|
Yılmaz Güney Sineması ve Umut
Devrim Sineması deyince Türkiye
Sineması'nda Yılmaz Güney geliyor aklımıza... "Devrimci sinema yol
gösteren değil düşünmeye sevk eden filmlerdir" demişti Güney. O bir
Efsaneydi sinemamız için . O'nun "Umut" filminden de söz etmek gerek.
"Güzel adam, bizim toplumun adamı
değildir, ağam... Amerikan sinemasının adamıdır" diyordu Yılmaz Güney.
Sinemamızın "Çirkin Kral"ının adı sansürle, yasakla, mahpusla, kelepçeyle
anılmıştı hep. Fırtınalı yaşamın kollarında oradan oraya savrulurken
yazdı, yönetti, üretti Yılmaz Güney."Hep halkımın karakterini
oynadım" diyordu.
"İlk oynadığım filmlerde yarattığım tip aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır,dürüst bir kişiliği canlandırdım,
bunu düpedüz yaşamın getirdiği deneylerden çıkardım" diyordu.
Umut filmiyle birlikte devrimci kişiliğinden söz etmek gerek Yılmaz Güney'in...
Hem bir yönetmen hem bir oyuncu olarak zor hayatların insanıydı Yılmaz Güney.
O, Orhan Kemal'lerin, Yaşar
Kemal'lerin havasını solumuş, hem yalnızlığın hem de ekmek kavgasıyla
çıkar kavgasının kol kola gezdiği bir dünyanın insanıydı.
Daima haksızlığa karşı koyan cesareti, esmer, kavruk yüzünden eksik
etmediği gülüşü ile sinemada ismi hep öne yazılmıştı. Hem de istemediği
halde...
Çünkü hayatın kendisiydi Yılmaz Güney,
hep kendisiydi, insanı oynuyordu. "Çoğu zaman sokaktan hızla geçerken
fark edemediğimiz şeyler vardır, ben durup baktım ve onları anlattım"
diyordu. Halk tarafından sevilmesinin nedeni de buydu Yılmaz Güney'in.
Sadece ülkesinde değil dışarıda da kısa sayılabilecek yaşamında sinemaya
hem kendi yaşamını hem de gözlemlediği insanların yaşamlarını taşıyarak
adından söz ettirmeyi başarabilmişti.
Umudunu bir milli piyango biletine,
defineye bağlayan faytoncu Cabbarların, polisin emrinde çalışan
kabadayı Tilki Selimlerin, kurbanlık katillerin, sevdiği kızı hain bir
tuzakta kendi elleriyle öldüren sonra da kan kusan Seyyit Hanların
ülkesinde, bu acılı insanların yaşamını başarıyla anlatmıştı.
Umut, Acı, Ağıt, Arkadaş, Seyyit Han
gibi filmler, bugün bile sadece Türkiye seyircisi için değil dünya
seyircisi için de ilginç değerler taşıyor.
"DEVRİMCİ SİNEMA" "UMUT"LARI GELİŞTİREREK YARATILACAKTIR.
Umut, sorgulayan, eleştiren, yeniden
üreten, çözüm yollarının ipuçlarını taşıyan, yarınlarımızı anlatan
devrimci sinemanın başyapıtıydı. 70'li yılların toplumsal gelişimi içinde,
Yeşilçam'ın geleneksel yapısını aşmaya yönelmiş, yani fakir kız-zengin
erkek ya da tam tersi bir vuruşta beş on kişiyi yere seren başrol
oyuncularının revaçta olduğu filmlerin aksine, ülkemizdeki sınıflar
mücadelesinde geleceğe yönelik geleneklerin yaratıldığı, toplumsal
muhalefetin yoğunlaştığı bir ortamın ürünü olmuştu.Büyük bir bölümü
Yılmaz Güney'in kendi öz yaşam öyküsünü anlatıyordu. Özellikle kendi
çocukluğu, ilk gençlik yılları ile ailesinin ve çevresinin yaşamından
edindiği gözlemlere dayanıyordu.
Umut'ta kalabalık ailesini geçindirmek
için iskeleti çıkmış atıyla didinen faytoncu Cabbar'ın tek geçim aracını
yitirmesiyle umudunu bir defineye bağlayışı ve büyük bir hayal kırıklığı
içinde umudun büyük bir umutsuzluğa dönüşü anlatılıyordu.Umutları
hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlere bağlattırılanların öyküsüydü Umut.
Ve Yılmaz Güney'in yıllar yılı yaşadığı, denediği, sabırla yüreğinde
taşıdığı gözlemleri, gerçeğin kendiliğinden taşıdığı güç ve
güzellikleriyle, başka bir katkıya gerek kalmadan gerçek değerini bulmuştu
Umutta... İnsan onuruna olabildiğine aykırı, kopkoyu bir yoksulluğun içine
itilmiş insanların gerçekleşemeyecek bir umuda, bundan da umutsuzluğa ve
giderek doğaüstü güçlere yönelmelerini ve bir kısır döngüye kapılmalarını
anlatan Umut sinemamızın o güne dek gerçekçilik yolunda ulaşabildiği son
noktayı belirleyen bir yapıt olmuştu.
Filmin gerçekleştirildiği koşullara
bakıldığında, Yeşilçam geleneksel kalıplarını kıran Umut cesur
bir çıkıştı. Verdiği mesaj net ve yalındı. Yılmaz Güney bu yalın öyküyü ,
buna çok uygun düşen yalın, abartısız bir dille ama görüntülerinin
güzelliğine titizlik göstererek perdeye yansıtmıştı. Toplumsal
sorunlara duyarlı, düşündüren, sorgulayan, kısaca yaşayan sinemanın ilk
örneğini verdi ülkemizde Umut.Konu ve içerik ticari kaygılardan
kurtulmuş, topluma yöneliyordu ilk kez. Bu yüzden yaratılan devrimci
sinema üzerinde düşünülecek önemli bir basamaktı.
Umuttan sonra da pek çok film çekildi,
öncesinde olduğu gibi... Kimileri ciddi çabaların ürünüydü, kimileri ise
toplumculuk adına duyguları sömüren devrimci değerleri yozlaştırarak
dejenere etme suçuna ortak olmuşlardı. Yine "Arkadaş" filmi de sınıf
gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen
yürekli bir adım olmuştur. Ancak Güney'den sonra toplumsal sorunlara,
yaşananlara , sınıflar mücadelesine yaklaşımlar, eleştirel bakışlar,
sadece rastlanabilen kareler olurken, yaşanan sorunların çözümüne
ilişkin ipuçlarını veren filmler sinemamızın başat eksikliği olma
özelliğini korudu.
Sanatın diğer bazı dallarında
gösterilebilen bu dönüşüm sinemada ise aksayan bir yan olarak kalmıştı.
Bunda sinema tekniğinin özgünlüğü yanında konuyla ilgili birikim ve
deneyim eksikliğinin olduğu yadsınamaz. Bu açıdan "Umut" çevrildiği
koşullar göz önüne alınarak değerlendirilmeli ve toplumsal sorunların
çözümü doğrultusunda düşündüren, öneren devrimci sinemayı bir çizgi haline
getirme yükünü omuzlamamız gerektiği de unutulmamalıdır.
