|
Doksanlı Yıllarda Sinemamıza Genel Bir Bakış
Yıllardır söylenilenleri, yazılanları, her şeyi unutup yarına bir
çocuk gibi bakmak mümkün olsaydı 'her şeyin çok güzel olacağını' söyleyebilirdim. "Büyüdükçe",
çevremizi kuşatan sorunlara cahil cesaretiyle değil, bilginin, estetiğin, edebiyatın, felsefenin ve
farklı disiplinlerin ortaya attığı, farklı kuramların penceresinden bakmaya başladığımızda, işimizin
o kadar kolay olmadığını, 'her şeyin çok da güzel olamayacağını' anlamak zor olmasa gerek.
Politik, ekonomik, kültürel konjonktürü tanımlamak, anlamak, ileriyi görebilmek için yaptığımız her
çalışma bir bumerang gibi bize geri dönüyorsa, daha yapacak çok işimiz var demektir. Hele bir de
bumerangı tutmayı bir türlü beceremiyorsak, kafamızı gözümüzü yarmak işten değil.
Kuram ve Sinemamız
Sinema hakkında bugüne kadar yazdıklarımız, çizdiklerimiz bir külliyat oluşturamayacak kadar
yetersiz, ortaya attığımız fikirler bir kuramın çerçevesini oluşturamayacak kadar sığ ise, bunda ne
Amerikan emperyalizminin parmağı vardır, ne de, bu, televizyon kültürünün aptallaştırdığı toplumsal
yapının bir uzantısıdır. Bu, yaşadığımız ülkenin bugüne kadar var olan 'geleneksel film üretme
sürecinin' düşünsel ve pratik alanda aslında çok fazla değişmediğine işarettir. Yine de 1990'larla
birlikte geleneksel film üretme biçimine direnen, kendi sinemasını oluşturmak için bütün
olumsuzlukları aleyhine çevirmeye çalışan bir kuşak var.
Sinemamızda üreten güçlerle, düşünen güçler arasında bir iş birliği yoksa, bir yönetmen piyasaya
yeni sürdüğü filmde önceki filmlerindeki teknik ve teorik hataları yeniliyorsa, hikaye anlatmadan,
kurguya kadar bir dolu aksaklığı 'sıradan izleyiciye' yutturmaya çalışıyorsa, değişen tek şey altına
ışık tutulup aydınlatılan fiberglasların rengi ve filmin ismi olacaktır.
Sinema ürünleri sanıldığı kadar kolay algılanıp yorumlanabilecek bir yapıya sahip değil maalesef! On
yaşındaki bir çocukla, altmış yaşındaki bir yetişkin aynı filmi izleyebilir, üstelik bu kişilerin
sinema kuramı bilgisi olması şart da değil. Ancak "sinema kuram", filmlerimizin belli bir kaliteye
ulaşması için, film üreten, bu konuda kafa yoran herkesin bir köşesinden tutup ayağa kaldırması
gereken bir olgudur. Ülkemizin sınırlarında uzun süredir kuramın yerini 'popülarite' aldı, yıldız
sistemi çöktü ama onun yerini en az yıldız sistemi kadar tehlikeli başka bir şey doldurdu; kısa
süreli gündemler oluşturarak, 'medyatik' özellikleri ön plana çıkan yapımların pohpohlanması. Ya da
"yıldız projeler" diyebiliriz bunlara.
1990'ın ikinci yarısından itibaren bir akım ya da kuramsal bütünlük oluşturmasa da sinemamızda çok
önemli yapımlar üretilmeye başlandı. Bu ürünler yalnızca seyirciyi zorlamakla kalmayacak, aynı
zamanda sinemamızda kuramsal çalışmaların derinleşmesine yönelik taleplerle de karşımıza çıkacak.
Filmlerle tüketicileri arasındaki popüler ilişki her geçen gün kendi "kültürünü" oluşturmaya doğru
ilerliyor. Bu olgu yeterince değerlendirilmeyip, filmler, övgüler ve sövgüler manzumesi dışında, hak
ettiği incelemelere tabi tutulmazsa yaşadıklarımız, tarihin kısır tekerrüründen öteye gitmeyecek.
