|
Neden Rahatsızsak Filmini Yapıyoruz
İlksen Başarır-Mert Fırat ikilisinin Başka Dilde Aşk’tan sonraki ikinci filmleri
Atlıkarınca bu hafta sonu vizyona girdi. Başka Dilde Aşk’ta ilk defa engelli bir
bireyi baş rolde görmüştük, dahası ilk defa çağrı merkezi çalışanlarının
sorunları beyaz perdeye yansımıştı. Atlıkarınca ise ilkine göre çok daha
netameli bir meseleyi ele alıyor: Ensesti. Değil filmini yapmak, konuşmanın,
düşünmenin bile adeta yasaklı olduğu bir konu, ensest. Aileden Sorumlu Devlet
Bakanı da öyle düşünüyor zira; ensest kelimesini kullanmayalım buyurmuş kendisi.
Konuşmayınca, yok farz edince yok olacak ya...
Ensest ne kadar rahatsız edici bir konuysa Atlıkarınca da o kadar rahatsız
edici. Mutlu son, iç ferahlaması beklemeyin. Bu film rahatsız etmek için var.
Rahatsız olma hali; İlksen Başarır-Mert Fırat ikilisinin de kalkış noktası.
Neden böylesine rahatsız edici bir konuyu ele aldıklarının cevabı, soruda gizli;
çünkü rahatsız olmuşlar...
Bu yaklaşımın ülke sorunlarına sırtını çevirmeyi gelenek haline getirmiş
sinemamız için ne kadar değerli bir kalkış noktası olduğunu söylemeye gerek yok.
Bakan görmezden gelsin, sinema görmezden gelsin... eee nereye kadar!
İkili ilk filmleri gibi Atlıkarınca’ya da konuyu etraflıca araştırdıktan sonra
girişmişler. Nasıl hassas olduklarını, filmde de birazdan okuyacağınız söyleşide
de göreceksiniz zaten.
Başka Dilde Aşk, Engelsiz TV’nin kurulması, işaret dili kurslarının açılması
gibi pek çok harika gelişmeye vesile olmuştu. Abartılı olmayacağını bildiğim
için rahatlıkla söyleyebilirim ki; engellilerin yaşadıkları sıkıntıları kavramak
ve çözüm getirmek için bugüne kadar yapılmış tonla projeden daha etkili olmuştu
film. Nedeni açık; sinema hele ki iyi sinema çok etkili bir şey. Atlıkarınca’nın
da böylesi gelişmelere öncülük etmesi pekala beklenebilir. Ama bunun için bize
rahatsız olmayı vaat eden bir filme koşa koşa gitmek ve bir ucundan meseleyi
konuşmaya başlamak gerekiyor. Değilse, sinema tek başına ne yapabilir ki!
İki film yaptınız, ikisi de konusunu ilk defa işleyen filmlerdi...
Başka Dilde Aşk’tan sonra birden engellilerle ilgili bir hareket oldu tuhaf
şekilde. Şimdi de kadına ve çocuğa yönelik şiddet tavan yapmış durumda. Böyle
denk geliyor bizim filmler. Ama ilk defa yapmakla ilgili bir kaygımız yok. Başka
biri yapmış olsaydı da -keşke yapsa hatta– yine yapardık. Biz Mert’le (Fırat)
tanıştığımızda Başka Dilde Aşk’ın hikayesi onundu, Atlıkarınca’nın hikayesi de
benim. Birbirimize anlattık hikayeleri ve ikisini birden yazmaya başladık. Başka
Dilde Aşk daha hızlı ilerledi, o yüzden ilk onu çektik. Bizim rahatsız olduğumuz
şeyler var. Bunlarla ilgili film yapıyoruz, elimizden başka şey gelmiyor.
Rahatsız olma hali için çok uygun bir memleketteyiz gerçekten...