KISACA YILMAZ GÜNEY SİNEMASI HAKKINDA...
Egemen çevrelere karşı halkın yararına
filmler yapması "Seyyit Han"la başlar. Bu film ‘toplum için sanat'
görevini gerçekleştirmede atılan ilk adımdır. İçerik ve teknik yönünden
Yeşilçam kalıplarının dışına çıkmış, bu türe kapı açmıştır. 1968 yılında
5. Antalya Film Şenliği'nde ödül almış ancak sansüre
uğratılmıştır. Senaryosunu yazdığı "Düşman" 30. Uluslar arası Berlin Film
Şenliği'nde en iyi senaryo jüri ödülünü almıştır. Yine sinemamızın kısıtlı
koşullarında "Endişe" 20. San Remo Uluslararası Film Festivalinde uluslar
arası ödüle değer bulunmuştur. ezilen insanları ve toplumun sınıfsal
çelişkilerini başarıyla göz önüne sermiştir.12. Antalya Film
Şenliği'nde en iyi film ve senaryo ödülünü almıştır. Kısaca Umut'ta din
adamını, Vurguncularda eli silahlı insancıl eşkıyayı, Endişede kan
davasını, Zavallılarda kötülüklere yönelten yoksulluğu, İzin filminde ise
genel kadına karşı insancıl tavrı konu alır vs.
Mor Defter (Yön:O.Nuri Ergün),
Kasımpaşalı Recep (Yön:Nuri Akıncı), Bin Defa Ölürüm (Yön:Mehmet
Aslan)Senaristliğini ve Yönetmenliğini Vedat Türkali'nin
yaptığı" Sokakta Kan Vardı" gibi filmlerde geleneksel Yeşilçam
sinemasının kalıpları içinde ama ustalıkla rol sergilediği filmlerle adını
duyurmayı bilmiştir.
Adana - Paris adlı belgesel, Yılmaz
Güney (Pütün) 'in doğduğu Adana'nın Yenice Köyü'nden sürgünde
yaşadığı Paris'e uzanan yolculuğunun öyküsüdür. Bu filmde Halil
Ergün, Aziz Nesin, Özdemir İnce, Costa Gavras ve Jacques Lang'la yapılan
röportajların ve filmlerinden kolajın yer aldığı bir
yapıttır.
Her dönem Türkiye Sineması ile ilgili
yapılan "Bütün Zamanların En İyi On Filmi" soruşturmalarında Yılmaz Güney
filmleri en iyi takdiri halktan gördü. Bu filmler yukarıda birçoğu adı
geçen Umut, Ağıt, Acı, Sürü, Endişe, Düşman ve Yol gibi toplumsal içerik
taşımaktadır. Son olarak bu yazıyı Yılmaz Güney'in bir
sözü ile bitirelim: "Bizim Gerçek Yargıcımız
Halktır"...
Sosyal yaşamın her alanında olduğu
gibi sinemada sansürden nasibini almıştır. Nazım Hikmet, Orhan Kemal,
Yaşar Kemal, Fakir Baykurt gibi Anadolu insanının içinde yaşadığı
toplumsal koşulları ve sorunlarını anlatan yazarlarının sinemaya
uyarlanmış romanları (Bu Vatanın Çocukları, Suçlu, Yılanların Öcü vs.)
sansürden geçirilerek yasaklanıyordu. Çünkü politik iktidar için sinema
ürkütücüydü.Yaşar Kemal'in yazdığı "Bu Vatanın Çocukları" ise
Yılmaz Güney'in ilk filmiydi.Necati Cumalı'nın yazdığı "Susuz Yaz"
adlı öykü Metin Erksan'la ve senaryosunu Yılmaz Güney'in yazdığı "Yol" ise
Şerif Gören'le 1964 Berlin ve 1982 Cannes Film Festivallerinde ödül
almalarına rağmen çeşitli gerekçelerle sansür kurullarınca
yasaklanmışlardır.Yılmaz Güney'in yasaklı filmleri arasında rol
aldığı Ömer Lütfü Akad'ın "Hudutların Kanunu" ve kendisinin yönettiği
"Umut", "Baba" ve "Seyyit Han" da vardır. Yasakların ve sansürlerin
gerekçeleri ise tamamıyla film yönetmenlerinin senaristlerin, yazarların
ve oyuncuların hayata bakışlarıyla ilgilidir.Egemenlerce mimlenen
bu sinema filmleri ülkedeki kötü koşulları; yoksulluğu ve bu şartlar
altında sürdürülen baskıları da gözler önüne sergiliyorlardı
çünkü.Yani bunları göstermek açıkça suç olarak görülüyordu. Sosyal
konulu filmlerin yasaklı olması sinemamızın bu açıdan geri kalmasına
ve yozlaşmasına neden olmuştu. Sonuçta cinsel kimlik istismarı yapan ya da
toplumsal koşulları farklı yöntemlerle alaya alan sulu komediler sinemanın
seyirci kitlesini uzaklaştırıp zararını yine politik bir araç olarak
sinemadan yararlanacak olan halka ve sanatçılara ödetiyordu.
Bugün ise çok kanallı televizyonların günlük yaşama girmesiyle popüler ve
ticari kaygılara teslim olunmuştur. Televizyon kanallarının sinemaya
bakışları ve sanat anlayışları sosyal gerçek boyutundan bireysel konu ve
istismara yöneldi. Türkiye'deki ilgi de bu alanlarda yoğunlaştı. Bu
Türkiye'ye özgü bir şey değil. Örneğin "Charlie'nin Melekleri" adlı bir
ABD aksiyon filmi Cannes'ın ödüllü filmi "Karanlıkta Dans" tan çok daha
fazla ilgi çekiyor artık.Egemen için bir araç olarak
sinema günümüzde egemen ideolojinin koşullarını daha da
sağlamlaştırmaktaydı. Çünkü popüler filmler günlük yaşamın gerçeklerinden
koparttığı seyircide rahatlık yaratıyordu. ABD sineması bunu bilinçli
olarak yapıyordu.Popüler sinema özetle eleştirmez, sorgulamaz,
muhalif istekleri olağanlaştırır.İyi ve kötü koşulları yan yana
getirip koşullar sıradanlaştırılır. Anlatıdan kaçınılır ki tarihsel ve
toplumsal olan gerçeklikler görülmesin.
Popüler sinema egemenler için aslında
bütün çatışmaları gizleyen bir maskeden ibarettir. Oysa toplumsal ve
belgesel sinema doğaya, çevreye ve topluma bakış ile bunların iç
içe olmasından doğan ilişkileri sergiliyordu. Adı geçen bütün yazarlarımız ve
sanatçılarımız gibi Yılmaz Güney de bunu yapıyordu. Halk çeşmesinden güç
alanlardandı. Sinemamız için bir kilometre taşıydı. Hem halkının çilesine
ortak olmuş birisi hem de yüzünü Amerikan sinemasına çevirmiş ondan medet
uman iki yüzlü politikacıya karşı kendi kültürünü işleyen bir halk adamı
ve sinema sanatçısı olmuştur, hem de tahammül edemediklerini bildiği
halde.
