|
Brecht Estetiği ve Sinema

Mutlu PARKAN
Don Kişot Güncel Yayınlar
ISBN: 9789756511220
Sayfa: 99
Ebat: 11x21 cm
Baskı Yeri: İstanbul, 1995
Klasik Hollywood Sineması ve uzantıları, bir düş fabrikasını temsil ederler. Bu
fabrikanın üretimi, yerkürenin büyük bir bölümünü beslemektedir. Mutlu Parkan,
bu üretimin, kural ve ilkelerin baştan beri belirlene gelmiş bir estetik
anlayışına dayandığını hatırlatıyor.
İnsanlığın kültürel çıkar ve ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak bu estetiğin "Brecht
Estetiği"nden yola çıkılarak türetilmesi gerektiğini söylerken, bu estetiğin
`yoğunlaştırılmış`, ama kapsamlı bir sunumunu gerçekleştiriyor. Brecht Estetiği
ve Sinema: `Yeni sinemaya` yeni bir estetik.
Dramatik Kurgu Karşısında Brecht’ten Yoksun Seyirci Tepkisi : “evet bunu ben de
yaşadım\yaşamam. Eh doğal bir şey. Böyle olacak bu. Adamın durumu yürekler
acısı, bir çıkar yol var, göremiyor. Sanat buna derler; her şey ne kadar doğal,
ağlayanla ağlıyor, gülenle gülüyor insan!” (Ayna Olan Sanat)
Epik Kurgu Tahlilini Brecht’ten Öğrenen Seyirci : “bak bunu
düşünmemiştim\yaşamadım. Ama öyle de yapar mı adam. Çok garip çok garip,
inanılır gibi değil. Adamın durumu yürekler acısı, bir çıkar yok var, göremiyor.
Sanat buna derler işte; her şey ne kadar şaşırtıcı ve üzerinde düşünmeye değer.
Ağlayanın durumuna gülüyor, gülenin durumuna ağlıyor insan!.” (Dinamo Olan
Sanat)
Fotoğraf realitenin yansıması değil, yansımanın realitesidir.
B. Brecht
Klasik Hollywood Sineması ve uzantıları, bir “düş fabrikası” nı temsil ederler.
Bu fabrikanın üretimi, yerkürenin büyük bir bölümünü beslemektedir. Yazarımız
Mutlu Parkan , “yeni sinemaya yeni bir estetik” arayışına kapı aralarken,
okuyucuya prodüksiyonun, kural ve ilkelerin baştan beri belirlene gelmiş bir
estetik anlayışına dayandığını hatırlatıyor. İnsanlığın kültürel çıkar ve
ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak bu estetiğin “Brecht Estetiği”nden yola
çıkarak yeniden üretilmesi gerektiğini söylerken, bu estetiğin
“yoğunlaştırılmış” , ama kapsamlı bir sunumunu gerçekleştiriyor.
