Alanya Kalesi




Yapım Tarihi - 1998
Süre - 00:30:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe

Yapımcı - Korkmaz Göçmen
Yönetmen - Korkmaz Göçmen
Metin Yazarı - Assoc. Prof. Ziya Kenan Bilici
Yönetmen Yardımcısı - Didem Yılmaz
Kameraman - Erol Yazıcı, Serdar Gürcan, Kamil Kayalı, Halil Elmas
Kurgu - Yusuf Şen, Bülent Bayrak
Set Amiri - Oğul Göçmen
Anlatan - Mehmet Atay
Özgün Müzik - Dr. Nedim YıldızDTCF Öğr. Üyesi
Set Fotografları - Haşim Yetkin, Nurkan Şaşmaz

Danışmanlar
Prof. Dr. Mehmet Oluş Arık (DTCF Öğretim Üyesi)
Yrd. Doç. Dr. Ziya Kenan Bilici (DTCF Öğretim Üyesi)
Leyla Yılmaz (DTCF Araş. Görevlisi)





BELGESELE İLİŞKİN BAZI NOTLAR

- Alanya’nın tarihi ve tabii güzelliklerinin yanı sıra turizmini de inceleyen Belgesel Alanya Kalesi ve Alanya’nın ilk belgesel film Sultan I. Alaeddin Keykubad’ın Kışlık Başkenti “Alaiyye”nin öyküsünü anlatıyor.

- Sponsorluğunu Alanya Belediye Başkanlığı’nın yaptığı belgeselde Alanya’nın tarihi ve güncel yaşamı da inceleniyor.






YÖNETMENİN NOTU

Ankara’dan yola çıkıp, Konya ve İç Anadolu’nun boz ovalarını arkamızda bırakıp Toroslar’ın tepelerine tırmandığımızda başka bir dünyaya girmişiz gibi hissediyoruz.

Mayıs’ın son haftasıydı ve Toroslar’ın tepelerinde hala kar vardı. Yorgun minibüsümüz bir dağ çeşmesinin yanında durdu. Dizel motorun uğultusu hala kulaklarımızda ve özgür kuşların cıvıltısını duymamıza engel oluyor.

Buz gibi suyla yüzümüzü yıkarken Toros’un yamaçlarını saran ormanın yeşiline dalıyor gözlerimiz. Geride bıraktığımız ağaca hasret bozkırın toprak sarısı hayallerimizde yeşilleniyor. Düşlerimizde; Konya ovası, Tuz gölü, Ankara Ovaları ormanlaşıyor.

Sırtımızı Toros’un bin bir yeşiline dayayıp, Akdeniz’in lacivert sularına doğru yol alıyoruz. Manavgat İlçemizden batıya yöneldiğimizde yeşilin ve laciverdin kol kola girdiği sahil yolu boyunca yer alan beton binaların griliği bizde soğuk duş etkisi yapıyor.

Alanya’ ya birkaç kilometre uzaktayız. Sahilin tatlı virajlarından birini dönmek üzereyiz. İşte karşımızda Alanya. Gözlerimiz, karadan koparcasına denizin kucağına uzanan yarımadaya takılıyor. Yaklaştıkça haşmetine ve tarihe yazdığı ününe hayran kalıyoruz. Deniz yüzeyinden yaklaşık 280 metre yukarıdaki zirvesinde yer alan Kan kırmızısı bayrağımızla Alanya Kalesi kilometrelerce uzunluktaki sapasağlam surları ile bize tepeden bakıyor.
Yarımadanın adı “Kandeleri”.

Kandeleri burnundaki kale, Roma’lı korsan Tryphon’ un gemicileri tarafından MÖ. 2.yüzyılda Korakesion adıyla kuruldu. Uzun yıllar Romalı ve Bizanslı halkı ve ordularını içinde barındırdı. Türkler’ in Anadolu’da hakimiyet gösterdikleri yıllarda, 1221 yılında kaleyi ele geçiren Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad, Bizanslı Tekfur Kir Vart’ tan kan dökmeden ele geçirdiği kaleye Alaiye adını verdi. Onarımına ve bazı bölümlerinin yeniden yapımına 1225’de yeniden hız verdi. Bu günkü şeklini alması tam beş yıl sürdü.

13. yüzyıl ortalarına doğru Karaman beylerinin yerleştiği kale, 1471 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçti. 1955 yılında ise en son restorasyonunu gördü.