ABD sineması, sinemada hep
Amerikalılıktan söz etti ve kendi kültürünü yerleştirmek konusunda
sinemadan çok iyi yararlandı. Amerikanın gönüllü elçileri ise ülkelerinde
var olan gerçekleri unutturma konusunda maharet sahibi politikacılara bir
şeyi çok iyi öğretti, iki yüzlülüğü ve Amerikan tarzı propagandistliği.
Ülkedeki iki yüzlü politikacıların tahammül edemediği ise ezilen,
sömürülen halkın çile ve acısını anlatanlar olmuştur. "Ölüm Beni
Çağırıyor" adlı gençlik öykülerinin yayınlandığı kitabın girişinde, "Hayat
ile sanat arasındaki sıkı bağın somut bir örneği olarak, kültür
tarihimizde köşe taşı olabilmiş sanatçılarımızın ilki, insanımızı duyarlılık
temelinde kuşatmış olan Nazım Hikmet ise, ikincisi daha çok bilim katında
sanatsal üretimi temellendirmiş olan Yılmaz Güney'dir" diyor.
Çünkü o bir anlatıcıdır. Hem ilk
gençlik öykülerinde, hem de bir film kahramanı olarak, hem de çokça
yönettiği filmlerde, sinema yapıtlarında.1956'da yazdığı "Üç
Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adını taşıyan öyküsünde "Komünizm
propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. Hem hapse hem sürgüne mahkum
edilir. Bu Yılmaz Güney'in tıpkı Nazım Hikmet gibi uzun hapis yılları dolu
hayatının başlangıcı olacaktır.
DEVRİM SİNEMASI VE YILMAZ GÜNEY
Sovyetlerde başlayan "devrimci" sinema
anlayışının ilk yıllarını anlatırken David Robinson'a ait şu sözü
aktarılıyor:
"Biricik tehlike, bu dünyayı sizden de
genç olanlara kaptırabilecek olmanızdı." 1920'lerin başında genç Sovyet
sanatçılarının önüne o zamana dek rastlanmayan türden sınırsız bir görme
ufku açılmıştı. Geçmiş ölmüş ve gömülmüştü diyerek başlıyorlardı
yazdıkları "Devrim Sineması" adlı kitaba Luda, Jean Schnitzer ve Marcel
Martin.
Devrimden sonra ortak niteliği
coşkuyla dolu olmak olan genc sanatçılara tiyatroların kapıları
ardına kadar açılmıştı. Devrimci sanat, sosyalist sanat yani heyecan
duyan, eşine rastlanmayan ve yeni toplumun gereksinimlerine hizmet
edecek olan sanat yaratılacaktı. Kural, emsal, sınırlama, kısıtlama hiçbir
şey yoktu.Yıkılmaz sanılan dev kütle yıkılmış ve bu iç savaşta
savaşmış olan gençler çok korkusuzlardı. Her şey için gerekli olan da
buydu. Enerji, coşku ve bir de yetenek. Sosyalizmin yüce dünyası, geçlere
bu yetenekleri ortaya çıkaracak olan ortamı sunmuştu. Kiev,
Moskova, Petrograd sokakları ve miting alanları Mayakovski'nin şarkılarına
tempo tutup şarkılarını söyleyen, binalara ve bayraklara resimler çizen,
doğaçlama oyunlar sergileyen, tartışan, gösteri yapan gençlerle
doluydu.
Bu ortamdan en karlı çıkan alanlar resim ve sinema olmuştur. Devrim gençlerin önünü
açmıştı. Yeni cumhuriyette kültürün her alanında gereksinim duyulan ve
çalışma beklediği gençlik için tiyatro, gazete, ekmek, tramvay yani günlük
yaşamın gerektirdiği her şey bedavaydı. Çalışmak isteyenlere kapılar
ardına kadar açıktı.Devrime kadar aristokrasi ile Burjuvazi için
sirk ve müzikol gibi sinema da burun kıvrılan ve küçümsenen türlerdendi.
Bütün iş gençlere düşüyordu. Tiyatro halkın ağırlıkta olduğu bir seyirci
kitlesi tarafından da izleniyordu. Ayzenştayn gibi müthiş kültürlü
ve yetenekli gençlere sinema yani reddedilen bu tür büyük olanaklar
sağladı. O zamana kadar sanat aristokrasinin tekelindeydi, gericiydi
halktan kopuk ve anlaşılmazdı. Devrimle birlikte sinema sanat türleri
arasında en alt sırada hatta yer bile almazken klasik sanat
biçimleri arasına girebilmişti.
Sergey Yosipoviç Yutkeviç'in dediği
gibi sol hareketler içinde belli bir akademizm etkiliydi. Sovyetler
Birliği'nin bu genç sanatçıları yenilikçi ve gerçekten ilericiydi.
Yeni sosyalist gerçekçi sanat bu genç sanatçıların cesur çıkışlarıydı. Her
türlü etkiye açık, çok yönlü, araştırıcı, eleştirel ve deneyci bir
atmosferde doğmuştur. Sağ kanatın seçkinci sanatına karşı kazanılmış
sosyalist toplumun kuruluşu ve dönüşümü yolunda sol cephenin kesin bir
zaferidir. Belgesel sinemanın ve sinema-gerçek akımının öncüsü olan Dziga
Vertov da bu dönemde görünmüştü.1970'li yılların başında Türkiye'de
bu yönde öncü sinemanın adımı genç sinemacılar kuşağı ile
atılmıştır.Toplumcu sinemanın ilk özgün örneklerinin ortaya
atıldığı dönem bu dönemle geç de olsa örtüşür.
"Kimin İçin Sanat?"
tartışmalarının yaşandığı bu dönemde egemenlerin karşısında toplumun
çıkarlarından yana ve toplumsal olaylarla da büyüyen emekçi sanatın ilk
tohumları atılıyordu.
İlk üniversite işgallerinin, tütün ve
toprak yürüyüşlerinin, ulusal petrol, ulusal bağımsızlık kampanyalarının
sürdürüldüğü bu dönemde "Devrim İçin Hareket Tiyatrosu" sokakta,
fabrikalarda, kahvelerde, okullarda, grev alanlarında, meydanlarda ve
gecekondu alanlarında bütün engellemelere rağmen kısaca her
yerde Nazım Usta'nın da deyişi ile "en güzel sokaklarda en güzel
insanlara akıyordu sanat". Sinemada ise ilk ciddi mesaj Yılmaz Güney'in
oyunluğuna dayanan "Hudutların Kanunu" adlı filmle verilmişti. Yönetmeni
Ömer Lütfü Akad'tı. 1965'ten sonraki 100'ün üstünde oyunculuk ve yasaklı
"Seyyit Han"la başlayan başarılı yönetmenlik
denemesinden sonra 1970'lerin başından itibaren Yılmaz Güney "Umut",
"Acı", "Ağıt" ve "Arkadaş" gibi toplumsal izlekli filmlerle sinemamıza
damgasını vuracaktır.