Türkiye’de yaşayınca, her gün televizyona bakınca, haberleri seyredince… O kadar
sessiz bir milletiz ki biz aslında. Çok rahatsız oluyorum; niye kimse bir şey
demiyor, bir hareket olmuyor diye. Ben tek başıma ne yapabilirim ensestle
ilgili? Hiçbir şey! Gidip birini hukuksal yardıma götürebilirim, psikolojik
destek almasını sağlayabilirim ki bunlar benim işim değil… Nişantaşı’nın
ortasına çıkıp bağırsam kimse beni dinlemez ama film yaparsam insanlar seyreder,
en azından üzerine konuşulmasını, düşünülmesini sağlarım. Türkiye’de Kadından
Sorumlu Devlet Bakanı “Ensest kelimesini kullanmayalım! Aile içi şiddet diyelim”
diyor. Aynı şey mi? Değil! Adını koymadan sorunu çözemeyiz ki!
Sorunu çözmek istemeyen için güzel yöntem ama...
Evet. Kol kırılır yen içinde kalır, işte “Türk örf ve adetlerine göre...” öyle
abuk şeyler içerisinde yaşıyoruz yani.
Oysa ensestin farkında herkes....
Ensest, bir aileyi parçalayacak bir şey ya... Genelde sessiz kalmak, çocuğa “Sen
yanlış anladın evladım, öyle değil o” ya da yapanla yüz yüze getirince “Yok ben
öyle bir şey yapmadım, çocuk o, nereden bilecek!” falanla yürüyen bir şey. O
yüzden de susuyoruz.
Aile parçalanmasın diye mi susuluyor genelde?
Bence öyle bir sebebi mutlaka var. Bir de tabii Türkiye’de kadın olma meselesi
var. Adama bağımlı yaşamak var, ekonomik özgürlük yok. Çünkü bu işin sonrası çok
zor; çocuk için de anne için de. Geçen STK’lara bir gösterim yaptık. Orada
birisi anlattı; adam çocuğuna tecavüz ediyor ve altı ay hapis alıp çıkmış!
Sadece altı ay!
SIĞINMA EVLERİ DEVLETİN GÖREVİ
Peki ne yapılabilir ensestle ilgili?
Öncellikle böyle bir şeyle karşılaştığında nereye gideceksin, sana kim yardım
edecek bilmen lazım. Türkiye’de 180 tane sığınma evi olduğu söyleniyor ama
bunların içinde, sığınma evi olarak gösterilen belediyenin konuk evi de var.
Gerekirse sığınılabilir yani...
Yani... Böyle bir şey olamaz. Bu STK’ların, tek başına insanların çözebileceği
bir şey de değil. Mor Çatı diye büyük bir şey var ama Mor Çatının her ile bir
sığınma evi kurmasını bekleyemeyiz. Kaldı ki bu devletin görevi. Bunu harekete
geçirecek bir şey olmasını istiyorum ben. Benim filmim bunu yapar mı bilemem...
Atlıkarınca’nın web sitesindeki yönetmenin sözü bölümü adeta ensestle ilgili bir
manifesto gibi... Bir savaş açıyorsunuz enseste sanki ve sadece film olarak
kalmasını istemiyorsunuz…
Birisi çıkıp -ensest değil de başka bir şey olabilir- film yaptı bir soruna
dair. O sorunu bilmezsen, onunla ilgili bir sözün yoksa, o bana biraz konuyu
kendi çıkarına kullanmak gibi geliyor. Bu çok tehlikeli ve çirkin bir şey. Ben
ensest konusunu ilk defa yapıyorum. “Dikkat çekici bir konu” falan diye
yapıyorsam, ben bitmişim o zaman, çok kötü bir durum.
Başka Dilde Aşk’ta da çağrı merkezi çalışanlarıyla doğrudan bir bağ kurdunuz.
Filmde eylem yapanlar bizzat dernek üyeleri oldu. Muhataplarıyla filminizi
buluşturmak istiyorsunuz.. İlk filmden sonra sanırım bir televizyon kanalı bile
kuruldu…
Evet, Engelsiz TV. Başka Dilde Aşk’ı çekmeden 1.5 sene önce tanışmıştık biz
çağrı merkezcilerle. Şimdi benim bir derdim var, bir şey anlatmaya çalışıyorum.