Bu muhteşem kale tarihi ve güncel yaşamı ile şimdi TRT ekranlarına gelecek. Otuz dakikalık ve tek bölümden oluşan “ALANYA KALESİ” belgeseli sur içindeki gizemli yaşamı dile getiriyor. Kalede yaklaşık 20 yıldır arkeolojik kazılar yapılıyor. Kalede 20 civarında tarihi mekan yerli ve yabancı turistin ziyaretine açık.

Belgeselin Metin yazarı Doç Dr. Ziya Kenan Bilici’ in yazdığı metinden de sizlere biraz bilgi aktarmak isterim.

Bir vakitler, Doğu Akdeniz tarihinin büyük serüvenlerine sahne olmuş bu Ortaçağ başkenti, şimdi, kendini turizme adamış. Akdeniz kıyılarında her geçen gün artan turizmin uluslararası merkezlerinden biri artık.

O şimdi, bir yandan, çevresinde olup biten değişmelere derin bir sessizlikle Tanık olurken, bir yandan da yitip gitmiş bir geçmişin anılarını dondurmuş mağrur görüntüsünde yaşamını sürdürüyor. Ve bugün betonlaşan bahçesinin ardında, tarihî bir dekor olarak olanca ihtişamıyla yükseliyor.

Görkemli silueti ve seyrine doyum olmayan masalsı görüntüleri ile Akdeniz’e Taşan bu tarihî yarımada, geçen yüzyılın romantik seyyahları için de Doğu dünyasının büyüleyici mekânlarından biri olmuştu.

Ne var ki, aradan geçen uzun yüzyıllar, bu eski başkente ait hatıraları unutturmuş. Oysa 14.yüzyılda, hayli uzun sürecek Anadolu gezisine Alanya’dan başlayan Tanca’lı bir seyyahı konuk ettiği sıralarda, burası

“Tanrının, güzelliklerini öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtırken,
burada hepsini bir araya getirdiği dünyanın en güzel memleketiydi.”

İbni Batuta lâkabıyla şöhret yapmış Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed, buraya geldiği tarihte KORAKESİON adıyla anılıyordu.

Bu ilk yerleşme, mükemmel limanı ve doğal yapısı sayesinde küçük bir askerî birlik ile kendini koruyan bir yer, Akdeniz’de kol gezen korsan ve maceracıları için de ideal bir sığınak idi.

Bu dönemlerden, geriye, ne yazık ki pek az şey kalabilmiştir. Vaktiyle, bu eski yerleşmeyi kuşatan sur duvarları ve denizin sularının içine girerek dinlendiği korsan mağaraları, uzak geçmişin efsaneye benzeyen gizemli öykülerini, anlatıyor.

Eski çağların, karanlık yılları, Ortaçağda yerini sükûnete terk etmiş ve kent, Bizans döneminde, Güzeldağ anlamına gelen KALONOROS adını almıştı. 12. yüzyılın sonlarından itibaren giderek gevşeyen Bizans merkezî otoritesi, İstanbul’un 1204’ de Latinler tarafından ele geçirilmesiyle büsbütün ortadan kalkacak; bu boşluk ortamında denetimsiz kalan Kalonoros ve çevresi de kolayca mahallî derebeylerinin eline geçecektir.

Bizans başkentindeki bu kargaşa ve yönetimin el değiştirmesi, Selçuklu Sultanının işini kolaylaştıracak ve 1207’deki ilk fethinin ardından bir ara elden çıkan Antalya 1216’ da ikinci ve son kez fethedilerek bu defa kesin olarak Selçuklu topraklarına katılacaktır. 1220’ de Selçuklu tahtına çıkan Sultan I. Alâeddin Keykubad’ ın, gözünü Akdeniz’ in doğusuna, Kalonoros’ a çevirmesine neden olacak. Böylece, Akdeniz kıyılarında, Silifke’ ye kadar uzanacak Selçuklu fethi başlayacaktır.

1221 yılının sonbaharında, ağır silah ve teçhizatlarıyla Konya’ dan yola çıkan Selçuklu ordusu, uzun ve zahmetli bir yolu kat edip pek çok çayı aşarak, doğuda, Kalonoros Kalesi önünde göründüğü zaman, bir kentin kaderi de değişmeye başlıyordu. Sultan şimdi, daha kısa bir süre öncesine kadar, sarayında kendisine“kırı lâleden lâl rengine bürünmüş, toprağı amber yapısında ve kışıinsana mutluluk veren Bahar gibidir” diye anlatılıp,“lâtif ve taze açmış bir
gül” e benzetilen bu büyüleyici ve âdeta düşsel kentle karşı karşıyadır.