TÜRK SİNEMASINDA DEVLEŞEN YILMAZ GÜNEY
Yutkeviç şöyle diyordu: "Ülkem her
şeyi vermiştir. Bana güvenip" bütün sanatların en önemlisi' adına
çalışma hakkını tanımıştır. Bizim ülkemizde sinema yalnızca tek bir
haktan, aptal ve sorumsuz olma, para basan bir makine olma, bir karnaval
atraksiyonu olma hakkından yoksundur. Bizim ülkemizde sinema, halka karşı
akıllı, derinlikli ve sorumlu ürünler vermekle yükümlüdür." Sovyet
Devrimi'nin başında tanıdığı olanaklarla yetişen kuşak ağır bir
sorumluluğun altında asla ezilmedi.
Devrimci sinemanın dehası ve büyük
ustası sayılan ve bütün zamanların en iyi filmi "Potemkin Zırhlısı"nın
yaratıcısı Ayzenştayn'ın manevi babam dediği Vsevolod Emilyeviç
Meyerhold'un Proletkült Tiyatrosu, Ferdinandov Kahramanca Deneyler
Tiyatrosu ve Foregger Stüdyosu'yla önü açılan devrimci sinema dünya
ölçüsünde batıyla bo ölçüşebilecekhatta önünde sinema dünyasının
kapılarını açacaktır.Ardından tutkulu bir devrimci, militan bir
kuramcı ve senaryolarını da kendisi yazan belgesel sinemanın (Sinema-Göz)
kurucusu Dziga Vertov da gelişiyle yeni bir aşamanın dönüm noktası
olmuştu.
1920'den 1940'a bu sorumlulukla bir
araya gelen çeşitli meslekten insanlar Sovyet Sinemasının ilk yirmi yılını
inşa etme onurunu elde ettiler: "Daha güzel olanı, hepimizin kendimizi,
ortak bir çabaya ait bir topluluk gibi hissetmemizdi. Kimse kendi kafasına
göre çalışmıyor, herkes komşusunun kazma vuruşunu hissediyordu. Çok
çeşitli alanlarda darbe üstüne darbe vurarak bu toprağı boş ve çorak
kalmaktan çıkarmayı başarmışızdır." diyordu Sergey Mihayloviç
Ayzenştayn... Sovyet Devrim Sineması dünya sinemasına Ayzenştayn,
Pudovkin, Dovjenko ve Kuleşov gibi dört ustayı kazandırmıştı. Bizde ise
Yılmaz Güney'in adından sıklıkla söz ettirdiği yıllarda TV henüz
günlük yaşama tam olarak girmemiş, popülerliğini kaybetmemişti. 1980'ler
sinemanın toplumsal işlevini yitirdiği buna karşılık ABD tarafından
endüstrileştirildiği ve tekeline alındığı ama kültürel yaşamda oynayacağı
rolün göz ardı edilmediği yıllar olmuştu.Yılmaz Güney Türkiye
sinemasında Nazım Hikmet gibi sinemada yerleşmiş geleneklere karşı
çıkıp putları kırıyordu adeta...
1970'lerdeki 3.dünya devrimci sineması
gibi batılıların ilgisini çekecek türden ayrıntılara değil sisteme dair
genel bir eleştirel bakış açısı taşıyordu. Bu nedenle filmlerinin çoğu
belgesel niteliği taşıyıp gözlemlere dayanıyordu.Halil
Turhanlı'nın Bell Hooks'tan alıntı yaparak vurguladığı gibi "sesini
bulmak" tı eksik olan. Nesne olmaktan kurtulmak ve özne olabilmek.
Baskıya karşı koymak için bağırmak, haykırmak, haykırabilmek için sese
sahip olmak gerekiyordu.Yılmaz Güney filmleriyle insanlara
yaşadıkları sefil hayatın sorumluluklarını işaret ediyordu. Adana'daki
gençlik yıllarından sinemanın zirvesine yükselinceye kadar geçen her
dönemde bunu bilinçli olarak amaçlamıştı Yılmaz Güney. Bunun için
devrimciydi."Devrimci Sinemacı" olmasının nedeni buydu.
Anlatmak istedikleri için sonuna kadar gerçekçi, ödünsüz,
militandı...
Yılmaz Güney Kendini Anlatıyor
Doğumundan yıllar sonra aldığı nüfus kağıdına göre 1937, kendi açıklamasına göre 1931
doğumluydu:
"1937 yılında, Türkiye'de bir güney
şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir
köylü ailenin iki çocuğundan biriyim.Annem dindardı ve okuma yazma
bilmezdi... Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da
okula hiç gitmemişti...
Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dü. Anlamını şöyle açıklıyordu Güney:
"Asıl adım Yılmaz Pütün'dür. Adım
zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve
baş eğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz
çekirdeği demektir."
Çocuk yaşta ekmek kavgası içinde buldu
kendini; "Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım" diyordu. İlk
işi hayvan gütmek, sonra pamuk tarlalarında ırgatlık, suculuk,
traktör sürücülüğü ...
Adana'daki İnönü ve İnkılap
ilkokullarında okudu. Liseyi Adana'da bitirdi. And filminin Adana'da
bulunan bürosunda da çalışmaya başlamıştı. O yıllarda "Doruk" adlı bir
sanat dergisi çıkardı. Sanata meraklıydı ve hikayeler yazıyordu. 1955
yılında bir öyküsünden dolayı takibata uğramıştı. Hakkında dava açıldı.
1956 yılından itibaren Adana'da
yayınlanan "Salkım" dergisine, İstanbul ve Ankara'da yayınlanan "Yeni
Ufuklar" ve "Pazar Postası" gibi dergilere de öyküler yazmaya
başladı.
İstanbul'a gelip İktisat Fakültesi'ne
kaydını yaptırmıştı. Fakat devam edemedi. 1955 yılında "13" dergisine
yazdığı "3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküde komünizm
yapıldığına karar veren mahkeme sonuçlanmıştı: 1,5 yıl ağır hapis ve 6 ay
sürgün cezası.
Öğreniminin yarım kalmasına yol açan
ve bu cezanın sürüklediği yaşamını kısaca şöyle özetliyordu kendi ağzından
Yılmaz Güney:
"Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki
tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı
öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş,
cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar,
kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve
kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor'dur..."
diyordu.
Üniversitede öğrenimini sürdürürken
tanıştığı yönetmen Atıf Yılmaz'a asistanlık yapıyordu. İlk kez onun
1958'de yönettiği "Bu vatanın Çocukları" adlı filminde başrol oynadı. İlk
senaryolarını da bu dönemde yazmaya başlamıştır.
1961 Mayıs'ında cezaeviyle tanışmıştı.
1962 Aralığı'nda sürgünle... İlk hapisliğinden kalan mahkumiyetinin geri
kalanını tamamlamak üzere muhafazakarlığıyla ünlü Konya'ya sürgüne
gönderilmişti. Konya sınırlarından dışarı çıkması yasaktı. Her akşam
polise imza veriyordu. "En çok imzayı polis defterine attım" diyordu: Tam
180 defa...
