|

Sinema : Aynadaki Yansımaya Dokunma Arzusu
Sinemaya ne(r)den bulaştığımızı hatırlıyoruz. Bunun açık seçik olmadığını da
kabul ediyoruz. Bu metnin inşa nedeni tam da bu karanlık hatıraya ışık tutma,
onu belki bugünden tekrar icat etmedeki inatçı kuruşumuzdur, merakımızdır.
Tolga YILDIZ
Kısa Film
Kısa filmle uğraşmamız tamamen kendi terbiyesizliğimizden. Çünkü, bu yolu
denedikçe bu alanda tanımadığımız otoriter bir güruhun kızgınlığına maruz
kaldık, piyasa tahribatından "sinema" adına kısa filmin de payına düşeni
aldığını öğrendik böylece.
Aslında Fransız Yeni Dalgası'nın kısa film pratiğiyle örtüşen bir gerekçemiz
vardı. Filmlerimizi ucuz, dolayısıyla basit bir dijital el kamerasıyla çekerek,
kendimize kendimizi kurup kurup yıkmada bir imkân verecek olan bu tekniği,
sadece bizim ellerimize teslim etmeyi düşündük. Öznel tarihlerimizden başka
biçem tasarılarımız olmadı. Önce birer iyi izleyici olma çabamız, sinema
perdesinde her duyumsadığımız ışık ve sesi okumamız noktasına götürdü bizi. Bir
bütün olarak filmleri birer metin gibi çözmeye yöneliyorduk. Filmleri izledikçe,
sadece izlemeyip görmeye, hatta önce filmi, sonra yönetmeni, sonra da kendimizi
görmeye başladık ve sinemanın bir şenlik ya da mucizeden çok bir ayna olduğunun
ayırtına vardık. Belki de sevdiğimiz filmlerin özcü yapısından kaynaklanan
doğallığı, bizi bunun üzerine düşünmeye itti. Sinemaya bir izleyici olarak
yaklaştığımız bu dönem başka sanat teknikleriyle içli dışlıydık. Tabi ki benzer
içsel serüvenleri, müzik ve edebiyata olan ilgimizin ilk kıvılcımlandığı anlarda
da yaşamıştık.
Sinema için insan ilgimizi hayli çeken bir unsurdu. İnsanın anlatılması,
kavranması, kuşatılması değil de yönetmeni, sinemanın yaratıcılarını perdede
görme fantezimiz bize çekici gelmişti. Arzuladığımız sinema buydu galiba;
kendimizi perdede görme, gösterme isteği. Paketlenmiş birey ve öznenin vitrini
olan film örneklerden hiç hazzetmiyorduk. Yaratımın özgünlüğü ve öznelliği,
kendi filmlerimizi yapmamızda bize biçemin ipuçları veren, özcü bir sinemanın
kapılarını aralıyordu. Metnimizin bir sonraki kısımda "özcü sinema" ile ne
kastettiğimizi belirgin kılmaya çalışacağız.
Özcü Sinema
Sinemayı "oyunculuk"tan, yapay ışıktan, setlerin hiyerarşisinden arındırmak
gereklidir. Oyunculuk değil ses/hareket/zaman, yapay ışıktan çok ışık/renk,
hiyerarşi değil yönetmen merkezli bir paylaşım/üretim/ortaklaşım yeridir
kameranın çevresi. Sinema adına bulunması gereken tek kişi, iç görüşünde
kamerayı kendi bakışının hemen önüne yerleştiren yönetmendir. Evet, sadece bir
yönetmen ve o yönetmene bakan bir kamera ile sinema yapılmalıdır. Yönetmenin
sinemaca düşünmesi, kendini estetize (gösterilebilir) etmesi bakımından
önemlidir. Sözün burasında oyuncu, görüntü, kurgu gibi kavramların
kurallaşmamasını ifade etmekten kaçınmıyoruz. Oyuncu, ışık, görüntü, kurgu, ses,
senaryo gibi malzemeler yönetmene kendini ifade alanı açmaktan çok, kendini
göstermek için üzerinde düşünüp biçemini yaratacağı bir olasılığı mümkün
kılarlar.
Burada, Aydınlanmacı ve Modernist birey kavramına karşı durduğumuzu hemen
belirtelim. Çünkü, Batı düşüncesinde "birey", iktisadi anlamda özel
girişimciliğin bir üst yapı tezahürü olarak icat edilmiştir.
