|
Zeki Demirkubuz Sineması Üzerine...
Zeki Demirkubuz ilk filmine tam da Türkiye’de büyük ve yaygın 1994 krizinin
eşikte olduğu bir zamanda başladı. Bir yanda Türkiye’de derin bir siyasal kriz
yaşanırken, öte yanda entelektüel planda büyük bir kimlik bunalımı ve varolan
toplumsal şiddeti ve çıkışsızlığı açıklayamayan bir krizde yaşanıyordu.
Geçmişteki film anlatım tarzlarının ve öykülerin konularının hiçbirisi artık
inandırıcılık taşımadığı, sinematografik dilin tümden yetersiz kaldığı, alay
edildiği, itibarsızlaştığı bir dönemden geçiyorduk. Yerli festivallerimizde
büyük ödül alan filmler dahi 50.000 altında seyirci topluyordu.
Demirkubuz bu koşullarda büyük ölçüde döviz üzerinden borçlanarak C Blok’u
yönetti, film bittiğinde aldığı borçlar Türk Lirası üzerinden tarihi devalüasyon
nedeniyle üç katına çıkmıştı. İlk filminin Uluslar arası İstanbul Film
Festivali’nde ikincilik ödülü almasıyla, sonucu kabullenmediği için tartışmalı
bir konuşma yaparak ödülü reddetti; “12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra
Türkiye’de 1 milyon insan başta olmak üzere Türkiye halkının çektiği acılar çok
pazarlandığı ve yaygın olarak görmezden gelindiği-yok sayıldığı için bu ödülü
reddediyorum.” Çıkış büyük bir şaşkınlık yarattı, tartışmalara neden oldu. Daha
sonra filmin Avrupa festivalleri başta olmak üzere gösterim süreci başarıyla
geçti, yeni bir yaratıcı yönetmenin gelişi selamlandı.
Ancak kendisiyle yaptığımız görüşmelerde de belirttiği gibi, aslında ancak iki
yıl sonra Masumiyet’i çekerken ve çektikten sonra özgün bir sinema dili ve insan
anlayışı geliştirebilmişti. Aslında C Blok genel planda farklı toplumsal
kesimlerin kolajını içeren öyküsü, öykünün gelişiminde nedensel bağların
yokluğu, yönetmenin kendi kafasındaki kurguların bir Türkiye gerçekliği inşa
edemeyecek ölçüde belirleyici olduğu, sıçramalar ile garip ve çarpıcı bir
finalle bitirildiği bir film olmuştu. Ancak genel planda ilk çıkış başarı
kazandı, tanınmışlık, maddi yönden kazanç, yeni proje yapabilme için güven
verdi. Filmin öyküsünün inşa edildiği gerek üst-orta sınıf, gerekse bunlara
hizmet eden diğer çalışanlar, lümpenler ve diğer tüm kesimleriyle bir bütün
olarak hayatta tutunacak hiçbir şeyleri olmayan, üretim ve mücadele dünyasından
bütünüyle kopuk, baskın bir iletişimsizlik ve çıkışsızlık içinde yaşayan genelde
hedefsiz insanlardan oluşuyordu ve siyasi erkin bütün bileşenleri yoğun bir
kuşku ve korkulacak insanlar olarak resmediliyordu. Siyasi erkin üyeleri ve
kolluk kuvvetleri bütün Demirkubuz filmlerinde güvenilmez, saldırgan, hatta yer
yer kanun tanımaz yabanilikte insanlar olarak resmedilirler.