Yılmaz Güney'in yaşamından çalınan tam 2 yıl...
İlk hapisliğinden sonra 1963'te kendi
yazdığı senaryoda; "İkisi de Cesurdu" (Yön: Ferit Ceylan) başrol oynadı ve
tüm Anadolu'da dikkatleri üzerine çekti. Seyirci ve Yılmaz Güney arasında
ilk köprü kuruldu. Ardından Tunç Başaran'ın yönettiği "On Korkusuz Adam"
ve "Koçero" adlı filmlerle adı "Çirkin Kral"a çıktı ve kendi mitosunu
yarattı. Yapımcı Hasan Kazankaya ile ilk yönetmenliği denedi; "At, Avrat,
Silah"la...
1968'deki "Seyyit Han" yönetmenlikteki
ilk çıkışıdır. 1970'teki "Umut" ise toplumsal gerçekleri taviz vermeden
sergileyerek Türk sinemasında yeni bir dönem açtı. Yine 1971 yılında
yönettiği "Baba" melodram sinemasının en düzeyli örneklerinden birini
vermişti.
Ünlü romancı Kemal Tahir Seyyit Han
filmini izledikten sonra büyük heyecan duyduğunu belirterek Güney'i,
"halkın içinden yetişmiş, gerçek bir halk sanatçısı" olarak
nitelendirmişti.
1971 Mayıs'ında on binlerce aydın,
sanatçı, yazarla beraber gözaltına alınan Güney bu kez hakkında kesin bir
delil olmamasına rağmen sırf kendisiyle ilgili kuşku nedeniyle ikinci kez
bu defa Nevşehir'e 3 aylığına sürgün edilmişti. Sürekli polis
denetiminde tutuluyordu.
1972'de THKP-C'ye yardımda bulunduğu
gerekçesiyle hapse mahkum oldu. 2 yıl Selimiye Kışlası, Bayrampaşa ve
Toptaşı cezaevlerinde kaldı. Salpa, Hücre, Sanık gibi öykü kitapları bu
dönemin ürünüdür. O günleri şöyle anlatır:
1972'de, Mart'ın
16'sında, devrimcilere yardım gerekçesiyle tutuklandım. Mahkeme sonucu 10
yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldım. Ecevit hükümetinin 1974
genel affıyla serbest bırakıldım. Bugün ise Ecevit cezaevindedir.
1974 Eylül'ünde, bir cinayet olayına
adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevindeyken "Güney" adlı bir
kültür-sanat dergisi çıkardım. 13 sayı sonra sıkıyönetimin yeniden
gelmesi üzerine, dergimiz kapatıldı ve hakkımda yazılarımdan ötürü on ayrı
dava açıldı. Suçum, komünizm propagandası yapmak, milli duyguları
zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek
ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak...".
Yılmaz Güney için istenen ceza toplamı 100 yıldı.
Bu dönem içinde Erden Kral'ın yayın
yönetmenliğini yaptığı Güney Dergisi'ni çıkaran Yılmaz Güney, Orhan Kemal
Roman Ödülü'nü kazanan "Boynu Bükük Öldüler" adlı romanını da yayınladı.
1974 yılında "Endişe" adlı filmini
çekmek için gittiği Adana'nın Yumurtalık ilçesinde adı yöre hakimi Safa
Mutlu'nun vurulması olayına karışmış ve 24 yıl hüküm giymişti. Bu ikinci
hapislik döneminde "Sürü", "Düşman" ve "Yol" un senaryosunu yazdı.
1981'de 8 yıl cezaevinde kaldıktan
sonra Isparta yarı açık cezaevinden "bayram izni"ni alıp, bir daha
dönmemek üzere yurt dışına çıktı.Güney, 1981 Ekim'ine kadar, geride
bıraktığı yaşamının yaklaşık 12 yılını çeşitli cezaevlerinde
geçirmişti. Bu 12 yıl içinde, ikisi yarı-açık olmak üzere 15 cezaevi tanımıştı.
1982'de Şerif Gören'in yönettiği "Yol"
Cannes Film Şenliği'nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. 1983'te TC
vatandaşlığından çıkarılan Yılmaz Güney'in filmleri toplatıldı, adından
söz edilmesi 12 Eylül cuntası tarafından yasaklandı.
Yurtdışında (Fransa'da) çektiği
"Duvar" Güney'in son filmi olmuştur. Büyük usta 9 Eylül 1984'te yaşamını
yakalandığı mide kanserinden kaybederek sevenlerini üzdü:
"Ülkemden ayrıldıktan sonra ilk
aylarda üç davanın sonuçlandığını, sonuçta, toplam 20 yıl ağır hapis, 7
yıla yakın da sürgün cezası aldığımı öğrendim... Öbür davalarım devam
etmekte; ancak henüz hangileri sonuçlandı, ne kadar ceza aldım,
bilmiyorum..."
NOKTALI VİRGÜL
"Bak, herkes bir tutulsaydı;
söyledikleri olurdu... Herkes; bu ayrıntıları kaldıramaz ki ortadan.
Kaldırsalardı; cennet olurdu buraları cennet... Ah domuzlar sizi bir gün
hepinizin topunu attıracaklar... Bunu orospu dediğim kadın söyledi.
İnsanların hep bir olması gerekirmiş."
1958'de yayımlanan "13" adlı fikir ve
sanat dergisinde yayınlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı
öyküsünde böyle diyordu Güney.
1961 yılında bu yazısında komünizm
propagandası yaptığı için yargılandı. 1,5 yıl hapis ve 6 ay sürgün
cezasına çarptırıldı. İlk yönettiği ve başrolünde de oynadığı Seyyit Han
(1968) ve Aç Kurtlar (1969) sansüre uğramıştı. Köhne inançlara, gerici
törelere, toplumsal yanlışlara ve egemen baskılara karşı çıkıyordu. Günlük
yaşamın gerçeklerini, yoksul ve ezilen insanı anlatıyordu. Umut filmi
için; "Umut, aslında kusur olan durumları belirten bir işarettir" deyince
film hemen yasaklandı.
1972'de THKP-C ile arasında kurulan
bağ nedeniyle siyasal iktidarın baskıları tutuklamaya dönüşüp ikinci
hapisliğini yaşadı. Arkadaş (1974) bu dönemin ürünüdür. Arkadaş filmiyle
Yılmaz Güney, değişen değerler yerine eskinin dejenere edilmiş doğrularını
koyar. Bu sorunun uzantısı bugüne de aittir. Varsıllık hırsı, bunun
peşinde koşmanın toplumsal idealleri altüst edişini daha o günlerden
anlatır.
Üçüncü hapisliği "muhafazakar bir
savcıyı" öldürdüğü iddiasıyla gelir. Bu defa 19 yıllık uzun bir hapislikti
bu... Yılmaz Güney'e göre ise bir suçlama. "Sürü" ve "Yol"un senaryoları
bu dönemin ürünüdür. Ve Yılmaz Güney'in talimatları doğrultusunda filme
çekilmişlerdir.