İktisadi Liberalizm'in "insan"a biçtiği yeni dondur. Kant da bu inanışa felsefi
bir kuşatıcılıkla tartışılmazlık bahşeder. Bizce bunun tam tersi bir durum
gözlenmektedir. (Bu noktada, Nietzsche'nin, Freud'un, Lacan'ın, Foucault'un,
Deleuze'ün adlarını Doğu düşüncesinin Sufizm'iyle anmaktan kendimizi
alamadığımızın altını çizelim. Anadolulu kültürün (Sufizm, Mevlevilik gibi)
aslında çok eskilerden beri yalnız olma ve insanın özüne dönme yolunda bir
inanca sahip olduğu ve bunun yeni dönem Türkiyeli sinemada etkilerinin
olduğu/olacağı kesinkes doğrudur.)
Her insan, tek başına anlamlıdır ya da anlamsız; bu yüzden, dilin yapaylığı
olmasa başkalarını anlamak ya da yargılamak diye bir yanılgıya düşmeyeceğiz
belki de. Sanat, dilin verili alanından (ataların bayraklarının çürümüş
gölgesinden) kaçmanın, kurtulmanın en güzel yoludur. Anlamak değil, kendince
duyumsamak, görmek, okumak, dinlemekten söz edilebilir. İnsanı toplumsallığından
koparma gibi bir hataya düşmüyoruz, sadece toplum adına "gönüllü kölelik"ten,
toplum (din ve/veya ekonomi) dolayısıyla ikiyüzlü bir "kendine tapınmak"tan yana
derdimizi açık ediyoruz. Sinema, iktidarın gerçeklik algısına olan borcunu
"kitle iletişim aracı" ve "ucuz propaganda aracı" diye yaftalanarak fazlasıyla
ödemiştir. Sinema, bizim için, öze dair düşünmenin yeni üstdilini ifade
etmektedir ve kuşkusuz bir sanattır. Toplumsal ve insanidir ama ne toplumcu, ne
de beden merkezcidir. Sanat, özü ya keşfe ya da icat etmeye yöneltilmiş, insan
kadar eski bir karşı duruşun aracıdır.
Bir "film" yapmaktan çok, sinema yapmak, yani sinema yaparkenki yolu yaratıcıya
haz vermektedir. Doğanın ve kültürün çakıştığı tek nokta olan bedenine ve ruhuna
(bedenin ve ruhun yoğun bir biçimde çakıştığı tek nokta yüzüne) ilişkin
fanteziler kurmasında sanatçıya zemin sağlaması açısından bir filme giden
histerik yolun her adımı sanattır. Burada da, yönetmenliği ya da sinemayı bir
meslek olarak tanımadığımızı; bizim için derin şeyler içeren bir içsel yolculuk,
bir varoluş ve kendini hissetme zemini olarak sanatı ve mutlaka sinemayı böyle
anlamlandırdığımızı vurguluyoruz.
Başkalarına izlettiğimiz filmler, her zaman yukarıda anlattığımız süreçte
yönetmenin değil, kameranın kayıtladığı filmler olduğu unutulmamalıdır.
Yönetmenin kendisiyle bu kadar uğraşması sonucunda böyle bir hiçliğe ve
paradoksa tekrar açılması, onun bir sonraki film için gene ama bu sefer daha
farklı bir yolculuğa çıkacağının garantisidir. Yönetmenin sinema yapma
enerjisinin nedeni, sinema yaparkenki tatmini bitmiş filmleriyle
yaşayamamasıdır. Bu yüzden, tekrar tekrar sinema yapmaya kalkışacak kadar
cesareti ona sinema üflemektedir ve onu tekrar kendi karanlığına, elindeki tüm
malzemesiyle davet etmektedir. Kısaca, yönetmen, filmi kameranın gösterdiğine
(filme) ulaşmak için değil, kendi gördüğüne kameranın açısını yakınlaştırmak
için yapar.
Sanat, kitlelerle ilişkisi bağlamında değerlendirilmemelidir. Kitleye değil,
izleyiciye film yapmak daha olasıdır. Ancak bu izleyici, ne zaman, nasıl ve
nerede karşımızda bulacağımızı bilmediğimiz, belki de kafamızda çok fazla
büyüttüğümüz bir takıntıdır. Bu takıntıyı alt edebilmek için böylesine bir
sistem ve mekanizma icat ettiğimizi düşünebiliriz. Yönetmen, sinema ile bir
aktarım sürecini başlatır. Daha doğrusu, seyirci de bu aktarımı gerçekleştirecek
özveriye sahip kişi olmalıdır. Yönetmenin en çocuksu fantezisi aynadaki
yansımasına dokunmak arzusudur. Bunu, seyircisiyle yaşadığı sanatsal ilişkide
bir nebze tatmaya çalışır.
