede uyarılmışlık hali oluyor kişide, yani uyku düzeni bozuluyor yerinde oturamıyor. Tekrardan o bölgeye gidemiyor ve trafik sarsıntısında bile tekrar deprem oluyor gibi ve depremi yeniden yaşıyor, yani hayaller bazında rüyasında görebili-yor ve deprem anını o sesleriyle görüntü-leriyle, kokusuyla yaşıyor. Şimdi bu tablo çok ciddiyse mutlaka bunun küçümsen-meyip profesyonel bir pskiyatristten veya bir psikiyatri kurumundan yardım alınması gerekiyor.
Prof. Dr. BAHATTİN Akşit :
Türkiye'de son 20-30 yılda çok büyük bir Göç yaşandı. Yani köylerde oturan, belki tek katlı evlerde oturan İnsanlar kentlere göçtüler. Bu taşınma sırasında konutları yaptığımız yer deprem bölgesinde midir ? fay hattı buradan mı geçer, nereden geçer? Zemin uygun mudur? Bütün bunlara bakılmadı, biraz önce sözünü ettiğim hızlı göç sonucu bir an önce bir yere yerleşmek başını sokacak ev bulmak kaygıları öne çıktı. Biliyorsunuz, 1992 Erzincan depremi 1995 Dinar depremi, arkasından büyük 1999 Marmara depremi arka arkaya toplumumuza şunu gösterdi ki; ülke çapında bölgesel olarak mahalle düzeyinde ve hane düzeyinde planlamamız gerekiyor. Yani depremlerle birlikte yaşamaya alışmak , planlamayı öğrenmek demek. Yani bu her düzeyde planlamayı öğrenmek demek, bunu sanıyorum acı şekilde öğrendik ama öğren-dik, ama bunun kalıcı olması gerekiyor.
Prof. Dr. AYTÜL Kasapoğlu :
İnsanlar daha çok bilmedikleri şeylerden korkup,ürkerler. Bildikleri konularda ise, insanların güvenleri gelişir. Deprem konusunda eğer öncesinde, sırasında ve sonrası yapacaklarımızı bilirsek depremle yaşamayı da doğal olarak öğrenmiş oluruz. Burada tabi sosyologların araştırmalar yapmaları, ihtiyaç farklılıklarını belirlemeleri, buna göre hem eğitim modeli hem yeniden iskan modeli hem işte depreme karşı hazırlık için yapılacak çalışmalarda öneriler getirmemiz gerekiyor. Doğuda hatırlayınız Varto depreminde insanlara yapılan afet konutlarına taşınmamışlardır. Neden taşınmamışlardır? Sosyal bilimcilere danışılmadan o konutlar yapıldığı için. Çünkü altında ahırları yoktur. Demek ki nerede, ne zaman, nasıl yardımlar yapılacaksa bunların örgütlenme modellerinin o toplumun farklılaşan ihtiyaçlarına göre önce belirlenip tabi ona göre Özgün modeller çerçevesinde geliştirip uygulamaya konması gerekiyor. Depremlere hazırlıklı olmak deprem kültürü geliştirmek, deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında neler yapılacağını öğrenmek, her şeyi devletten beklememek bu işleri hem bireysel hem örgütlü olarak yapmak bizim için çok önemli. Biz güçlü bireylerin güçlü toplumu oluşturacağına inandığımız kadar modern toplumun örgütlü toplum olduğuna da inanıyoruz. Her şeyi tanrıya veya devlete havale ederek çözülemeyeceğini birinci derecede bireylerin, toplum fertlerinin sorumlu olduğunun bilincini uyandırmak ve bu bilgileri eğitimle vatandaşlarımıza kazandırmak zorundayız. Herhalde bu tür çabalar için sadece doğa bilimcileri, mühendisler, yöneticiler, siyasetçiler yeterli olamaz. Deprem sonrasında sosyologların yapacakları çok şey var. Bunların en başında acil kurtarma ekiplerin arasındaki koordinasyonun sağlanmasına yardımcı olmak. Ayrıca bölünmüş ailelerin bir araya getirilmesinde veya parçalanmış ailelerin sorunlarının çözülmesi, aile danışmanlığı yapabiliriz. Her şeyden önemlisi de farklılaşan ihtiyaç ve talepleri karşılamada yardımcı olmamız gerekiyor- Kimisi ev istiyordu, kimisi para istiyordu, kimisi de beceri istiyordu. Her değişik kesimlerin kadınların, erkeklerin, çalışanların, çalışmayanların, kırda ve ya kentte olanların ihtiyaçları farklı ve bunların belirlenerek karşılanmasında sosyologlar gerçekten önemli misyonlar üstlenebiliyor.