Kuşkusuz sinemanın günümüzdeki başlıca hedefi, geniş seyirci kitlelerini
“eğlendirmek” tir. Eğlendiricilik öğesi mümkün olduğu kadar geniş bir seyirci
kitlesine ulaşarak , yüksek kar elde etme amacının tabii bir sonucu olarak
ortaya çıkıyor. Çok değişik eğilim ve beğenilere seslenen, farklı konuları
işlemelerine dayanılarak yapılmış olan “türler” in tasnifi , gerçekte bu noktada
büyük bir farklılık göstermezler. İster müzikal, diler polisiye olsun, ister
savaş, ister psikolojik dram türü olsun, bütün filmlerin ortak özelliği,
seyirciye ortalama bir buçuk saat süreyle “hoşça vakit geçirme” olarak
belirgindir. Bu eğlendiricilik ve hoşça vakit geçirme olgusuna yakından
bakıldığında farklı türlere rağmen temel bazı noktalarda ortaklıklar görülür;
her şeyden önce, olaylar ve karakterler kesin hatlarla belirlenmiş olup,
mutlaklaştırılır. Olaylar tek bir çizgi üzerinde gelişir ve “süreçlerin
ardındaki süreçler” gösterilmez. Karakterlerde iyi olarak belirlenmiş “iyi, kötü
olarak belirlenmiş olan “kötü” , tutkulu olan tutkulu, duygulu olan duygulu ,
namuslu olan “namuslu” olarak olağan gelişimlerini gösterir. Gerçek yaşamda
karşılaşamayacağımız bu tipler ve karakterler , sözü edilen nitelikleri ortaya
çıkaran olaylardan bağımsız olarak sunuldukları için, seyircinin zihinsel
değerlendirmesinin dışında bırakılarak, mutlak bir görünüm kazanırlar. Ancak bu
oluşumun gerçekleşebilmesi sinemanın estetik öğelerinin sözü edilen oluşuma
uygun olarak kullanılmasına bağlıdır. Yani optik kuralları, cisimlerin ve
alıcının hareketleri, çekim çeşitleri, alıcı açıları, görüş noktaları, dekor,
kostüm, ve film hileleri, oyunculuk, hepsi mutlaklaşmış karakterlerin ve
olayların ve bunları pekiştirecek bir atmosferin yaratılmasına hizmet eder.
Böylece seyirci hadiselerin akışına kendini kaptırır, hadiseler karakterlerle
özdeşleşir; zihinsel faaliyeti bir kenara bırakarak, karakterler ile , duygusal
bir temel üzerinde kurulan bir yaşantı birliğine girer. Seyirci doruğa doğru
yükselen bir gerilimle, başka bir hayatın içinde yer alarak, doruk noktasıyla
birlikte başlayan son bölümde olayların çözülmesiyle, yapay olarak içine
sokulduğu gerilimden kurtarılarak rahatlatılır. İşte haz buradan doğar. Yani
geleneksel sinemanın bütün türlerinde ortak olarak bulunan eğlendiricilik öğesi,
böyle bir işleyiş mekanizması ile ortaya çıkar. Eğlence ya da hoşça vakit
geçirme, seyircinin, yaşadığı yaşamdan uzaklaşarak, kısa bir süre de olsa başka
bir yaşamın içine girmesi ve burada kendisini ve kendi sorunlarını unutmasından
doğmaktadır. Kukusuz bu da eserin içinde kurulmuş olan yaşamın ,hayatın
“gerçeğine” (aslında görünen) en yakın bir kopyasıyla mümkün olabilmektedir.
Sinema sanatı, yaşamın bir tıpkı sureti olmadaki başarısıyla seyircinin
eğlenmesini güvence altına alma sanatıdır bir bakıma. Seyircinin eğlenmesini
birinci planda görmeyen, buna karşılık onu “düşündürmeyi” , ona “bir şeyler”
vermeyi amaçlayan ve genellikle “psikolojik dram” ya da “toplumsal içerikli”
filmlerin de bu anlamda bir eğlendirici olmadıkları teknik olarak söylenemez.
Hollywood Sinemasının temsil ettiği “geleneksel sinema” geleneğinin temel
düşüncesi; bütün çaba ve harcamalar gerçeğe sahip çıkma adına değil, gerçeğin
temsilcisi olmayı öngören görüntünün inandırıcılığını arttırma adına
yapılmalıdır.