Daha sonraki iki filminde savcının konuşması Masumiyet’in başında ve Yazgı’nın
finalinde yer alır, sürekli açılan kapısıyla bu erk sahibi insanların bakış
açısının uzağında olduğu bilinçli olarak vurgulanır. Masumiyet ‘Yeni Türk
Sineması’nın ilk ve en başarılı aykırı örneklerinden birisidir. Bir bütün olarak
tekinsizlik-parçalanmışlık-çıkışsızlık üzerine kuruludur. Yusuf yeni hapisten
çıkmış, bütün ailesini depremde kaybetmiş, hiçbir zanaatı ya da mesleği olmayan,
dışarıda ne yapacağını bilmeyen ve dolayısıyla zaten yaşamı oyunun kurallarına
göre oynayamayacağı için dışarı çıkmak istemeyen birisidir. Bekir, iyi halli bir
ailenin oğlu olmasına rağmen, Uğur’un peşine düşmüş, kendisiyle mücadelesini
kaybetmiş, silik, kendi durumunu kabul edemeyen ve sonuçta intiharla biten bir
yaşamın silik figürüdür.
Uğur bir yandan oynaş, öte yandan sevdiğine gönülden bağlı, pavyon
şarkıcılığıyla hatırı sayılı kişiler için orospuluk yapan birisidir. Kızı
(Çilem) ise daha dünyaya gelmeden önce yediği dayakla sağır olmuş, dışsal
dünyanın ayırtında olmayan, geleceği karanlık birisidir. Bütün bu insanların
yürek parçalayan ve ilişkiler ağını sanki bir melodramdan almış gibi yapısıyla
melodramatik-olmadan dramatik bir anlatıyla anlatırken yönetmen özellikle Yusuf
ve Uğur’un kızı Çilem’de bir masumiyetin izini bulmakta, yaşamımızın umutsuz
gidişatından ezik insanlara saygıyla yaklaşan pathetic bir öykü türetmektedir.
Masumiyet çıkışıyla birlikte yönetmenin Türkiye’de tanınmışlığı ve meftunlarının
sayısı büyük oranda arttı. Bir bütün olarak belirli bir masumiyet anlatısı
içinde büyük oranda çıkışsız-bilinçsiz-ve iradesiz bir sürecin ortaya konduğu,
1990’lardan sonra iyice yerleşen bir kavramla Öteki Türkiye’nin hikayesi olduğu
anlaşıldı, sürüklenen bu insanların genellikle kamusal söylemde
“ahlaksız-vicdansız-güvenilmez-saldırgan…” gibi terimlerle nitelenen yaşamlarına
“sıcaklık-insanilik-masumluk-güçlü kadın-iyi niyetlilik-kaderin harcadığı
insanlar” gibi sıfatlarla yaklaşılmasının önünü açtı.
1995-96 yılında Demirkubuz Albert Camus’nün bir hikayesinden yola çıkarak Kürt
illerinde görev yapan solcu bir öğretmenin hikayesini anlatmak için çabaladı,
Fransız yapımcılarla görüştü, neyi ne kadar anlatabileceğini uzun uzun düşündü.
Çünkü bu tarihlerde Türkiye tam bir kanunsuzluk ülkesi olmuş, yazılı yasaların
yanında sayısız faili-meçhul cinayetin işlendiği resmi ideoloji karşıtlarının
yok edildiği bir süreç yaşanmıştı. Tipik bir “between the permissable and
impermissable” arasında debelenerek bir film yapmayı tasarlıyordu. Ancak bu
tasarı kendi iradesi dışında imkânsız hale gelince(?), daha önceki dönemde
yoğunlaştığı Albert Camus’dan bir uyarlama fikri Yabancı’nın Türkiye’ye ve
fatalist bir karakter merkezinde anlatılmasına dönüştü. Dolayısıyla Masumiyet ve
Üçüncü Sayfa’nın çemberinden çıkıp benzeri sosyal koşullar altında, ancak bu kez
yönetmenin ön-belirlenmiş teması altında hipotetik bir filme dönüşmüş oldu. Film
incelendiğinde, belirli sınırları zorlamayı düşünse de, daha önceki dönemin bir
kalıntısı olarak bundan ürktüğü ve sonuç olarak ülkemiz insanı için yer yer
inandırıcılıktan uzak bir öyküye dönüştüğü anlaşılır Yazgı’nın.