Son on yıldır sinemamızın dönem dönem parlayıp sönen popülaritesi bu ritmini daha ne kadar devam
ettirir bilinmez; ancak açık olan bir şey var: Daha önce de belirttiğimiz gibi düşüncelerini kağıda
dökmeyen, filmlerinin edebi altyapılarını oluşturmayan, bunun için çaba harcamayan, teorik ve teknik
birikimini aktarmaktan uzak duran bir yönetmen güruhuyla karşı karşıyayız. Bir "sinema akım"ına ait
olduğunu belirttiğimiz filmlerin en büyük özelliği, üretim süreçlerinin düşünsel ve pratik
açılımlarını göz önüne sererek, olgun bir tartışma sürecinin başlamasına neden olmasıdır. Bu
tartışmalar sonucunda ortaya çıkan ürünlerin niteliklerinde belirgin bir farklılaşma, olgunlaşma baş
gösterir, teorik çalışmalar, üretim aşamasındaki olanaklar ölçüsünde hayat bulur; ileri sürülen
felsefi, edebi, sanatsal vs. kaygılar pelikülde cisimleşir. Kuşkusuz bu süreç her zaman böyle
doğrusal bir çizgi izlemek zorunda değil, belki de daha en başında bizi ikna edebilecek fikirlere
gönlümüzü, aklımızı kaptırabiliriz, ancak öncelikle böylesi bir zihinsel üretim sürecinin yaşanması
gerekiyor. Oysa bugüne kadar hep ölmekte olan 'bir şeyin' hayata döndürülmesinden bahsedip durduk.
Neyi-Nasıl
1970'lerin sonundan miras kalan sinemamızın ölümü hakkında uzun tartışmalar 1990'ların başında devam
etti, seyircinin sinemayı "niçin" terk ettiği üzerine teoriler geliştirildi. Gelinen nokta; artık
Hollywood sinemasının teknolojisine ulaşmamız gerektiğiydi. Popüler sinema örneklerinin üretilmesi
üstüne teoriler geliştirildi ve zamanı geldiğinde bu örnekler sinema salonlarında yerini aldı...
Popüler kültür ürünlerinden sinemaya aktarılan ya da popüler kültür ürünlerine özenilerek ortaya
çıkan filmler bu kültürün bugüne kadar kalıplaşmış hikaye anlatma ve söylem biçimleri, sinema
teknikleri ve sterotipleriyle gerçekleştirildi. Bu, ortaya çıkan ürünün gişe başarısı için
kaçınılmazdır. Seyircinin beklentisine cevap vermek, modası geçmesi zor bir olgu.
Sinemamızın önemli bir sorunu da kendilerini 'auter' olarak kabul ettirmek isteyen yönetmenlerin,
bir yandan bu popüler yöntemleri kullanmaya çalışması, bir yandan da ortaya çıkan filmin özgün bir
yapıya sahip olduğunu savunarak içinde bulundukları sistemin işleyişine ters düşmeleriydi.
Oysa daha öykülemede baş gösteren sorunların üstesinden gelinemiyordu.
Öncelikle şu soruları soralım: Neyin öyküsü; hangi olay(lar)ın ya da hangi kişi(ler)nin öyküsü...
Bununla birlikte, "olay anlatan" öykülerin içindeki karakter ve tiplerin olayla ne denli
bütünleştiği sorusunun cevabı...
Olayların ve insanların toplumsal, kültürel, ekonomik ve bütün bunlara bağlı olarak ideolojik
temsilleri...
Sıkça söylenen "anlatılmayan öykü kalmadı" repliğini dikkate alırsak, "öykünün nasıl anlatıldığı"
noktasına geleceğiz ki; bu, filmlerin başarısında, öykünün vuruculuğundan daha çok önemlidir.
Olayların ya da insanların öyküsünü anlatırken, senaryonun, kameranın, kurgunun, ışığın, rengin,
müziğin, sesin, efektin, kostümün, mekanın, aksiyonun kullanım biçimi, öykünün ideolojik olarak
biçimlenmesinde en az öykünün inandırıcılığı, vuruculuğu kadar önemlidir ve yukarda saydıklarımız,
inandırıcılık ve vuruculuk özelliğine hizmet eder. Kaçınılmaz olarak düşünmemiz gereken şey, neyi
değil, nasıl sorusunun cevabıdır.