İki ay Süren kuşatma bir türlü fetihle sonuçlanmamış ve kent, tahmin edilenin aksine uzun süre direnmişti. Ordu, kenti kuşatmaya başladığında, herkes, fethin kısa bir sürede gerçekleşeceğini düşünüyordu; oysa, günler geçmiş daha bir sonuç alınamamıştı.

Fakat bu büyük gücün karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayan kale sahibi Kir Vart, uzun mektuplaşmalar sonucu, bazı isteklerinin yerine getirilmesi karşısında kaleyi Sultana teslim etmeye karar verir.

Kir Vart kaleyi teslim etmesinin mükâfatı olarak kendisine bahşedilen Akşehir’ e doğru ola çıkarken, Sultan, Uğurlu sancağı ve saltanatının siyah çetri ile davul, boru, nekkâre ve zurna sesleri arasında, onu görmek ve elini öpmek arzusuyla karşılamaya gelen halkın arasında kente giriyordu. Böylece, 1221 yılı kışında, Akdeniz’de artık yeni bir tarih sayfası açılmış oluyordu.

“...bu sert kayalar üzerine öyle bir kale yapalım ki, engin ve Keskin
düşünce onu görmekten şaşkınlığa düşsün, milletlerin seçkinleri,
arasındaki farkı görsün ve kalacak olan o padişahların çabaları hatıradan
bizim bilgimiz ve yeterliliğimiz hakkında bir sonuca varsın. Ondan sonra
yerin adı, adımız ve lâkabımızla şeref kazansın. İhtişamıyla çember
şeklindeki gökle, nilüfer renkli kümbetle ve 12 kapılı sarayla yarışsın...”

Sultan Alâeddin Keykubad’ ın bu fermanı üzerine mimarlar, ressamlar ve işçilerden oluşan muazzam bir yapı kadrosu, Sultanlığın gücünü Akdeniz’de bütün heybetiyle gösterecek yeni bir kentin inşaatına başladılar.

aha önce tarihî yarımadanın üst kesiminde, kent savunmasının zaafını kapatan surları, kimi dinî binaları ile küçük bir nüfusu barındıran bu kale-kent, artık bambaşka bir kimlik kazanıyor ve Selçukluların Akdeniz’deki yeni kışlık başkenti olarak, fatihinin isteği üzerine ALÂİYYE adını alıyordu.

Önce Kızıl Kule ve ardından Tersane tamamlandı. Fethinin üzerinden 10 yıl geçtiği zaman surları, kule ve burçları, askerî garnizonu barındıran Ehmedek de denilen küçük iç kale, tîcarî faaliyetlere ayrılmış binaları, diğer müesseleri ve bu panoramayı tamamlayarak ovanın yeşillikleri arasında kıyı boyunca uzanan av köşkleri ile Akdeniz kıyısında yepyeni bir kent ortaya çıkmıştı.

Tarihî yarımadayı taçlandıran İçkale’deki Saray, bu yeni başkentte, Sultanın mutlak hakimiyetini ve gücünü gösteren görkemli bir simge olarak yükseliyordu. Ancak, bugün dillere destan saraydan, geriye sadece bir harabe kaldı.
Alâiyye, ilk ve son kez, bir Selçuklu Sultanının adını verip, âdeta onunla birlikte yeniden hayat bularak şekillenen ve yine onun varlığı sayesinde şenlenen başkent kimliğini uzun süre koruyamadı. Alâeddin Keykûbad’ın ölümünden sonra hızla gelişen siyasî olaylar karşısında günden güne önemini kaybetti. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde korku dolu yıllar henüz geçmemiş ve kent, yeni bir yüzyılın eşiğinde, bu kez, Karamanoğulları, Alâiyye Beyliği ve Kıbrıs Krallığı’nın Akdeniz kıyılarındaki hükümranlık çekişmelerinin ortasında kalmıştı. Selçuklu devleti çöküyordu.