Çatısı bir yandan Camus’dan alınmış, yerli olaycıklar ve tipler eklenmiş,
dirimsel enerjisini kaybetmiş, yoğun bir kabullenme içinde ve başına gelen
inanılmaz olayları itirazsız kabul eden ve sonuç olarak inandırıcı olamayan bir
öykü türetmek genelde filmi tartışılır kıldı, fakat Masumiyet’le başlayan çıkış
izleyici bazında ve eleştiri zemininde bir gerileme sürecine girdi. Yönetmen
gözlemci özelliklerini ve gözlenilenler üzerine inşa edilmiş yorumlarını
kullanarak ördüğü iki öyküsel anlatıdan sonra bütünüyle filmin öyküsünü
tahayyüle dayandırdığında (Yazgı) önemli bir inandırıcılık sorunu yaşamıştır.
Aynı şekilde bundan sonraki filmi olan İtiraf’ta yeniden gerçek olaylara ve
öykülere döndüğünde çok daha inandırıcı ve pek çok insan için etkileyici bir
düşsel evren kurabilmiştir. Bekleme Odası filminde ise tekrar bütünüyle
spekülatif bir çerçevede kurulu, yaşamdan beslenmek yerine tahayyülün eseri
çatıyla yola çıktığı için, Bekleme Odası yine ciddi bir inandırıcılık ve aynı
zamanda etkileyicilikten uzak anlatıya dönüştü. Film festivallerde yarışmadan ve
seyirci karşısına çıkmadan önce umutla söz ettiği Bekleme Odası’ndan, daha sonra
fazla ekleme-çıkarma yaptığı ve öyküyü iyi kuramadığı için kendi deyimiyle
“olmamış” ve “unutulsa daha iyi olacak” bir film olarak söz etmiştir. Ancak
Yazgı ve Bekleme Odası’ndaki inandırıcılık ve pathetic olabilme niteliklerini
yitirdiği gündeme gelince ve izleyici sayısı 15000’in altına inince Demirkubuz
geçmişteki başarısı Masumiyet’e geri dönmek istedi; risksiz ve sade bir alan
olarak Masumiyet’in intihar eden karakteri Bekir’in gençlik dönemine, yani Saklı
Cennet’teki ikilinin uzun konuşmasının hikayesinin dramatize edilerek
anlatılması, böylelikle eski başarılı günlerinin tekrarlanabileceği, hem ödül
hem seyirci sayısında başarı kazanabileceği iddiasına sığındı.
Sonuç olarak Demirkubuz, hem Türkiye’nin koşulları nedeniyle öyküleri belirli
oranda çarpıtıldığı için, hem de entelektüel olarak kendini ve düşünce dünyasını
etkin olarak yenileyemediği için 10 yıllık zaman diliminde özgünlük ve
yaratıcılık sorunları yaşamaya başladı. İkinci filminden itibaren filmlerinin
maliyetlerini Kültür Bakanlığı desteği ve festivallerden aldıkları ödüllerle
rahatlıkla finanse etti. Bugüne kadar toplam 7 uzun metrajlı film yönetmesine
rağmen ve basında yüzlerce kez söyleşi vermesine rağmen, tüm filmlerinin toplam
box-office’i 200.000’i aşmadı.
Ancak ismi belirli bir öykülemeyi, sinemasal dili, genelde gerilimli ve
sıçramalı, insanın niyetlerinin kendi zaafları nedeniyle geçersiz hale geldiği
ve insanın kaderine yenildiği süreçlerin hikaye-anlatıcısı olarak kamusal
yaşamda algılanmaktadır. Ancak Demirkubuz’un kariyeri büyük oranda Türkiye’nin
içinde bulunduğu nesnel koşullar nedeniyle belirli bir çarpılma ve
yön-değiştirme süreciyle üst belirlenmiştir; kısacası iki filmine ismini verdiği
(Kader-Yazgı) yazgı Demirkubuz’un kendi yaşamına da sanatına da iradesi dışında
ve toplumsal dayatmalar sonucunda şekillendirmiştir.
Zahit ATAM
zahitatam@gmail.com
BirGün
|
|
|

|