1980'lerde de devam eden 'iyi öykü'den 'iyi film' olacağı yanılgısına, geleneksel film üretme
yöntemleri eklenince sinema bir anlamda kendini tekrarlamaya başladı, hatta geçmişine baktığımızda
daha önce üretilen filmlerin gerisine düştü. Bu yanılgı 1990'ların ortasına kadar devam etti. Yavuz
Özkan, Sinan Çetin, İrfan Tözüm, Ersin Pertan, Orhan Oğuz, Tunç Başaran, Mahinur Ergun, Erden Kıral,
Ali Özgentürk gibi yakın tarihimizin yönetmenleri (teknik olarak geçmişe göre daha iyi olanaklara
sahip olsalar da) bu hatalarını devam ettirdiler. Sonuç olarak 1990'lı yıllar boyunca bu
yönetmenlerin büyük umutlarla gittiğimiz filmlerinden yalnızca hayal kırıklığıyla değil bir cenaze
töreninin ruh haliyle ayrıldık. Yukarda saydığımız deneyimli yönetmenlerin hatalarını 1990'dan sonra
film çekmeye başlayan yönetmenler de devam ettirdi.
Şimdi bir kaç filmle ilgili dergilerde, gazetelerde çıkan eleştirilerden bir kaçını sıralayacağım,
bunların bir kısmını 'art niyetli' ya da aşırı bulabilirsiniz, ancak bu filmleri izlediyseniz
eleştirinin haklılık, haksızlık derecesinin siz de farkına varabilirsiniz;
1- "İki Kadın" Yönetmen: Yavuz Özkan
"İki Kadın' ismine gönderme yapmak için olsa gerek, iki ayrı öykü anlatılıyor. İlk yarı bir
fahişenin dramına tanık oluyoruz. İkinci yarıda ise iki kadın arasındaki- çözmekte zorlandığımız-
ilişkiler yumağına. Doğrusu kişisel olarak beni ne ilk öykü, ne de ikincisi pek ilgilendirmiyor. Ama
Özkan'ın filmi genel toplamda "Düş Gezginleri'nden bir gömlek daha iyi. Oyunculuk açısından "Düş
Gezginleri'yle aynı kapıyı çalıyor: Berbat." (1)
2- "Film politikanın en tepelerinde yer alanların saçma sapan dünyasına, bir tele kızın ya da
fahişenin aslında "göründüğü kadar" olmadığına, erkek egemenliğine ve kadın dayanışmasına göz atmayı
deneyen, daha doğrusu yalnızca göz atan nitelikte. Yüzeysel... Üst üste binen öyküler, ne, 'ne
anlatıldığı'nı önemsettiriyor, ne de 'nasıl anlatıldığı'nı. (2)
3- "Düş Gezginleri" Yönetmen: Atıf Yılmaz
"Fikir iyi. Çıkış noktaları sağlam. Yani, belli ki sinopsis dramatürjik olarak ümit vaat ediyormuş.
Ama sonuç gerçekten hazin. (..) Ne var ki, filmin genel akışı, diyalogları ve tek tek sahneler
lezbiyen ilişkiyi muhalif bir marjinal söylem içersinde değil de, ahlâken meseleye karşı çıkanları
da yanına alan biri yaratmış. Sanırız Atıf Bey, 'sinema ticarettir' ilkesini bu filminde fazla
önemsemiş. (3)
4- "İstanbul Kanatlarımın Altında" Yönetmen: Musatfa Altıoklar
"Belli bir yere dek, kötü oyunculuğu ve ondan da kötü bir seslendirmenin de katkısıyla insanı
inandırmayan bir filme, son üçte birinin görece başarısı nedeniyle olumlu not verme olanağı var mı?
Sanmıyorum." (4)
5- "Bay E" Yönetmen: Sinan Çetin
"Filmin bir de konusu ve bu konunun üzerinde yükseldiği bir fon var ki, asıl zavallılık burada.
Çetin, temayı takmıyorum diye konuşuyor ama filminin önemli bir teması olduğu kesin. Bu da baştan
sona, "Bay E"yi sarıp sarmalayan yeni sağcı lekeler. Film, pos bıyıklı Türk köylüleriyle bıyıksız,
eli yüzü düzgün bir medya kahramanı arasında geçiyor. Deli saçması bir düzlemde ilerleyen filmde,
sırası gelen sahneye çıkıp tiradını atıyor ve kinini kusuyor." (5)
Sanırım bu bölümü daha fazla uzatmaya gerek yok.
Yapım ve Yeni Olanaklar
1990'lı yıllarda üretilen filmlerin niteliğini belirleyen faktörlerden biri de yapım şirketleri ve
yapım organizasyonundaki çeşitlilik. Yeşilçam'ın sinema salonları sahipleriyle ittifakının ekonomik
nedenlerden dolayı çözülmesi ve 1980'lerin ortalarına doğru çöken film üretme ve piyasaya sunum
biçiminin yerini, Amerikan menşeli dağıtım ve yapım firmaları doldurarak, sinema salonlarının
kontrolünü eline geçirdi.