1981'de izinli olarak çıktığı
cezaevinden yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Ancak yurtdışındayken
gıyabında7 yıl daha hapse mahkum edildi. Yurttaşlıktan çıkarıldı.
"Yol" bu dönemin ürünüdür ve kurgusu Yılmaz Güney tarafından yapılmıştır.
Cannes Film Şenliği'nde "Altın Palmiye"yi kazanmıştır.
1983'teki "Duvar" (Le Mur) ise
Güney'in sürgünde yönettiği en son filmidir. Bazı çevrelerde Yılmaz
Güney'in toplumsal filmlerdeki yaklaşımına farklı bir bakış sergilediğini
savunan yönetmenlerce kuşkuyla karşılanmıştır. Yılmaz Güney'in sürgünde
çektiği ilk ve son filmi katı, önyargılı bulunduğu için bu açılardan
eleştirilmişse de biçimsel açıdan taşıdığı değerlerle kendine ayrı bir yer
edinmiştir. Ancak hapishanelerdeki kötü koşullarda yaşayan siyasi
tutsaklara bir bakıştı Duvar. 1976 yılında Ankara Cezaevi'ndeki bir çocuk
koğuşunda meydana gelen baskıların arkasından gerçekleşen isyanı ve siyasi
sol görüşlü tutsakların içinde bulunduğu koşullar anlatır.
BEYİNLERE İŞLEYEN "UMUT" SİLİNMEYECEK
"Hudutların Kanunu" (1966) halkbilim
öğelerine dayanan çoğu belgesel bir nitelik taşıyan filmlerden biriydi.
Senaryosu yine Yılmaz Güney'in bir öyküsüne dayanıyordu. Başrolünü de
Güney oynuyordu.
Kızılırmak Karakoyun (1967) Nazım
Hikmet'in öyküsüne dayanıyordu. Her iki filmde de Anadolu'nun feodal
düzenine bakış ve eleştiri vardı. Bu düzenin suça, kaçakçılık suçuna
canını hiçe sayıp itilen insanlarını anlatıyordu. İnsan ve toprak
ilişkisinden yola çıkıyor, öte yandan acımasız doğanın belirlediği yaşam
biçiminin zorluklarını ortaya koyuyordu.
Denilebilir ki Atıf Yılmaz
Batıbeki'den sonra yaşamında hatırı sayılır yeri olarak sinemacı
gösterilecek Ömer Lütfi Akad'dır.
Akad, "Kanun Namına" ile ilk defa
sinemanın günlük yaşama girdiği gerçekçi bir sinema dilinin yaratılmasında
yeni bir dönemin kapısını açmıştır. Atıf Yılmaz'ın "Bu Vatanın Çocukları"
(1959) adlı filmiyle oyunculuğa başlamıştı Yılmaz Güney. Hiçbir zaman
sinemamıza egemen olan moda akımların etkisinde kalmadı. Başından son
filmlerine kadar halktan yana ve toplumcu gerçekçilik doğrultusunda
giderek ulusal sinemanın olanaklarını da zorlayarak kendi çizgisini
belirledi.
Duygu Sağıroğlu'nun "Ben Öldükçe
Yaşarım" (1966) filmi sinemadaki "Çirkin Kral" söylencesini pekiştirdi.
1970'ten sonra sinemamızda o güne kadar etkisini sürdüren ve Güney'in
yaşamında yeri olan Atıf Yılmaz ve Ömer Lütfü Akad dışında Yılmaz Güney'in
ortaya çıkmasıyla ayakta kalabilmesini sağlayan üçüncü isimdi Sağıroğlu.
Ulusal sinemamıza yön veren Akad'ın çizgisini geliştiren de Yılmaz Güney
olmuştu.
1968'de ilk yönetmenlik denemesi
Seyyit Han ise yenilikçi ve toplumcu sinemamızın ilk çıkışı sayılır. O
zamana kadar önemli yönetmenlerin yanında oyunculuk, yönetmen yardımcılığı
ve oyun yazarlığı yaparak deneyimlerini aktaran Güney, ilk kez var olma
savaşı veren sinemamızda yönetmen olarak da yer almıştı. Hem büyük bir
başarıyla... Ancak konusunun destansılığının, gerçekçiliğinin ekonomik ve
toplumsal boyutuyla her yönüyle sansür kurullarının dikkatini çekmesi
Adana Film Şenliği'nde ödül almasına rağmen yasaklılar listesine
alınmasına yol açmıştı. Yılmaz Güney'in "Hudutların Kanunu" filminde
tanıştığı yasaklar yönetmenlik denemesinde de sürdürüldü.
1983'te yeniden yürürlüğe konan sansür
tüzüğü, tüm filmlerini hatta daha sonra adının anılmasının bile
yasaklanmasına kadar varacak sansür kurulu uygulamalarının
başlangıcı olur.
Kemal Tahir'in Adana Film Şenliği'nde
jüri üyeliği yaptığı sıralarda "Karşısında büyük heyecan duydum. Bence
halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba,
en kestirme yoldan gösteriyordu" dediği Seyyit Han, yoksul aşıkla sevdiği
kıza göz koyan ağa mücadelesi çerçevesinden "kurban ve cellat" ilişkisine
işaret ederek trajik bir öyküden yola çıkan başarılı bir toplumsal
uyarlamaydı. Orhan Kemallerin, Yaşar Kemallerin dünyasından, kendi
deneyimlerini katarak oyun yazarlığı yanıyla geliştirdiği bu öykü,
oyunculuğunun da katkısıyla Türk sinemasında toplumsal gerçekçilik yolunda
gelinen en son noktayı belirledi. Toplumsal gerçekçiliğe kapı açtı.
1968'de "Aç Kurtlar", 1969'da "Bir
Çirkin Adam"ın ardından en iyi Türk filmi sayılan "Umut" la Güney o zamana dek
alışılmış kalıpların ötesinde apaçık bir gerçekçilikle tepkisini ortaya
koyuyordu. Seyyit Han'la başlayan toplumcu bakışını geliştiriyordu.
Umut, 1970'te Adana'da Altın Koza
Sinema Şenliği'nde en iyi film seçildikten sonra yasaklanınca Danıştay
izniyle gösterime çıkabilmişti. Senaryosu yine tamamıyla Yılmaz Güney'indi
ve kendi özyaşam öyküsüne dayanıyordu. Çocukluk, ilk gençlik yılları,
ailesi ve çevresinden edindiği gözlemlere dayanıyordu. Ailesini
geçindirmek için eski faytonuyla didinen Cabbar'ın atını bir trafik
kazasında yitirmesiyle düştüğü umutsuzlukla bir define arayışı içinde
yaşadığı düş kırıklığını yansıtmaktaydı. İnsanların içine itildiği
yoksulluğu anlatıyordu.
"Yarın Son Gündür" (1971) Çirkin Kral
söylencesini sürdürmeye bir katkıydı.
Daha sonra 1971'de "Kaçaklar", Şerif
Gören'in kendisine asistanlık yapacağı "Vurguncular"ı gerçekleştirdi.