1471yılı, böylesine bir ortamda başlıyor ve kent bu kez, Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuyla tanışıyordu. Akdeniz kıyılarında yeniden bir tarih sayfası açılmıştı. Pîrî Reis’in 1525 tarihli notlarından anlıyoruz ki, Osmanlı hakimiyetinde, kentin aşağı tarafı mamur, yukarı dağ kısmı ise ıssız bir haldeydi. Tarihî yarımadanın, bir vakitler ihtişamıyla göz kamaştıran üst kesimindeki nüfus büyük ölçüde buraları terk edip surlar dışına göçmüş ve kent, Ehmedek’teki bir Dizdarın ve askerlerin idaresine terkedilmişti. Bu dönemde de, geçmişte olduğu gibi yine saldırılara uğruyor; güçsüz olmasına karşılık inatla direniyordu.

17.yüzyılın büyük seyyahı Evliya Çelebi’nin gördüğü tarihte de durum değişmemişti. Selçuklu Sarayı kalıntılarının bulunduğu İçkale, artık “Sarnıç Kalesi” diye anılıyor; halk inançlarından dolayı kutsal saydıkları bu yere su almaya geldiğinde inançlarından dolayı papuçlarını kale kapısında bırakıyordu.

19. Yüzyılda Müslüman ve Hıristiyan nüfusun birlikte yaşadığı bu kesim, o dönemin seyyahları için, doğu dünyasına özgülüğün dramatik görüntüleriyle doluydu.

Kentin bu kesimi 1922’ deki mübadeleye kadar dayanışma ve birlikte yaşama istenci ile varlığını sürdürdü.

Bugün birer harabeye dönüşmüş konutları, patika ve yolları ile insana hüzün veren bu tarihî doku, şimdi Akdeniz ve Ege’nin iki kıyısında olup da, bir vakitler aynı kaderi paylaşanların ortak anıları ile dolu yakın geçmişin bir simgesi olarak yer tutuyor.

19. yüzyılda bir taşra kasabası durumuna düşen kent, başından geçen sayısız öykü ile , olanca yorgunluğu ve bakımsızlığıyla bu güne kadar geldi. Artık, tüm anıtları iyiden iyiye harap olmuş; vaktiyle Selçuklu deniz gücünü barındıran Tersanesi bile, küçük yelkenli teknelerin çekildiği bir yer haline gelmişti.

Akdeniz’de bir gün daha bitiyor. Ve tarihî yarımada, yüzlerce yıllık geçmişin acılarını ve mutluluklarını bir arada yoğurmuş gölgesinde, birazdan yaşanmaya başlayacak baş döndürücü eğlenceleri ve coşkulu kalabalığı gün görmüş bir olgunluk içinde seyre dalacak.
Geçmişindekinden farklı olarak, bu kez, hemen yanı başındaki beton istilâsının acımasız tehdidini bütün benliğinde hissederek Akdeniz’in karanlığı ile buluşacak ve ertesi gün, son mirasçıları tarafından eteklerine sorumsuzca dikilen beton binaların soğuk duvarlarına bakarak uyanacak.”

İşte Alanya Kalesi’nin kısa öyküsü. Bir zamanların muhteşem, Kalesi bugün yerli ve yabancı turistlerin bir gezi yeri artık. Tarihi yaşamak isteyen geçmişini merak eden insanların.





Alanya Kalesi

TRT’nin yurt içi ve yurt dışına yayın yapan kanallarında defalarca gösterilen “ALANYA KALESİ” belgeseline ALANYA BELEDİYE BAŞKANLIĞI Sponsor olarak katkıda bulundu. Belediye Başkanı Sayın Cengiz Aydoğan’ın da bir konuşmasıyla yer aldığı programın çekimleri sırasında TRT ekibine rehber olarak görevlendirdiği Alanya’nın meşhur “Hocası” Haşim Yetkin’ in, Alanya Belediye Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Nurkan ŞAŞMAZ’ın ve misafirperver Alanya halkının katkıları büyük. Sayın Başkan Cengiz Aydoğan’ın şahsında Alanya Esnafına ve halkına yardımlarından dolayı teşekkür ederim.

Korkmaz Göçmen
Yönetmen




The Alanya Fortess

The documentary depicts Alaiye (Alanya), founded by Alaaddin Keykubat, one of the Anatolian Seljuk rulers who got hold of central South Anatolia, and tells the story of how this Byzantian fortress, obtained without bloodshed, was turned into a city in time.

“ Mystery Among the City Walls “ tells about the archeological excavations held within the Alanya Fortress and studies on art history, reflecting the good and bad memories of the city and the schemes that had been going on in the palace during the short period it has served as the capital.

Although a heavenly spot of Anatolia. Alanya has become a tourism center choking among concrete buildings. The documentary also describes the future of the town which is not very promising environmentally.




Kaynak
Korkmaz Göçmen