Işıkla Karanlık Arasında



Lütfi Akad
T. İş Bankası Kültür Yayınları, 643 sayfa
Dizi : Edebiyat - 367
Tür : Anı
13 x 19,5, 643 sayfa, 1. Baskı
Yayın Tarihi : Nisan 2004

“Hiçbir şey çocuğun hayal dünyasına benzemez. Hep çocuk kalmak istedim; kaldım da ...”

“Bellek denen seksen altı yıllık o tıkış tıkış istiften, sinema ile ilgili silinmemiş im’leri ayıklayıp yazmaya çalışacağım. Bunlardan bir sonuç çıkarmak, bir yoruma varmak, işim olmayacak. Söyleyebileceğim tek şey şu: ‘İşte elli yedi yıllık sinema serüvenimin, yaşamımda ışıkla karanlık arasında bıraktığı izlenimler bunlar.”’

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden Lütfi Akad, bu kitapta kendi sinemacılık serüvenine bir belgeselci titizliği ile yaklaşıyor. İnsanların beynine “suskun-bilge” imgesiyle yerleşen Akad’ın, muhtemelen kendini en geveze bulduğu bu uzun soluklu sohbetini okurken “sözcüklerle” değil, “yaptıklarıyla” konuşan bir ustanın gözünden, sinemamızın tarihini de öğreneceksiniz.



Güzel filmler göreceğiz

1974 yapımı 'Diyet'ten sonra film çekmeyen Lütfi Akad, "Mimar Sinan'da ders veriyor olmasaydım, bu süre zarfında çok acı çekerdim" diyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Kamerayı ilk kez sokağa indiren Türk sinemasının büyük ustası Lütfi Akad, anılarını yazdı. Akad, gelecekten umutlu: Toplum olarak sinemaya yatkınız. Çok iyi filmler seyredeceğiz,
seyrediyoruz da...

09/05/2004
Erkan Aktuğ

"Sinema meslek değil tutkudur" diyor Lütfi Akad. İş Kültür Yayınları'ndan çıkan anı kitabı 'Işıkla Karanlık Arasında' da 57 yıllık sinema serüveninin yaşamında bıraktığı izleri anlatırken aslında bir tutkunun hikâyesini gözler önüne seriyor.

Herhalde 'sinemamızda dev bir çınar' sözü en çok Akad'a yakışır. Türkiye'de 'gerçek' anlamda sinema onunla başlar desek biraz abartmış oluruz belki ama bu iddianın haklılık payı da hayli fazladır. Çünkü, kamerayı sokağa ilk o indirmiştir. Türk sinemasına damga vuran 'sinemacılar kuşağı'nın da en önemli temsilcilerinden biri odur.

86 yaşındaki büyük usta, önceki gün İş Sanat'ta kitabı için düzenlenen kokteyle katıldı, kitaplarını imzaladı. Kokteyl öncesinde kendisiyle konuşma fırsatı bulduk. "İyi bir konuşmacı değilim" diye başladı söze. Önce sinemayı neden bir meslek olarak görmediğini soruyoruz. "Her mesleğin kendine göre bir güvenilir tarafı vardır. Sinemada böyle bir şey yok. Aklı başında bir insan yapamaz." İstanbul Yüksek İkdisat ve Ticaret Okulu'ndan mezun Akad, 'tutarlı işi'ni bırakıp sinemaya girmeye karar vermiş. Babası "Bu yeni bir alan, gelişmeye açık" diyerek oğluna destek verirken annesi tedirginmiş. Geriye dönüp baktığında annesinin korumacılığını çok iyi anladığını ama tüm sinemanın zorluklarına rağmen babasına hak verdiğini söylüyor Akad.

'Hep çocuk kaldım'

Kitabın girişinde 'Hep çocuk kalmak istedim, kaldım da' diyor Akad. Bu 'çocukluk' halinin hâlâ devam ettiğini ilave ediyor: "Evde eşimle birlikte Karagöz'le Hacivat gibiyiz."
Sinema kollektif iştir derler. Akad da uzun süre böyle düşünmüş. Kitapta 'Yıllar sonra fark ettim ki kalabalığın ortasında yapayalnız olduğumun bilincine vardım' sözlerine yer veriyor. Bu sözünü biraz açmasını istiyoruz. "Film iyiyse herkes sahiplenir. Kötüyse yönetmenin olur. Filmi çekerken, o an görülen resim... Onu bir kişi görür."

Sinema kitaplarında 'Türk sinemasında kamera Akad'la sokağa indi' diye yazar. "Kamerayı sokağa çıkarttığım doğrudur. Benden önce yoktu. Sokak sahnesi varsa bile kamera bir evin penceresinden sokağı görürdü. Senaryoda sokak var. Kamerayı sokağa çıkarırsak daha iyi olacak. Biz bunu zorladık, yaptık. İyi de oldu" diyor Akad.