SPİKER :
Tıpkı insan psikolojisi gibidir depremler... Bir takım sıkıntılar yaşarız. Tasalarımız vardır, hüzünlerimiz vardır. Bunların üstünü hep örteriz, genellikle. Hiçbir zaman paylaşmak istemeyiz nedense... Ve nedense anlatmayız dostlarımıza, hep atarız içimize, hep öteleriz. Bir gün öyle bir an gelir ki; Bütün o ötelediğimiz sıkıntılarla birlikte bir fırtına kopar yüreğimizde. Ve bir enerji boşalır içimizden, yakar kavurur çevremizi... İşte o, ana şoktur. Üzeriz sevdiklerimizi, belki üzülürüz de . Sonra da ! Sonra da unutur gideriz, hiç yaşanmamış gibi...
Deprem ve Türkiye
Dünyanın en önemli iki büyük deprem kuşağından biri üzerinde bulunan güzel
ülkemiz Türkiye'de bugüne dek meydana gelen 130 büyük (M>5.0) depremde 120 bin
den fazla insanımız yaşamını yitirdi; meydana gelen maddi hasar ise rakamlarla
ifade edilemeyecek kadar büyüktür.
Ancak, ne yazık ki tüm bu depremler, halkımız tarafından, kaderci bir
yaklaşımla, hep 'takdir - i İlahi' olarak nitelendirildi; depremlerle mücadele,
depremlerden korunma, neden oldukları zararları önleme ya da en aza indirgeme
konusunda, iki yıl öncesine yani 17 Ağustos 1999 Doğu Marmara ve 12 Kasım 1999
Düzce depremlerine kadar, hemen hemen hiç bir şey yapılmadı.
Ancak, bu son iki büyük deprem, neden oldukları çok büyük Can kayıplarına ve
ekonomik kayıplara karşın, Türkiye için çok önemli bir gerçeği gün ışığına
çıkarmıştır.O da, 7'den 70'e, sokaktaki sade vatandaştan en üst düzeydeki
yetkiliye kadar tüm halkımızın deprem konusunda ne kadar bilgisiz ve bilinçsiz
olduğu gerçeğidir.
Bu son iki büyük depremden sonra yetkililer ve sorumlular, hep, 'Ne yapalım,
hazırlıksız yakalandık' mazeretini İleri sürdüler. Ancak, neden hazırlık
yapılmadığı konusu hiç sorgulanmadı. O günden bugüne, başta Marmara bölgesinde
yaşayan insanlarımız olmak üzere tüm Türkiye, acaba böyle büyük bir felaketi
yeniden yaşar mıyız korkusu ve paniği içerinde.
Yine ne yazık ki; Türkiye'de depremler hep bir 'felaket' olarak
nitelendiriliyor. Oysa, deprem asla bir felaket değil; tam aksine, güneşin doğup
batması, yağmur yağması, Gök gürlemesi ve Şimşek çakması kadar 'doğal' bir
olaydır. Onu felakete dönüştüren, ona karşı gerekli önlemleri yerinde ve
zamanında yeterli biçimde almayan biz insanlarız.
İnsanlarımız neden korku ve panik içerisinde? Çünkü insanlar daha çok
bilmedikleri şeylerden korkarlar. Bilinen şeylerden korkmak ise pek olası
değildir. İşte bu nedenle, depremle mücadele, depremden korunma ve deprem
zararlarını önleme ya da en aza indirgeme konusunda en önemli eksiğimiz
eğitimdir diyoruz. Depremlerle yaşamayı öğrenebilmek için de, her şeyden önce,
'deprem' nedir? Ne değildir? Bunu bilmek ve öğrenmek durumundayız.
Deprem olgusunun değişik boyutları ile ele alındığı ve 2002 Şubat ayında
TRT-2'de yayına girecek olan TRT Belgeseli, bu açıdan çok önemli bir kamu
hizmetini gerçekleştirmiş olacaktır.
Prof. Dr. K. Erçin Kasapoğlu
Hacettepe Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı
Depremle Yüzleşme
17 Ağustos 1999 Kocaeli Depremi, Doğu Marmara Bölgesi'nde çok sayıdaki yerleşim
birimini etkileyerek önemli düzeyde Can kaybına, yıkım ve hasara neden oldu. Bu
depremden üç ay gibi kısa bir süre sonra, bu sefer de 12 Kasım 1999'da Düzce
Depremi ile sarsıldık. Kocaeli Depremi sırasında da büyük darbe yemiş olan Düzce
ilindeki çok sayıdaki deprem yorgunu yapı, bu ikinci şoka daha fazla
dayanamayarak ayakta kalmayı başaramadı. Deprem olgusunun ve depremin
etkilerinin nihayet zihinlerde kalıcı bir etki yapmayı başardığı bu son iki
deprem; gelişen teknolojinin gereklerini yerine getirmenin, bilimsel
araştırmaların sonuçlarına önem verilmesinin ve yapı güvenliği açısından yasa ve
yönetmeliklere uyulmaması halinde karşılaşılabilecek olumsuz sonuçların ne denli
yaşamsal bir önem taşıdığını bir kez daha gösterdi.