1971, Güney'in en verimli devrelerinden biridir. Ağıt, Acı ve Umutsuzlar
arka arkaya aynı yıl ortaya konan sinemamızın başyapıtlarıdır. Kısaca,
"Ağıt" düzenle savaşım veren bir kaçakçı çetesini, "Acı" sert ve acımasız
Anadolu'da öç alma töresini, "Umutsuzlar" yer altı düzeninin
dünyasında tutkulu bir aşka fedayı anlatır. "Baba" ise ailesinin geçimini
sürdürmek için bir cinayeti üstlenen kişinin öyküsüdür.
Güney'in olgunluk devresini ve
bugüne uzanan kalıcı yerini kazandıran ikinci hapisliğinde yani 1974'teki
filmi "Arkadaş" olmuştur. Arkadaş kuruluşu, dramatik yapısı ve izleğiyle
gelmiş geçmiş filmler arasında Yeşilçam'a ve geleneksel anlayışına karşı
çıkan bir duruşu sergilemiştir. Filmin özellikle finali belleklerden
silinmeyecek. "Hesabı sorulacak bir tokadın" ardından verilen mesaj Yılmaz
Güney'in siyasal kişiliği ve yaşama bakışına ilişkin o zamana kadar
verilmiş en net tavırdır ve sinema dışında da sevenlerinin yüreğinde
ve beyninde asla silinmeyecek şekilde yer almasını
sağlayacaktır.
Biri sınıfını değiştiren öğrencilik
yıllarındaki iki kafadar arkadaşın yıllar sonra bir araya gelişlerinde
yaşadıkları olayları anlatan bir öyküdür bu... 1974 Türkiye'sinin toplum
katlarından, kişilerinden, toplumsal ilişkilerinden bir kesit veren bir
üründü. Umut'un yalın, saptamacı gerçekçiliği Arkadaş filmiyle hazır
reçetelerin dışında ilk kez ciddi ve sınıf gerçeğinin belirlediği
toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adımdı.
Gerçekçilik yolunda ve olgunlaşmada yeni bir aşamayı ve noktayı
belirliyordu.
1971'deki hapisliğinde yarım bıraktığı
Güney'in "Zavallılar" filmi Batıbeki tarafından 1975'te
tamamlanabilmiştir.
Yumurtalık savcısı cinayeti
suçlamasından sonra yaşadığı tutukluluk devresinde önce "Sürü" (1979),
ardından "Düşman"da (1980) Zeki Ökten ve "Yol" (1982) filminde Şerif
Gören'le birlikte çalıştı.Tümünün senaryosu hatta kurguları
kendisine aitti ve alışılmış çizgisini hapisliğine rağmen sürdürdüğü
filmlerdi. Hem de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir biçimde, yönetmenin
tutukluyken de yapıtlarını gerçekleştirebilmesi gibi benzersiz bir olayı
yansıtmıştır.
Kısaca Düşman'da ezik ve yalnız ve bu
nedenle de çözüme tek başına gitmeye çalışan işsiz gencin kötü yola düşmüş
karısıyla çevresinin ilişkisini, Yol, törelere göre ihanet eden karısına
ceza verme görevi kendisine düşen kocayla diğer izinle cezaevinden çıkan
tutukluların başından geçenleri, Sürü de, bir aşiretin sürüsüyle kırsal
alanda büyük kente geçişini ve giderek çöküşünü anlatıyordu.
Güney'in yaşamını anlatan ve kesitler
veren 74 dakikalık "Adana-Paris" adlı belgesel, yönetmen Ahmet Soner
tarafından gerçekleştirilmiştir.
TARTIŞMASIZ DEVRİMCİ: YILMAZ GÜNEY
Yılmaz Güney 2000 yılında
tartışılıyor...Tartışmalar solun en radikal kesiminden sağın en tutucu
yazarlarına varıncaya dek yayılıyor. 30 yılın hesaplaşması...
Basınımızın sözüm ona en önemli,
seçkin, mümtaz yazarları... Yılmaz Güney'e ve Arkadaş filmine
saldırıyorlar. Ve Duvar'a da tabii. Duvar filmindeki sisteme karşı
yöneltilen realist eleştiriyi sert buluyorlar. Tıpkı Nazım gibi vatan
hainliğine kadar vardırılıyor bu tepkiler... Önce acımasızca eleştirenler
sahneye çıkıyor. Yılmaz'ı sevenler gereken cevabı veriyor. 6 Şubat 2000
tarihli Cumhuriyet'te "Düzenle bütünleşmiş cüceler, patronlarının tekerine
takoz koyan haydutlara tahammül edemiyor. Doğrudur bu... şaşmamak gerekir"
diyerek en güzel yanıtı veriyor Mehmet Baydur.
Amerikan filmlerine alışmış, onlarınki
gibi hızlı, ani, hafif, uçucu olmalıydı her şey. Yılmaz Güney'e
saldıranlar itiraf ediyor: Yazmasalar çıldıracaklardı çünkü...
18 yaşında bir öyküsünden dolayı hapse
atılan, yaşamından 11 yıl çalınan ve dört yılını sürgünde geçiren büyük
bir halk sanatçısıydı o... Savcının yargısı ve 1,5 yıl süren ilk
hapisliğinin gerekçesi bir işçi kızın öyküsünde geçen şu sözlerdi: "Eğer
herkes eşit olsaydı burası bir cennet olurdu". Suçu komünizm propagandası
yapmaktı.
Halkı onun adını da tıpkı Nazım gibi
en sevilenler arasına yazdırmıştı. Orhan Kemal'in deyimiyle bize lazım
olan "kötülüklerle, alçaklarla, bayağılıklarla mücadele edecek aydın
tipler" değil miydi? Yılmaz Güney olması gerekendi işte.
Arkadaş filmini eleştirenler onun
tehlikeli, acımasız ve yanlış mesajlar taşıdığını öne sürüyorlardı. "Saf
sosyalist birey"den yana olan bu sözüm ona orta sınıf korumacıları nedense
saf olarak ne orta sınıfı ne de bu sınıfın çelişkilerini eleştirenlerin,
ezilenlerin yanında yer alanların safını seçtiler. Tekellerin sesi ve
sermayenin çığırtkanları olmaktan öte.
Aslında "İlericiler Çetesi" diye
eleştirirken çoğu açmazda, AB'ye endekslenmiş kafalara sahiplerdi. Malum
bu çevrelerin müttefikleri olarak Yılmaz Güney gibi devrimci sanatçılara
bakışları da o kadar dar ve basit açıdandı. Yılmaz Güney onlara göre güya
kabadayı, lümpen, eğitimsiz, feodal hatta bilgisizdi.
Güney gibi bütün emekçi aydınlar
onlara göre böyle idi. Çoğunun utancı emekten yana olanların yaşam
biçimini seçemedikleri içindi. Aslında ondandı.
Her şey İnci Aral'ın yazıp da Fatoş
Güney'in Costa Gavras'a verdiği ve Yılmaz Güney'in yaşamını anlatan
hikayenin filme çekileceği ile ilgili haberin bir gazetede yayınlanmasıyla
başlamıştı. Fatih Altaylı'nın yurt dışına çıkışıyla ilgili olarak Güney'i
"kendisine bir siyasi havası yaratan katil" suçlamasına daha sonra Serdar
Turgut ile Engin Ardıç da katılacak ve Güney'i efsaneleştiren gerçek
sanatçı yönünü göz ardı ederek "maço, lümpen, katil" gibi sataşmalarla
sürdürülecektir.