'Akad sinemasının sabit bir ideolojisi yoktur' denir. Bir tarafta 'Hudutların Kanunu', 'Gelin', 'Düğün', 'Diyet' diğer yanda TRT için çektiği Ömer Seyfettin uyarlamaları. "Bir yorum daha var" diyor Akad, "Tercihi seçmemiştir diyor kimi yazarlar. Görünen bu. Ama eğer bir tercih yaparsanız bir daha film yapma olanağını bulamayabilirsiniz. İster istemez belli bir ortama uymak zorundasınız. Ben fırsat buldukça kendi düşüncemin etkisinde film yaptım. Kolay değil, bugün hâlâ sansür var. Bizim zamanımızda çok daha fazlaydı."

'Diyet'ten beri, yani 30 yıldır film çekmiyor Akad. Az süre değil. Zor gelmedi mi? Akad, "Zor gelmez olur mu. Acı veren hastalıklara uyuşturucu kullanırlar ya acıyı hafifletsin diye. Mimar Sinan'da ders veriyordum. O acımı hafifletti. Sonra şartlar değişti" diyor.

Usta sinemacı olduğu gibi usta bir yazar. İki yılda tamamladığı, yer yer edebi tatlar barındıran kitabının Türk sinema tarihinin önemli bir bölümünü kapsadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Anlattıkları 50'li, 60'lı, 70'li yılların sinema ortamıyla ilgili sağlam ipuçları veriyor. Belleği çok sağlam. Hiç günlük tutmamış ama aldığı paraları, tarihleriyle birlikte bir deftere not etmiş. Bu defterin çok faydasını görmüş.

Yılda iki-üç film çekmezse geçinemediğini yazıyor kitabında. Yapımcıların kapılarını aşındırıp iş dilenmek ona zor geliyordu. Evde oturup iş bekliyordu. "Şimdiki dönemle kıyaslayamam bile. Aldığım en yüksek yönetmenlik parası 20 bin liraydı. Ancak üç film yaparsam yılı kurtarabiliyordum. Şimdinin yönetmenlerinin şartları başka. Şimdi yönetmen senaryoyu yazıyor koltuğunun altına koyuyor, parayı, sponsorları kendileri buluyor. Haliyle daha çok kazanıyorlar."

Bir ustanın günümüz sinemasıyla ilgili ne düşündüğü önemli. Ama kitabında böyle yorumlara girmiyor. Soruyoruz, nasıl buluyorsunuz bugünün sinemasını? "Toplum olarak sinemaya yatkınız. İyi yaratıcılar çıkacak, uç veriyorlar zaten. Umudum var." 'Uzak'ın Cannes'da Jüri Büyük Ödülü aldığını hatırlatıyoruz. "Ödül hiç önemli değil. Ama 'Uzak' iyi bir film. Dışarıya satabiliyorsan filmini ödülün hiç önemi yok" diyor usta ve ekliyor: "Çok güzel şeyler seyredeceğiz, seyrediyoruz da."





Işıkla Karanlık Arasında
Lütfi Akad
İş Kültür Yayınları
643 sayfa
35 milyon

Adına 'zoom' diyorlar 'zum' okunuyor!

Akad'ın kitabında, 'zoom' objektifle tanışmasını anlattığı bölüm, hem ilginç hem de onun sinema diliyle ilgili önemli ipuçları veriyor: "İlhan Arakon yeni bir mercek getiriyor, alışılmış merceklerden çok değişik. Gövdesi daha kalın ve uzun, gördüğü işe gelince bir sinemacı için müthiş. Kamera yerinden hareket etmeden, istendiğinde boy çekim ölçeğinde duran bir insanın baş çekimine kadar yaklaşıyor ya da baş çekimden genel çekime kadar açılabiliyor. Bir-iki deneme yapıyorum, müthiş, çok güzel. Artık o sallanan, tekleyen sarsak arabaların işkencesinden kurtulacağız.. diyeceğim ama duraklıyorum. Ben zaten sahneye koyuşlarımda böyle bir yöntemi çoktandır bıraktım. Eğer bir oyuncunun yakın çekimine gerek duyuyorsam onu kameraya yaklaştırmayı yeğliyorum çok kere. Birden hızla yaklaşarak oyuncunun gözlerine kadar girebilmekse, ne yolla olursa olsun bu tür çarpıcı çekimleri seyirciye yapılmış bir tür 'şantaj' olarak niteliyorum. Her neyse, adına 'zoom' diyorlar, 'zum' okunuyor. Faydalı olacağa da benziyor ama ihtiyatla kullanmakta fayda var."

Sayfa 274