|
Prime-Time Hayat...
Bir evin en olmazsa olmazı nedir? Verilen cevaplarda ilk sıralardan birini
televizyon alıyor artık şüphesiz. Televizyonsuz yapamıyoruz çünkü boş vakitleri
öldürüyor. Yalan! Televizyon boş vakitleri öldürmüyor, sistemin kuklaları için
düzenli bir eğitim çalışması olarak boş vakitleri en iyi şekilde
değerlendiriyor. Sabah programları, çocuklar için çocuk programları, ev
kadınlarına uydurma gerçek yaşam hikayeleriyle dolu programlar, erkekler için
çoğunlukla futbolla donatılmış programlar, vesaireler en uygun saatlere
yerleştirilir ve aralara da bunlara uygun reklamlar koyulur ki uyuşturma işlemi
hatasız sürebilsin. Prime Time denilen zaman aralığı ise çalışmanın en yoğun ve
verimli olduğu zaman aralığı; genellikle akşam haberleri ile gece haberleri
arasında kalan yaklaşık üç buçuk saatlik zaman aralığı. Bu yüzden kumandanın en
çok çalıştırıldığı vakit oluyor 'Prime Time'lar. Hayır, bizim elimizdeki
televizyon kumandası değil, birilerinin bizi kontrol ederken kullandıkları
kumanda. Bize dayatılan, bize dayanan, sırtımıza yük olan, belimizi kıranlar,
Prime Time'ları da değerlendirmek, Prime Time'da da tuşlarımıza basmak isterler.
Tüm aile bireylerinin ve her yaş grubunun birlikte televizyon izleyebildiği en
yoğun saatlerde öyle bir eğitim uygulanmalı ki içinde her imaj bulunsun ve
sürekli olsun. Kafalarımıza o basmakalıp duygusallıklardan ve öğretilen
kalıplardan ziyadesiyle sokalım. Ve Türk televizyon dizileri furyası böylece
başlamış olur.
Televizyon dizileri diyor ki, çocukları ağaç yaşken eğer, gençleri içi
boşaltılmış özgürlük normlarına sokar, aynı zamanda vatana millete hayırlı(!)
bir hale getirir, orta hallilere orta hali sevdirir, fakirlere gururlu olmayı
öğütlerim. Herkesin çok az istisnayla en azından bir iki dizi takip ettiği şu
günlerde yeni yayın dönemleri temcit pilavı misali başkalaştırılmış ama aslında
aynı olan dizilerle geliyor. Uzun bir süre, heyecanlı ve akacak kanal bulamamış
gençliği "ağır abi" lere dönüştüren Kurtlar Vadisi sarsıcı(!) bir finalle
sonlandırılıyor ve yeni yayın döneminde bunun yerine yine aynı "vatan için
kurşun atmaca" oynamayı bir kahramanlık masalına dönüştüren Sağır Oda başlıyor.
Sözde olan biteni sorgulayanlara cevaplar veriliyor bu dizilerle. Artık Türkiye
Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünü koruyan nice Polat Alemdar'larla
karşılaşıyoruz.
Bunu yaparken işin içine aşkı ve aileyi de katıveriyor. Asmalı Konak'la
ateşlenen fitil, Zerda ile, Aşka Sürgün ile, Büyük Yalan'la, Beyaz Gelincik ile
ve daha pek çoğuyla patlayıveriyor. Evinin kadını çocuklarının anası olacaksının modernize edilmiş haliyle hem gelenekçi hem de sözde yenilikçi bir
"doğulu" tipi yaratılıyor. İşin en ürkütücü tarafı bu dizilerde yaratılan emekçi
sınıf olsa gerek. Büyük konaklarda yaşayan ağa ailesinin yanında çalışan ve evin
işleriyle ilgilenen işçilere de senaryolarda uzunca yer veriliyor ki sınıfsal
çatışmaların üstü örtülebilsin. Televizyon fırınından taze çıkmış ağa ailesi
tipi aynı zamanda sanki kapitalizmin barındırabileceği gibi "iyi" patronlar
oluyorlar. Çalışanına hakkını veren ve onu ailesinden biri gibi gören zenginler
ve onların hizmetlerini gören ve bundan son derece hoşnut olan sadık emekçileri
bir araya getirip önümüze sunuyor televizyon. Sunuyor ki bir "mükemmel
kapitalizm" olduğuna inanalım. Sunuyor ki çarklar aslında doğru düzgün(!)
çevrilirse kimse dişlilerin arasında ezilmek zorunda kalmaz sanalım. Sanalım ki
sistemin kendisinde değil, işleyişinde sorun var. Yalan söylüyor ve bu yalanları
görsel olarak her akşam evlerimize sokuyor televizyon aracılığıyla kukla
oynatıcıları.
Bu işin üzerine bu kadar düşmüşken özgürlük kavramının içini boşaltmayı da ihmal
etmiyorlar tabii. Gençlik dizilerine özel bir ilgi olduğunun farkındalığıyla her
sezon yeni yeni liseli-üniversiteli dizileri türüyor. "Özgürlüğüne düşkün" ve
bir başka şekilde heyecanlı genç kitleye özgürlük kavramını yeniden öğretiyor bu
diziler. Dağlarda sutyenle gezen bir özgür kız vardı, sonradan tek taşını da
kendi alıp bütün kızları da topladı hani. Aynı içi boşaltılmış özgürlüğü
durmadan aşılıyor televizyon. Yozlaşmış ilişkileri duyarsız başıboşlukla
harmanlayıp Kurtlar Vadisi'nden nasibini almayan gençliğe de bir kol yaratıyor
böylelikle.