Bu yıllarda sinemanın iki temel sorunu uzun süre tartışıldı: Birincisi, filmlere para yatıran
yapımcıların her gün biraz daha azalması. İkincisi de; olanaksızlıklara rağmen üretilen filmlerin
seyircisine ulaşmasını sağlayacak sinema salonlarının bulunamaması. Bu iki olgu özellikle 1990'lı
yıllar boyunca üretilen projelerin hayata geçmesinde yapımcıları daha seçkin davranmaya mecbur etti,
belli bir kalitenin üzerindeki projelere finansman sağlandı.
Eurimages'ın desteği ve yabancı yapım şirketlerinin ortaklığıyla her yıl bir kaç film yapım olanağı
buldu. Ancak bu yeterli değildi, yapımcılar ve yönetmenler projeleri için farklı kanallardan destek
aramaya devam etti.
Reklam filmlerinin co-prodüksiyonunu üstlenen firmalar teknik ekipman ve prodüksiyon olanaklarını
1990'ların başında tekil örneklerle sınırlı kalsa da, uzun metraj filmlerin hizmetine sundu.
1990'ların ikinci yarısından itibaren bu katkılar yoğunlaştı. Uzun metraj filmlerde reklam
filmlerinde kullanılan teknik malzemeler, çekim teknikleri ve efektler kullanılmaya başlandı. Fakat,
uzun metraj filmin kaderi; hiçbir zaman bir reklam filminin bütçesiyle boy ölçüşemediği gibi, bu
teknik malzeme belli yapımlar dışında bir çok uzun metraj film yönetmeni için hâlâ hayal.
Bu gelişmenin ardında, büyüyen reklam sektörünün yönetmen ihtiyacını karşılamak için uzun metraj
film çeken yönetmenleri sektörün içinde barındırmasıyla birlikte, sinemanın gişe getirisinin
yetersizliğinden dolayı Yeşilçam'da film yapan yönetmenlerin kendi prodüksiyon firmalarını kurup,
reklama soyunmaları da var. Artık uzun metrajda ciddi yapımların üstesinden gelebilen, Filma-Cass,
Plato, Aksiyon, Co-prodüksiyon, İFR gibi prodüksiyon firmaları, reklamlardan elde ettikleri
gelirlerin bir kısmını uzun metraj filmlere yatırabiliyor.
Reha Erdem, Kutlu Ataman, Umur Turagay gibi genç yönetmenler bir yandan reklam filmi çekerken bir
yandan da sinema alanında ilk ürünlerini verdi. Bir şeyin altını çizmekte yarar var, reklam
sektörüyle, Yeşilçam döneminin yönetmenleri zaman zaman iç içe girdiği için burada keskin bir ayırım
yapmak çok zor. Yine de, son dönem reklam piyasasından gelen yönetmenlerin ürünlerindeki farklılık
hem hikaye edilen konuların marjinalliği, hem de tekniği kullanış biçimi olarak hemen fark ediliyor.
Bunun yanında bağımsız yönetmenler diyebileceğimiz, filmlerinin yapım koşullarını zorlukla yürüten,
ama her koşulda film üretmenin yollarını zorlayan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan
ve içinde bir çok genç yönetmen barındıran Yeni Sinemacılar varolan sinema anlayışına, seyircinin
beklentilerine ve popülizme takılmadan kendi sinema anlayışlarını hayata geçirmeye çalıştı.
Doksanlı yılların bir özelliği de TRT'den ürün veren kadın yönetmenlerin sayısal artışıdır. Canan
Evcimen İçöz, Biket İlhan, Fide Motan, Tomris Giritlioğlu zaman zaman TRT için, zaman zaman da
TRT'den destek alarak film üretti. Ancak bu filmler beklenilen ilgiyi görmediği gibi, T.C'nin
ideolojik propagandasını yapan filmler dışında kalanlar sinema perdesine ancak festivallerde
yansıdı.
Yönetmenliğini Tülay Eratalay'ın yaptığı, "Özlem, Düne, Bugüne, Yarına" ve "Düş, Gerçek, Bir de
Sinema" adlı kısa hikayelerden oluşan iki film 1990'lı yıllar boyunca TRT tezgahından çıkan en
nitelikli filmlerdi. Ve maalesef festivaller dışında gösterim olanağı bulamadı.