Şimdi, burada, bizler...
Sinema için bu tür bir algıyı mümkün kılan süreç de kuşkusuz küreselleşmedir.
Artık DVD pazarı, dünya sinema klasiklerini ya da yukarıda andığımız
"insanbiçimci sinema"nın (Visconti) sağlam eserlerini satışa sunmaya devam
etmektedir. Bu da, sinema'nın hâlâ mümkün olduğunu anımsatması bakımından yeni
kuşaklar için bir umuttur. Zaten büyük bir kırılmanın eşiği olan 1990'larda
çocukluğunu yaşamış bizler için sinema çok kirlenmişti. Ama gene piyasa, bu
sanatın güçlü izlerini bize sunmakta gecikmemiş ve derin bir sinema geleneğiyle
olan bağımızı kurmamızda köprü olmuştur.
Özcü bir sinema, dünyaya bakışı nedeniyle kendiliğinden bir politik taraflılığı
da belirler. Şunu söyleyebiliriz, en azından bu sinema biçem olarak politiktir
ve Modernizm'e bir karşı duruşu belirtir. Sinemanın köklerinin modern zamana
saplı olduğunu biliyoruz. Ama, bir daha altını çizmek gerekirse, sinema,
yönetmenin belki de bu zamana ait bir kendini icat/keşfetme, öze yönelme
yöntemidir. Bu durum, tarihsel yarılmaları görünür kılması açısından, tam da bu
yüzden politiktir.
Mesela, genç olmanın sineması yapılmalı, genç olmanın öyküsü yazılmalı, şiiri
söylenmelidir. Bu, gençlere bir hastalık gibi yayılmalıdır. Toplumu dönüştürecek
bir araç mıdır sinema; böyle göremiyoruz, ama sinemayı (da) okumaya başlayan
izleyici, toplumla uyuşmanın ötesinde, başta kendinden ve dolayısıyla her şeyden
şüphe eden insan olacaktır. Belki de toplumun birçok alanında ötekileşecektir.
İşte, sinema ve sanat, -özünden doğru- bu karşı duruşun başlıca adreslerinden
biridir.
Giriş
Sinema, tam olarak bu yazdıklarımız da değildir. Çünkü, bir yıl öncesiyle bile
bu kadar anlamlandırma farkı oluşurken, sinemayı bir üniforma içene sokmak
akıllıca görünecek bir aptallık olurdu.
Sinemanın acı çekmesi ve çektirmesi, yaratıcısına varoluşsal bir haz
yaşatmaktadır. Sanat, hiç ilerlememiş, sadece işleyen aletleri çağdan çağa
farklılaşmıştır o kadar. Çünkü acı, insan olmanın farkındalığıyla duyumsanır.
Babil'de yüzyıllar önce oluşturulmuş bir denklem hâlâ çözülememektedir. Yani
yaşadığı çağı tarihin çatısı saymak kör edici bir yanılgıdır. Sanatın
yetkinleştiğinden, geliştiğinden falan söz etmek işgüzarlık olur. Sanat yapmayı
bir sınıfın sözde ilerici ve gelişmiş bir zevki haline getirir. Bu yüzden, biz,
ucuzca bir el kamerasıyla sokakta veya evimizde filmlerimizi çektik.
Sinema profesyonelleri diye kendilerini adlandıran amcaların filmlerimize "kısa
film mantığı" cetveli ile yaklaşmalarının nedenini anlayabiliyoruz. Bunun
yanında kısa filme, özcü bir sinemanın suyunu damıtması bakımından her şeye
rağmen önem veriyoruz. Çünkü sinemaya ihtiyacımız var.
Tolga YILDIZ
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/t/tolgayildiz.html
Diğer yazıları ve yeni "Kapitalizmin Dününü Kısaca Anmak" başlıklı yazımı okumak
için:
http://tolgayildiz.azbuz.com
Tiksinmek adlı ikinci kısa filmimizin fragmanını izlemek için (YouTube):
http://www.youtube.com/watch?v=oeLrF4V-fII
|
|
|

|