Nabza göre şerbet vermeyi son derece başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğinden
"aile" kavramının yüceliği tüm dizilerin olmazsa olmazı oluveriyor. Aileye
bağlılık verilen en kutsal mesaj olup, her kesimin kafasına vurula vurula
anlatıyor ki; en yüce sevgi aile sevgisidir. Ve de elbette ki aile kavramının
içinde yoğunlukla anneye vurgu yapılıyor ve mükemmel anne imajı yaratılıyor.
Fedakar, iyi yürekli, şirin ve bir o kadar da sahte olan imajdır televizyon
dizilerindeki anne imajı genelde. Burnu fındık ağzı kahve fincanıdır ancak acem
kızı değil bildiğimiz Türk annesidir. Genelde hep cin fikirlidirler, babayı elde
oynatır, çocukları güzelce idare ederler bu anneler. En çok da o "can
verircesine seven" halleri etkilidir. Bir annenin bütün hayatı çocuğudur ve
ondan başka herhangi bir şeyle ilgilenmesi veya başka bir şey için yaşaması
mümkün olamaz. Kadınların dünyadan elini eteğini çekmesini çocuk yaptırarak
sağlar sistem. Yaratılan anne imajı emperyalizmin kirli oyunlarıyla öldürülen ya
da sömürülen çocuklarla ilgilenmek yerine kendi çocuğunun hangi okullarda
okuyacağını düşünüp onun için türlü fedakarlıklar yaparak, bir yandan da
ailesini bir arada tutmaya çalışarak geçirir ömrünü. Bu kutsal olandır.
"Çocuklarım olmadan asla!"dan başka türlüsü düşünülemez bile. Televizyon
dizilerinde salya sümük izlettirir kendini bu anne tipi.
Bir dizi neden reyting çılgını olur? [Yan(ı)l(m)ış soru. Doğrusu: Bir dizi neden
reyting çılgını olmasın ki?] Televizyon kanallarının kar hesapları da işin içine
girince durum daha da korkunç bir hale dönüşüyor ve "kaliteli" dizilerle daha
sağlam bir beyin kısırlaştırma döngüsüne gidiliyor. Güya sanatsal bir kaygıyla
senaryoyu daha çarpıcı, konuyu daha alengirli, yönetmeni daha iş bilir ve oyuncu
kadrosunu daha iyi tutarak daha "üst" bir izleyici kitlesine hitap eden diziler
türüyor. Üstelik bu dizilerde toplumsal meselelere de değiniliyor ki Süper
Baba'nın geçim sıkıntısıyla başlayıp Çemberimde Gül Oya'daki darbe sürecine,
Yabancı Damat'taki Türk-Yunan ilişkilerine kadar süregeliyor bu diziler. "Başka"
bir şey söylermiş gibi yaparak aslında sistemin söylediklerini daha tehlikeli
bir yoldan kafamıza vurarak göz boyuyor "kaliteli" diziler. Bunun en yakın
örneği olan Hırsız-Polis'i de büyük ilgiyle izlemeye başlayan geniş bir kitle
sanıyor ki ortada toplumsal bir mesele var. Oyuncu kadrosu ustalarla donanımlı,
vıcık vıcık bir aşk hikayesi ya da her bölümünde en az beş adamın öldürüldüğü
mafya-devlet dizilerinden değil. Üstelik şiirsel cümlelerle süslü; diyor ki
mesela bir bölümünde, "Mezarlık acayip bir yer. İnsanın ölesi geliyor orada."
Hırsız baştan "kötü" değil, polis baştan "iyi" değil. Bir fakir ama gururlu kız
var ama çok da batmıyor göze. İlk bölümlerden o "üst" izleyici kitlesinin
kalbine tahtı kuruyor böylece Hırsız-Polis. Sonra olan oluyor, fakir ama gururlu
genç kız öyle fakir ama gururlu oluyor ki, mide bulandırıyor. Üstüne bir de
hırsız olduğu halde bir polise aşık oluyor ve "doğru yolu" buluyor. Hırsız
"kötü" oluyor, ezberimizi hiç bozmuyoruz. Polis de elbette pek kahraman bir Türk
genci haline geliyor, aşkı da öyle. Vereceği mesajı kaliteli oyuncularla
veriyor, dikkatli televizyon izleyicisini de bu yolla uyutuyor dizi. Kukla
dikkatli de olsa, oyunculuktan ve sanatsallıktan da anlasa kukla çünkü. Hiçbir
şey değişmiyor.
Televizyon dediğimiz aygıt, uzaktan kumandanın diğer ucundan tuşlarımıza
basıyorken reklam alınmış ve duvarlarla örülmüş hayatlarımızda diziler var
artık. Bizim için bize imajlar üreten sistem televizyon karşısında yeni yayın
dönemleriyle bağlıyor kendine. Biz izliyoruz; Polat Alemdarlarla, Afet
Hocalarla, Aliyelerle, Mavilerle kafamıza kafamıza vuruyor televizyonun uzaktan
kumandası.
Mutlu ŞAHİN
|
|
 |

|