Bu kaynaklara birde Yeşilçam kültüründen gelen ve film çekmeye devam eden yönetmenler eklenince,
(Atıf Yılmaz, İrfan Tözüm, Ömer Kavur, Erden Kıral, Orhan Oğuz, Tunç Başaran, Şerif Gören, Halit
Refiğ vs.) film sayısı olarak değil, ama projelerin ortaya çıkış koşulları, üretim biçiminin
farklılaşması bir zenginlik olarak sinemamıza yansıdı.
1993 yılında Şerif Gören'in "Amerikalı" filmi büyük ilgi gördü, sözde, Hollywood yapımlarını
eleştiren, ancak eleştirileri hiç bir yere oturmayan bu film, aynı zamanda Yeşilçam'ın komedisiydi.
Dönemin Amerikan filmlerinin göze batan sahnelerinin birebir çekildiği bir kolaj çalışmasının
ötesine geçmedi.
Ve 1995 yılına gelindiğinde Yeşilçam'ın yönetmenleri yeni çıkış yolları aramaya devam etti.
1995 yılında sinemayı seyircisiyle barıştırmak, yeni Türk filmlerinden uzaklaşan seyirciyi sinemaya
çekmek amacıyla yapımcılığını Sinema Vakfı'nın üstlendiği "On Yönetmen İki Film" projesi hayata
geçirildi. Yeşilçam'ın gedikli yönetmenleri bir araya gelerek on kısa filmden oluşan iki film
üretti. "Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey" ve "Yerçekimli Aşklar". Bu projenin seyirciyi Türk
sinemasıyla ne kadar barıştırdığı tartışılır, ancak bir ilk olması ve yönetmenlere daha önce
ürettikleri uzun metraj filmlerden biraz uzaklaşıp, konsantre bir öykü anlatma zorunluluğu getirmesi
açısından önemliydi.
İki Film On Yönetmen, projesi farklı eleştirilere neden oldu, ama Türk sinemasında bir yükselişin
başlangıcı olmadı.
Politik Sinemanın Başarısız Ürünleri
1990 yılı Türkiye'de politik gelişmeler anlamında önemli bir yıldı. Toplumsal rahatsızlıkların,
kitlesel eylemlere dönüştüğü ancak bu tepkinin politik bir önderlik yoksunluğundan kalıcı politik
bir eyleme kanalize olamadığı (İslami kanat hariç) ve egemen politikaların yeni manevralar için
zaman kazandığı yıllardı. Körfez savaşı ve Türkiye'nin içinde bulunduğu stratejik konum bahane
edilerek her defasında kitle eylemleri politik erkler tarafından engellendi.
Bu politik gelişmeler ilk elde sinemamıza yansımadı, ancak değişen güçler dengesi sanatçıların
'inançlarında' ve dünyaya bakışında derin değişikliklere neden oldu. Yeni jenerasyon bocaladı ve
bocalama döneminden sonra 'insanı' anlatan tekil örnekler de olsa filmler üretilmeye başlandı.
Özal döneminde yükselen değerlerin başında Milliyetçi-Muhafazakar politikalar geliyordu, bu
politikalar radikal unsurları da zaman içinde beslemeye başlayınca sinemada da dertlerini anlatmak
isteyen milliyetçi, muhafazakar, hatta İslami yönüyle daha fazla öne çıkan filmler çekilmeye
başlandı. Bir tür olarak İslami filmlere 12 Eylül öncesinde de rastlamak mümkün, ancak 1900'lı
yıllarla birlikte bu filmlerin söylemindeki radikalizm, muhalefet biçimi farklı bir yere denk
düşüyordu, iktidara giden bir politik güçle birlikte bir dönem önemli sayıda seyirciyi sinemaya
çekmeyi başardı.
Bununla birlikte 1990'dan sonra İslami filmlerde artık 'hidayete ermenin' ne yüce bir şey olduğunun
ötesinde, filmlerde politik bir söylem hakim olmaya başladı. Bu politik söylem Türkiye'de
İslamiyet'deki değişime paralel olarak bir yaşam tarzı öngörerek varolan sistemi eleştirirken yerine
kimi zaman, sadece "muhafazakar", kimi zaman da "liberal" bir "muhafazakarlık" koyuyor.