Günümüzde, bilimsel verilere dayalı olması koşuluyla, hangi bölgelerde, hangi
fay hatları üzerinde ve muhtemelen hangi büyüklükte bir depremin meydana
gelebileceği konusunda bazı öngörülerde bulunulabilmekte veya kestirimler
yapılabilmektedir. Ancak bilinmesi gereken gerçek, bilimin günümüzde ulaştığı
düzeyde depremin, hangi tarih ve saatte meydana geleceği öngörülemeyen ve ayrıca
engellenmesi mümkün olmayan bir doğa olayı olduğudur. Depremler önlenemeyeceğine
göre, olası depremlerin etkilerini önceden kestirip kayıpları ve hasarları en
aza indirecek önlemlerin alınması, bunca acı deneyimden sonra artık üzerinde
durulması gereken en önemli hususların başında gelmektedir. Ancak, çoğu kez
yeterli bilimsel veriye dayanılmadan ve sadece fay olgusu ön plana çıkarılarak,
biraz heyecanla ve acelecilikle yapılan açıklamalar ve tartışmalar, istenmeden
de olsa, toplumda bir kavram kargaşasına, dolayısıyla yukarıda belirtilen
gerçeğin ikinci plana itilmesine neden olmaktadır.
Bu durumda, depremlere karşı önlem olarak, sokaklarda yaşamak veya günün birinde
depremlerin oluş tarihini belirleyebilecek bir teknolojinin geliştirilmesini
bekleyerek, mühendislik hizmeti almamış yapılar inşa edip çarpık kentleşme
süreci olgusuyla ve depremlere karşı gerekli önlemleri almadan yaşamaya devam
etmeyi, çağdaş bir yaşam biçimi olarak benimsemek doğru değildir. Diğer bir
ifadeyle bu gelişme, ülkemizde elde edilen bilgi birikiminden ve deneyimden
yeterince yararlanılmadığının, konuyla ilgili uyarı ve önerilerinin fazla
önemsenmediğinin ve/veya deprem olgusunun değişik yönleriyle ve bilimsel
gerçeklere dayalı olarak yeterince anlatılmadığının göstergesidir. Bu belirleme,
karmaşıklıklar yumağı olan doğayı ve doğal olayları tanımanın ve bu olayların
üzerinde yapılarımızı inşa ettiğimiz zeminlerin davranışları ile toplum
üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasının gereğine işaret etmektedir.
Deprem olgusu konusunda, bilimsel gerçekleri esas alarak, toplumları
bilinçlendirmede en etkin araçlardan biri de belgesel programlardır. Bu
gerçekten hareketle yola çıkılarak, deprem olgusunu değişik yönleriyle irdeleyen
ve Yalın bir dille topluma aktararak bilgi ve bilinç düzeyini geliştirmeyi
hedefleyen bir belgesel, TRT Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır.
Gezegenimizin oluşumundan günümüze değin geçirdiği süreçlerin ve deprem
olgusunun yerbilimleri, depreme bağlı zemin ve yapı davranışı ile deprem
riskinin mühendislik ve depremin toplumsal boyutunun ise sosyolojik ve
psikolojik bakış açılarıyla değerlendirildiği belgesele konuyla ilgili değişik
disiplinlerden uzmanlar ve kuruluşlar katkı sağlamışlardır. Değişik mekanlarda
çekilen, dört bölümden oluşan ve toplumun depremle yüzleşmesine olanak
sağlayacak bir içeriğe sahip olan bu belgeselde toplumun ve sivil savunma
örgütlerinin konuyla ilgili görüşlerine de yer verilmiştir. Bilimsel-teknik ve
sivil savunmaya yönelik gerekli önlemleri alarak, depremleri bundan böyle
kayıpsız, hasarsız ve/veya en az hasarla geçiştirebileceğimiz günlerin yakın
olması ve toplumun bilinçlendirilmesi yönünde bu belgeselin önemli katkılar
sağlaması inancı ve dileğiyle.
Prof. Dr. Reşat ULUSAY
Hacettepe Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü
Kaynak
Korkmaz Göçmen
Belgesel Yönetmeni
TRT Ankara Televizyonu
Belgesel Programlar Müdürlüğü
TRT Oran Sitesi 8. Kat No- 802
TRT ORAN Sitesi / Ankara
TEL - 03124904300 / 2842
CEP- 05326210065
E - Mail - korkmkaz.gocmen @ trt.net.tr