“Çağrı merkezi bu filmde güzel görünebilir, ilginç durabilir” falan diye
koymuyorum. Mesela işaret dili dersleri açıldı üniversite ve hastanelerde.
Ensest meselesinde de bunun gibi bir şey bekliyor musunuz?
Ensest meselesi daha tehlikeli insanlar için. Ve dediğim gibi burada bireysel
yapılacak şeyler çok az. O yüzden bununla ilgili ne, nasıl merhem olur bilemem.
Yalnız şöyle bir şey olabilir; bununla ilgilenen bütün sivil toplum kuruşları
kendilerini daha fazla duyurabilir, insanlar biraz daha bilinçlenebilir.
‘KEŞKE TACİZ SAHNESİ OLSAYDI’ DİYENLERE ÇOK SİNİRLENDİM
Ensestle ilgili bir film yapmak istemek başka, bunu becerebilmek başka bir şey.
Hassas bir mesele ya… Ne tür tartışmalar yaptınız filme girişmeden önce?
Biri, bu filmlerdeki çocuk kullanımı. Çocuğun cinsel arzu nesnesi haline
getirilmesine çok karşıyım ben. Bu Yetenek Sizsiniz yarışmasında falan çocukları
çıkarıyorlar ya, deliriyorum. Niye onlarla oynuyorsunuz, hasta mısınız? Tabii bu
ailelerin de meselesi. Bayılıyorlar onlar da… Neyse en birincil noktamız buydu;
filmde kesinlikle böyle bir şey olmayacak. Çünkü biz ona karşı duran bir film
yapıyoruz ya bir anda tam tersini yapabilirdik öyle bir hataya düşseydik. Ki “Ya
yeterince sert değil! Keşke bir taciz sahnesi olsaydı?” diyenler oldu ve ben çok
sinirlendim. Bunu gördüğün zaman ne olacak ki? Ben sizi niye sağaltayım! Zaten
filmi görüyorsun, orada ne olduğu belli, anlamıyorsan o kesinlikle senin
problemin. İkincisi de, genel olarak insanlar zannediyorlar ki; ensest kırsal
kesimde olan bir şey. Baba alkol bağımlısı, karısını dövüyor olabilir vs. Böyle
tuhaf beklentileri var insanların.
ENSEST ZENGİN-FAKİR, KÖYLÜ-KENTLİ TANIMIYOR
Neden illa babanın “sorunlu” olması bekleniyor?
O zaman “hasta zaten” denilip geçiliyor çünkü, ama böyle bir şey değil. Bu her
an her yerde olabilecek bir şey. Ensest zengin-fakir, köylü-kentli,
eğitimli-eğitimsiz tanımıyor. Bizim filmin nerede geçtiği de belli değil. Zaten
anneannenin evinde yaşıyorlar, dolayısıyla bunların durumunu belli eden bir şey
de yok. Anne ne iş yapıyor, bankada mı çalışıyor, okulda mı çalışıyor belli
değil. Adamın da bir işi var şairliğinin yanında. Bir tek şairliği belli işte.
Ağzına içki koymuyor, kaba saba biri değil falan...
İçki koymuyor da değil ama biz özellikle içerken göstermedik. Yoksa mesela
yemekte bir duble rakı içebilirdi. “İçki içiyordu adam filmde!” denebilir onu
gösterirsen, algıyı bozuyor böyle şeyler. “Neden sevişme sahnesi var filmde?”
diye sordular mesela bize. Neden var? Çünkü olmadığında da şöyle bir şey oluyor:
“Bu adamın cinsel sorunları mı var karısıyla?” Filmde tamamen bu yüzden var o
sahneler. Çünkü bu adamın karısıyla bir sorunu yok. Kaldı ki ensestin
gerçekleşmesi için böyle bir soruna gerek yok zaten.
Adamın her hangi bir arızası, ensest için kolay bir “neden” olamasın istediniz
yani...
Filmi seyrettiğin zaman adamın karakterini sevmen mümkün değil ama; adam karısı
olmadığı zaman kayınvalidesine yemek yedirip, onu yatağına yatıran bir adam.
Titiz, şiir yazıyor. Normalde bizim algımızda bu adamın bunları yapmaması
gerekiyor.