Evet, kıskandıkları, çekemedikleri
Yılmaz Güney onların hiçbir zaman kıyısına bile varamayacakları kadar halk
nazarında bir mitos, büyük bir efsaneydi. Ama Nihat Behram'ın da dediği
gibi Yılmaz Güney gibi gerçek sanatçıları mitoslaştırma böyle körelen ve
güdümlü beyinlerde bu körlüğü besleme tipik medya yazarlarında
rastlanamayacak türden bir sanatçının olduğu biçimde bütün olarak
değerlendirilmesine engeldi.
Oysa Güney Türk sineması için bir
kazançtı. Adı Larousse'den Hallivel Filmgoer's Companion'a tüm
ansiklopedik kaynaklarda yer alabilen, filmleri Film Guide'lara girmiş tek
Türkiye sinemacısıydı. Ve Anadolu'nun bir köyünden gelip de sinemada dünya
çapında yer edinmek kolay yabana atılabilecektir şey de değildi.
Yılmaz Güney onu eleştirenlerin hiçbir
zaman olamadıkları kadar içtendi. Eşi Fatoş Güney'in belirttiği gibi
halkıyla iç içe geçmiş, içinden gelmişti. her şeyini çok iyi biliyordu.
Ancak sistem aykırı olanı sevmiyordu.
Barındırmıyordu. Yıllar sonra Yılmaz Güney'e karşı takınılan tutumun
gayesi apaçıktı: Onun kişiliğinde simgeleşen, günümüzde geçerli kılınan
uzlaşmacı, itaatkar ve popülist yığın kültürüne karşı duran devrimci
mitosu yıkmak.
Yılmaz Güney lümpen değildi. Çünkü uçurum insanlarının, şehrin varoşlarında, kent kıyılarında tutunmaya
çalışanların eleştirel bilinç edinerek, güçlerinin farkına
varabileceklerini biliyor ve bu duyarlılıklarının toplumsal dönüşümde rol
oynayabileceklerini böylesi bir birleşmenin yıkıcı kimyası olduğunu
sanatçı yönüyle vurgulayarak işaret etmesiydi. Yılmaz Güney'e saldırının
nedenlerinden biri de bu misyonudur aslında.
Köşeye sıkıştıkça Fatih Altaylı'nın da gecikmeden itiraf ettiği gibi güya "ifratla tefrit arasında" yaşadığımız
için uçları törpülenmiş, Yılmaz Güney gibi emekten, halktan yana
sanatçıları işlerine geldikleri şekilde anlatmak için böyle yığınlar,
topluluklar gerekliydi. İşlerine öyle geliyordu çünkü.
Cüneyt Ülsever, Serdar Turgut, Fatih
Altaylı, Yağmur Atsız, Ahmet Selim, Hadi Uluengin, Engin Ardıç gibi
besleme medyadan doyanlar içinse doğal bir beklenti idi
bu...
Çünkü yazarın dediği gibi maaşları, köşeleri holding patronlarının hediyesidir.
Her şeye rağmen umutlar yeşerip duracaktır.
YILMAZ GÜNEY İÇİN NE DEDİLER?
Onat Kutlar
Yılmaz Güney,
sinemamızın en önemli bir numaralı yönetmeni olmaya devam
ediyor.
Mahmut Tali Öngören
"Ben onu yalnız
bir sanatçı olarak görmüyorum. Sinema yoluyla ve sinemanın da ötesinde
geniş kitleleri, ezilmiş insanları, sorunları olan insanları
etkileyen bir sinemacı".
Kurtuluş Kayalı
"Yılmaz Güney'in
sineması Türkiye'nin hiçbir döneminde nesnel olarak incelenmedi. Güney
Sineması üzerinde tekrar tekrar durmayı gerektirecek
derinliktedir".
Atilla Dorsay
"Yılmaz kadar Türk
toplumunun çelişkilerini hisseden, yakalayan ve sinemasına yansıtan bir
sanatçı olmamıştır".
Ayşe Emel Mesci
"O, sinemamızın şairidir."
Cengiz Bektaş
"Ben Yılmaz Güney'i
yapıtlarıyla tanıdım, Türk sinemasında. O ana kadar gelen çizgide yaptığı
değişikle beni heyecanlandırdı."
Sibel Özbudun
"Yaşamının büyük bir
bölümünü okuyarak, araştırarak, çalışarak ve sinemanın yüzünü ağartan
yapıtlar üreterek geçirmiş bir sosyalist sanatçı"
Yusuf Çetin
"Yılmaz'ı Yılmaz yapan
emekten yana olan tavrıdır."
Fatoş Güney
"Yılmaz Güney bir
sanatçıdır ve eserleriyle yaşayacaktır."
İnci Aral
"Entelektüel, yaşadığı
toplum için sıkıntı duyan, muhalif olan ve bunu yaptıklarıyla ifade eden
kişidir. Yılmaz Güney hiç kuşkusuz ki bu tanımın içine girer, bu çabayı
göstermiş bir insandır. Çok başarılı bir sinemacı ve
yazardır."
Arif Keskiner
"Müthiş bir sinema
tutkunu... O, Türk sinemasını gelmiş geçmiş en önemli sinemacısıydı.
Eğrisiyle, doğrusuyla delikanlıydı. Dosttu. Arkadaştı. Ruhu şad
olsun"
Fikret Başkaya
"Güney kendini estetik
sanatsal alanda kanıtlamış değerli bir sanat
adamıdır."
Ertuğrul Kürkçü
"Üslubu beyan,
ayniyle insandır' denir. Kitlesel tüketim ve ideolojisini yeniden üretmek
için hergün okur ile izleyicileri aptal yerine koyarak konuşup yazmak
zorunda olan medyanın yazarları sonunda kendileri aptallaşma riskiyle
yüzyüze kalıyor. Güneyle ilgili tartışma bu riskin gerçeğe dönüşme
olasılığının yüksekliğine yeni bir kanıt sadece."
Nihat Behram
"Yılmaz hakkında
başlatılan kampanya alçakça ve onursuzcadır. Bir kuşağı askıya alarak
saldırıyorlar."
Atıf Yılmaz
"Ve Yılmaz Güney, bütün
engellemelere, yasaklamalara rağmen arkasında toplumun çok çeşitli
kesimlerini peşinden sürükleyen filmler ve unutulmayacak bir isim, bir lejand (efsane) bırakarak gitti."
İnsan Hakları Derneği
"Yılmaz Güney,
saldırıya uğrayan ne ilk değerdir ne de son değer olacaktır. Düzenin
pislikleri ortaya çıktıkça panikleyenlerin saldırganlaşması beklenen bir
olaydır."
Tamer UYSAL
Halkla İlişkiler Uzmanı
Araştırmacı-Yazar
dosteli16@hotmail.com
|
|
|

|