Yalnız Değilsiniz(1)-1990, Sonsuza Yürümek, Sevdaların Ölümü, Yalnız Değilsiniz(2)-1992, İskilipli
Atıf Hoca, Kelebekler Sonsuza Uçar-1993, Ölümsüz Karanfiller-1995 (Mesut Uçakan), Minyeli
Abdullah(2)-1990, Kurdoğlu-1991, Bir Zamanlar Sarhoştu-1992, Kanayan Yara Bosna, Bosna Mavi
Karanlık-1994(Yücel Çakmaklı), Beşinci Boyut-1993, Gülün Bittiği Yer-1999 (İsmail Güneş), Bize Nasıl
Kıydınız-1994 (Metin Çamurcu), ancak bu filmlerin ortak yönü estetikten uzak, grotesk bir yapıyla,
son derece direkt propagandif filmler olmasıydı, ne sinemamız açısından, ne de herhangi bir konuyu
hikaye etme açısından bir yenilik taşımadığı gibi, ilk sol sinema örneklerinin slogancı mizacının da
gerisine düşüyordu.
Ancak bu filmler; bir süre sonra Türkiye'nin gündemine oturacak irtica, türban, İstiklal Mahkemeleri
tartışmalarının ve İslami kanadın merkez partisi Refah'ın güçlenmesi, iktidara gelmesi gibi bir
gerçekliği öncelemesi açısından önemlidir. Mazlumluk mertebesine ulaşan İslami kanadın tabanı bu
filmlere sahip çıktılar, ancak bu filmler sürekliliğini sağlayamadı.
Konjonktür İslami akımlardan yana döndüğünde, askerlerin arkasına gizlenen merkez partilerin burjuva
politikacıları Bonapartist rejimin devamı için rejim krizi yarattı ve karşı saldırıya geçti.
Türkiye'de bunlar olurken, 90'ların ikinci yarısında İran'lı sinemacılar prodüksiyon açısından
ekonomik, içerik ve hikaye yönünden felsefe yüklü bir sinema dili oluşturarak Avrupalı ve Türkiyeli
seyircilerin sevgisini kazandı. İranlı sinemacıların yapıtları çok basit, ancak vurucuydu, yeni bir
dil arayışıyla, "insanı" yeniden sinemaya sokarak, yaşanılan çağın felsefesini yaptılar.
Tarihlerinden gelen felsefe kültürünün yanına, yaşadıkları toplumsal çalkantıyı politik ve
psikolojik boyutlarıyla, "belgeselle kurmaca arasında" bir tarz oluşturarak filmlerine yansıttılar.
Kısacası, bizim yapamadığımızı yaptılar .
Diğer yanda politik, 'dönem filmi' yapan yönetmenlerin filmleri seyirciden yeterince ilgi görmedi.
Memduh Ün, "Bütün Kapılar Kapalıydı-1989"da uzun işkencelerden sonra hapisten çıkan bir kadının
dramını anlattı; "Uzlaşma-1991"da Oğuzhan Tercan politik bir cinayeti, Abdi İpekçi cinayetini
işledi; Atıf Yılmaz, Ümit Kıvanç'ın aynı adlı romanından uyarladığı "Bekle Dedim Gölgeye-1990"de,
'68 gençliğini anlatmaya çalıştı, "Babam Askerde-1994" ile Handan İpekçi, 12 Eylül dönemini
insanlarının çatışmasını, dönemin çocuklarıyla birlikte anlatmaya çalıştı, "80. Adım-1996"da Tomris
Giritlioğlu, politik bir suçlunun kaçışını, hesaplaşmalarını anlattı, "Işıklar Sönmesin-1996"de Reis
Çelik "düşük yoğunluklu" iç savaşın, "sözde karşıtlıklarını" çatıştırdı, "Hoşçakal Yarın-1999"da da
Deniz Gezmiş'i alet ederek Bonapartist rejime methiye düzdü.
1990'larda politik filmlerin önemli bir kısmı hikayesinin hakkını veremedi; sansürden, politik
tepkilerden ya da yönetmenlerin yeteneksizliğinden, beceriksizliğinden dolayı bu filmlerin çoğu
başarısızdı.
Yusuf Kurçenli'nin "Karartma Geceleri-1990" politik filmler içinde istisnai bir yere sahip. Hem bir
dönem filmi, hem de günümüzün gerçekliğine (işkence, devlet baskısı, sansür, şovenizm vs.) denk
düşen bir konuyu ele alıyordu film. Rıfat Ilgaz, yaşam öyküsünden romanlaştırdığı "Karartma
Geceleri", doğrusu 1990'lar boyunca ülkenin üstündeki siyah bulutları haber veriyordu adeta.