Bu haliyle çok daha rahatsız edici oluyor. Herkesten gelebilecek bir şey haline
geliyor ensest…
Tam da böyle düşünmek gerekiyor zaten.
Kadın gibi… Kocasından en son bekleyeceği şeyle karşılaşıyor...
Kadın kocasını seviyor. İlk başladığından itibaren belli ki orada adam uyuz,
titiz, her şeye laf eden sinir bir adam ama kadın adamı hep idare ediyor ve
seviyor kocasını.
Filmin en vurucu sahnesi kız çocuğunun anneannesine “Valla benim bir suçum yok”
diye ağladığı bölüm. Çocuk neden suçlu psikolojisine giriyor?
Çocuk bilmediği, tanımadığı bir şeyle karşılaşıyor ve niye bunu yaşadığıyla
ilgili en ufak bir fikri yok. Dolayısıyla “Niye bana böyle bir şey oluyor?
Herhalde bir şey yaptım!” duygusu var çocuklarda.
“Neden cezalandırılıyorum” gibi...
Evet.
Anne eve geldiği zamanda da kız garip bir şekilde babasını koruma duygusuna
kapılıyor.
İşte o korkudan. Çocuğun bu durumu ifade etmesi çok zor.
‘ADAM NİYE BUNU YAPIYOR?’UN BİR CEVABI YOK!
Adamın neden ensest ilişki kurduğuna dair bir neden bulamıyoruz... Bu bilinçli
olarak vermek istemediğiniz bir şey miydi?
Senaryoyu birtakım psikiyatrlar okudu ki biz Başka Dilde Aşk’ı da çok insana
okutmuştuk. Çağrı merkezciler ayrı okudu, işitme engelliler derneğindekiler
ayrı... Çünkü sen istediğin kadar araştır, bunun içinde yaşamıyorsun. Oradan
gelecek bir geri dönüşe ihtiyacın oluyor. Bizim sezilerimiz gerçekten kuvvetli
Mert’le ki doktorlara okuttuktan sonra da hiçbir şeyi değiştirmedik senaryoda.
Faille ilgili hiçbir bilgi yok kaynaklarda. En zorlandığımız şeylerden biri
buydu. Biz karakteri oluşturduk ama “Adam niye bunu yapıyor?”un bir cevabı yok!
Ya da kadın ya da abi her kimse… bunun bir cevabı yok. Bunu sorduğumuz zaman da
bize; “Milyon tane vaka varsa, milyon tane de sebebi var.” dediler. Biz bunu
erk’e dayandırdık. İktidar meselesi var bizim filmde. Biraz oradan yürüttük
karakteri.
SIRADA KİMLİK SORUNU VAR
Sürekli “biz” diye anlatıyorsun. Mert Fırat- İlksen Başarır ortaklığı sürecek
sanırım...
Evet... İki kişi yazmak çok zor ki bir sürü insan da bunu söylüyor bize, ama biz
çok kolay yapıyoruz bunu. Yazmaya başlamadan önceki aşama çok uzun sürüyor biz
de; konuşma, not alma vs. Sonra beraber tretman çıkarıyoruz.
Onu da beraber yapıyorsunuz!
Tabii, her şeyi beraber yapıyoruz. Ayrı ayrı yazmıyoruz, “30 sahne sen al, 30
sahne ben alayım.” olayı yok, yan yana çalışıyoruz.
Sırada ne var?
Yeni yazdığımız senaryo bu yüzyıldaki insanların kimliklerini kaybetmeleriyle
ilgili bir durum biraz. Ajan olup, ajan olduğunun farkında olmayan üç arkadaşın
trajikomik hikayesi.
Farkında olmamak, hayatın figüranı olmak gibi…
Evet. Sen aslında farkında olmadan neye hizmet ediyorsun. Yeni mevzuumuz bu. İlk
iki filme göre daha hareketli, daha çok karakteri olan falan…
Görev dağılımı aynı mı?