Kurçenli, 1994'de "Çözülmeler" filmini yaptı. Burada 12 Mart darbesi sonra solcuların ve aydınların
psikolojisini sergilemeye çalışırken, aşk ilişkilerinde ve toplumsal ilişkilerde bireylerin
çözülmelerini anlatıyordu.
Yine bir dönem filmi olan "Karılar Koğuşu"nu Halit Refiğ, Kemal Tahir'in romanından uyarladı. Bu
örnekler kendi içlerinde tutarlılıkları olsa da politik film nitelemesi yapabileceğimiz bir çok film
belli bir çıtayı tutturamadı. Bunun nedenlerini ararken sanırım, "sinemacının entelektüel
kimliğinde", olaylara yaklaşırken takındığı politik tavırda, daha önemlisi sanatçı yanının ne denli
olgunlaşmış olduğuna bakmamız gerekiyor.
"Uzlaşma" da bu anlamda hedefine ulaşmayan bir yapımdı. Oğuzhan Tercan'ın yönetmenliğini yaptığı ve
Abdi İpekçi cinayetini konu alan filmin ilginç yanı, filmde Abdi İpekçi'nin katili, Mehmet Ali Ağca
rolünü oynayacak oyuncunun hazırlık devresinden yola çıkarak filmin iskeletinin oluşturulmaya
çalışılmasıydı. Önemli bir şey atlandı filmde, politik konjontür. Suikast özelde bir cinayetti,
ancak suikast nitelemesi cinayetin toplumsal yanını bizim beyinlerimize mimliyor ve böylesi bir
toplumsal çatışma ortamını sinemaya aktarmak hem ilk uzun metraj filmi olan bir yönetmen için, hem
de ülkemizin prodüksiyon gerçekleri açısından oldukca zor bir durum gibi görünüyor.
"Böcek-1995"te Ümit Elçi, bir polis komiserinin, korkularını, çirkinliğini anlattı. Film hem
estetik, hem de hikayesinin gerçekliği konusunda yoğun eleştiriler aldı.
Kaybedenlerin Hikayeleri
Yusuf Atılgan'ın romanından, Ömer Kavur,1986 yılında "Anayurt Oteli"ni filme aldı, ertesi yıl Nuray
Oğuz'un senaryosunu yazdığı, "Her Şeye Rağmen-1987" filmiyle Orhan Oğuz görüntü yönetmenliğinden
yönetmenliğe geçiş yaptı. Bu iki filmin ortak özelliği; çevreyle iletişim kurmaktan aciz, içine
kapanık, psikolojik sorunlarıyla başa çıkamayan, zayıf ve varolan çarpıklıkları düşünmek istemeyen,
kaçan, üstüne gidildikçe içindeki şiddeti dışa vuran bireyleri anlatmasıydı. Yeşilçam geleneğinin
tamamen dışındaki bu karakterler, sinemamızın en güçlü "anti kahraman"larıydı, ve 1990'larla
birlikte bu "anti kahramanların" ya da "kaybedenlerin" hikayeleri daha yoğun olarak filmlere konu
edildi.
Fehmi Yaşar, tek filmi olan "Camdan Kalp-1990"le Yeşilçam'a da mizahi dokundurmalar yaparak,
sinemamızda ender rastlanan bir anti-kahraman yaratacaktı. Genco Erkal'ın oyunuyla ortaya çıkan
karakterin mizahi, aynı zamanda olağanüstü bir hikayesi de vardı.
Aksiyonun yerini, (tekil örnekler de olsa) bu filmlerde insan öğesi almıştı, psikolojik sorunlar,
yaşanılan atmosferin detayları, umutsuzluğun getirdiği çözümsüzlük ve biraz da gizemcilik. Bütün
bunlar seksenli yıllardan miras alınmıştı ve aynı zamanda seksenli yılların politik baskılarına
tepki olarak ya da politik baskılarından kaçmak için kullanılmaya başlanmıştı.
Hapishanesindeki mahkumların korkuları neyse, bu toplumsal ilişkideki aktörlerinin korkuları da
aynı. Hapishanedeki mahkumlar hayatlarının sınırlandırıldığının farkındaydı, dışardakilerde özgür
olmadıklarını biliyordu. Bu yüzden hiyerarşinin sınırlamaları kanıksanmıştı.
Toplumsal hiyerarşinin, siyasal ve askeri erklerin sınırladığı özgürlükler, iç savaş olgusu,
toplumsal kin, küçük patlamalarla kendini gösterdiyse de yoğun bir masturbasyonla örtülmeye
çalışılıyor. Her alanda bunu fark etmek mümkün, sokaktaki hayattan, politikaya kadar. Doksanların
sinemacıları da bunun farkına varmaya başladı. Ancak içinde yaşarken hep bir yanını eksik
bırakacağız, bu eksikliğin tamamlanması biraz daha dışardan bakarak, zamanın kendini tanımlamasıyla
mümkün olacak. Popüler olanla, muhalif, entelektüel olanın arasındaki kalite farkı zaman içinde
ortaya çıkacak, bu yalnızca filmlerin kalıcılığıyla ilgili değil, filmlerin öngörüleri ve
bulundukları dönemi analiziyle de ilgili.
Ve daha 1980'lerin ortalarında tartışılıp yapay zeminlerde var edilmeye çalışılan "entelektüel
bilinç" ancak "entelektüel özenti" ya da "erken entelektüel dönem" diyebileceğimiz bir özelliğe
sahipti; biraz kabaydı, parmağı gözümüze sokuyor, sırtını toplumsal gerçekçiliğe dayıyordu. Politik,
sanatsal, entelektüel konjonktürün netleşmesiyle birlikte, söylenecek sözler somutlaştı ve bununla
birlikte Yeşilçam'ın tecimsel ilişkilerinden uzaklaşan yönetmenler, kendi dertlerini "kendi
dilleri"yle anlatmayı yeğlediler. Ve sanıldığının aksine bu filmler son derece politik, entelektüel
ve sanatsal kaygılar taşıyan ürünlerdi.
Bu filmlerin eleştirildiği noktalardan biri de politikadan uzaklaştığına ilişkindi, oysa kimi
rastlantısal yakalamalar gibi gözükse de bu filmlerin temel noktası iktidar, baskı, cinsellik,
bireyin kendini ifade sorunu üzerine kuruluydu. Hemen hemen hepsi bir çıkmaz filmidir, ve filmlerin
temel özelliği hikayelerin anti-kahramanlar üzerine kurulmasıdır.
Tabutta Rövaşata, sinemamızda yeni bir şey söyleyen ender filmlerden biri oldu. 1990'larla birlikte
sokakta yaşayan tinerci çocuklar, alkolik insanlar gündemimize girdi. Malum sorunlardan yönetmen
filmde yapmak istediklerinin ne kadarını hayata geçirdi bilemiyoruz, ancak yine de insana verilen
değerin ne kadar düştüğü, yoksulluğun, uyuşturucunun ne denli hayatımızın bir parçası olduğu ve
bütün bunlara rağmen bu insanların sevebileceğini gösterdi. Tabutta Rövaşata, bir ilke imza attı,
gerçekten sokaktaki insanı (sokakta yatıp kalkmak zorunda kalan) insanları melodram kalıplarının
dışında anlattı. Genel beğeniyi zorladı. Gişede istenileni yapamadı belki, bunun çok önemi yok. Bize
sokaktaki insanların sistemin bir ürünü olduğunu, suçlunun hep başka yerlerde arandığını
gösterirken, sokakta yaşayanların en insani yönlerini bize ulaştırdı.
Sinemadaki değişim, insan malzemesindeki değişimin bir izdüşümüyse ki, (ekonomik, toplumsal değişimi
gözardı etmeden) tamamıyla böyledir, ortaya çıkan jenerasyon, deformasyonu her alanda
hissedilecektir. Özellikle sinemada. Burada son dönem filmlerinden C-Blok, Masumiyet, Kasaba, A Ay,
Gemide, Üçüncü Sayfa, Mayıs Sıkıntısı bu değişim çok temel göstergelerini oluşturdular. Diger
tarafta da Eşkiya, Hamam, Her Şey Çok Güzel Olacak, Ağır Roman değişimin başka bir yüzünü bize
mimliyor.
Rıza KIRAÇ
Dipnotlar
1 - Uğur Vardan, Free, Ocak 1993
2 - Tunca A rslan 2000'e Doğru 29 Kasım 1992
3 - Mehmet Açar, Nokta, Ne Nerede 6-12 Aralık 1992
4 - Atilla Dorsay, Yeni Yüzyıl, 22 Mart 1996
5 - Utku Güney, Söz, 18 Mart 1995
|
|
 |

|