Tabii, yine Mert oynayacak. (Gülüyor)
ÇOCUK KENDİ DÜNYASINI KORUYABİLİR
Ensest doğulu toplumlarda daha çok yaşanıyor diye yanlış bir algı var değil mi?
Yanlış tabii, o kadar yaygın ki. Amerika’da falan inanılmaz. Türkiye’de genel
olarak gizli kaldığı için, gerçek istatistiklere ulaşılamıyor. Oralarda da gizli
kalan vakalar var ama daha az korkuyor onlar. Daha çabuk ortaya çıkıyor mesele
ve dolayısıyla çözüme doğru daha kolay adım atılabiliyor erken kavrandığında.
Tabii bir de çocuğun eğitimi de önemli. Çocuğa çok küçük yaştan “İzin alınmadan
odana girilemez, sen banyodayken izin almadan kimse içeri giremez.” gibi şeyler
öğretiyorlar.
Bizde herkes sokakta gördüğü çocuğu mıncıklar. Dokunmadan ilişki kuramayan bir
toplumuz...
Amerika’da ya da İngiltere’de şöyle bir deney yapıyorlar. Üç dört yaşlarında bir
çocuğu bir sokağın köşesine koyuyorlar. Sokaktan geçen hiç kimse çocukla
ilgilenmiyor! Sonra insanlara soruyorlar; “ Tacizci diye beni içeri alabilirler”
diye cevap veriyorlar.
Ama çocuk kaybolmuş da olabilir...
Tabii ki... İnsancıl tarafımızı kaybetmememiz gerekiyor bu meselede. İşte daha
yeni buldular ,1.5 sene önce bayramda kaybolan üç çocuğu. Ama “Korku toplumu
oluşsun, paranoyak olalım”dan da yana değilim tabii ki… Hiç kimse evinden
çıkmasın iğrenç bir dünya düzeninde yaşayalım... ki bize yapmak istedikleri
biraz o! Ama o dediğim eğitimi verebilirsek, çocuk bir alanı olduğunu öğrenirse,
kendi dünyasını koruyabilir.
NERGİS’E HAYRAN KALDIM
Atlıkarınca’da da Mert’in oynayacağı belli değildi sanırım başta?
Başka bir oyuncu üzerine yazmıştık hakikaten. Ama filmde bu on yıl geçme
meselesi var ya, adam 30’lu yaşlarından 40’lı yaşlarına geçiyor. Bizim
düşündüğümüz oyuncu 45’li yaşlarındaydı ve haliyle genç olamayacaktı. Bir de ben
Mert’i çok fena kandırdım! “Sen çok temiz yüzlü bir çocuksun, herkes seni çok
seviyor, teyzeler kızlarına almak istiyor falan” diye… Bir de adam iyi oyuncu
her şeyden önce. “Hiç çalışmadım, hep senaryoyla ilgilendim” diye sızlanıyor.
Ama daha girdiğimiz ilk sette hemen o oynayacağı karakter oluyor. Nergis (Öztürk)
de çok iyi. Bayağı hayran kaldım ben ona. Kendi jenerasyonunun en iyi kadın
oyuncusu bence.
Mert, Başka Dilde Aşk için “Çok fazla prova yaptık” demişti. Bu filmde ne
yaptınız?
Bu filmde çok prova yapmadık, bir tek kız oyuncuyu çalıştırdık bir ay kadar. Bu
filmde oyuncunun bir kerelik hissedebileceği duyguların olduğu sahneler var.
Nergis’in banyo sahnesi beş kere falan oynanmaz yani. Bu biraz benim
oyunculardan da kaynaklı bir şansım oldu. Çünkü “mış” gibi oynamıyor Nergis de
Mert de. Banyo sahnesinde Nergis’i kesemedim. Çünkü çıkamıyor o halden, bıraksam
üç saat oynayabilir, o duyguda kalıyor. En zor sahneleri iki bilemedin üç defada
çektik. Çünkü oyuncu için çok yorucu bir şey. Kızın annesi ile olan sahnesi
mesela… kaç kere öyle bir krize girebilirsin ki, bir süre sonra için boşalır.
Devrim Büyükacaroğlu
2011-04-02
evrensel.net
|
|
|

|