Epik ve diyalektik tiyatronun prensiplerini yeniden hayat-dar kılan Brecht,
ancak epik tür içerisinde vücut bulur ve denebilir ki, Brecht in estetik
kuramının ruhunu diyalektik ve tarihi materyalist felsefe, bedenini ise epik
tiyatro oluşturmaktadır. Brecht sistematiğini oluştururken Aristotales in
Poetika adlı eserinde tragedyanın işlevine ilişkin olarak ortaya attığı ve
binlerce yıldır gösteri sanatlarında kullanılmakta olan “katharsis” kavramının
seyirci için tehlikeli bir kavram olduğu düşüncesinden hareket eder. Katharsis
in ortaya çıkmasına neden olan olgu ise, “duygu temeli üzerinde yaşantı
birliği”dir. (einfuhlung) Seyirci sahnedeki “figur” lar ile kurduğu duygu-yaşam
birliği nedeniyle, ünlü dramatik eğriye uygun olarak gelişen olay örgüsü boyunca
ve sonucunda katharsis’e ulaşır. Oyun tekniği, günümüzde de hala o katharsisi
(seyircinin ruhsal arınmasını) sağlamak üzere Aristotalesçe önerilen reçetelere
itibar etmektedir. Katharsisle birlikte seyirci, kahramanla kendisini
özdeşleştirerek onun içine düştüğü ruhsal çatışmaları yaşaması nedeniyle,
hadiseleri, kişileri serin kanlı bir şekilde değerlendirme, eleştirme, ve
yargılama olanağından yoksun kalır. Brecht te göre , yaşamın sahne üzerinde
taklide dayalı ve tabii bir tasviriyle ortaya çıkan bu illüzyon durumu, yaşam
aktif olarak katılan ve onu daha iyi kılma göreviyle yükümlü olan günümüz
seyircisi için oldukça sakıncalıdır. W.Benjamin in Epik Tiyatro Nedir? Adlı
eserinde de belirttiği gibi, her dinamik sahne gibi, doğalcı sahne de kendini
gerçeği yansıtabilme idealine tümüyle adayabilmek için , bilinci susturmak,
kovmak zorundadır. İşte gerçeği bir ayna gibi yansıtabilme hedefine yönelen
“illüzyonist ve bireyci estetik” e karşıt olarak, Brecht, gerçeği dönüştürebilme
(dinamo olma) amacına yönelik “eleştirel ve diyalektik estetik” bir sistem
denemiştir. Brecht tin estetik kuramı, temelinde naivetenin bulunduğu ve
eksenini yabancılaştırmanın oluşturduğu birbiriyle aynı kategoride olmayan,
ancak diyalektik bir bütünlük taşıyan sekiz temel kavramdan oluşmaktadır.
Naivete ; Brecht in estetik kuramının temelini oluşturur. Örneğin, elma ağaçtan
düşer, binlerce yıldır bu böyledir. Elmanın ağaçtan düşüşü oldukça doğal ve
olağandır. Doğrusu Newton a kadar bu böyle olmuştur. Ta ki Newton daha önce
yapılmış bütün açıklamaları bir yana bırakarak bu olayı , “anlaşılmaz” ,
“yabancı” , bir olay olarak gözlemleyip, apaçık bir gerçek olan elmanın yere
düşüşü olgusunun , aslında gerçeğin sadece bir yüzü olduğu, daha doğrusu,
görünenin ardındaki gerçeğin “yerçekimi yasası” olduğunu keşfi ile asıl gerçek
görünen gerçekle bütünlenebilmiştir. İşte Naiv tutum Brecht için budur. Yani
estetik uygulamada “insanlar arası olaylar olarak , olaylar gerisinde olaylar”
başlığı altında yazma süreci dahil bütün oluşum aşamalarında temeli oluşturur.
Mesel çalışması; Brecht te mesel çalışması geleneksel anlamda “yorumlama” olarak
değerlendirir. Bir eserin, metnin , oyunun, senaryonun sahneye konma sürecinin
ilk aşamasıdır. Geleneksel tiyatrodaki yönetmenin kafasında oluşan “yorum” a
karşıt olarak ekibin bütünün ortaya koyması gereken analizdir. Kolektif bir
çabanın sonucu elde edilen bu çalışma sonucu mesel ortaya çıkar. Mesel, bir
eserin ilk bakışta ve düz bir okumayla bulgulanması mümkün olmayan anlamlarıdır.
Epizotik anlatım ; Epizotik anlatım, Brecht in estetik kuramına adını veren epik
kavramından türemiştir. Brech in dramatik tiyatro ile epik tiyatroyu
karşılaştırdığı “Modern Tiyatro Epik Tiyatrodur” adlı ünlü yazısında, epizotik
anlatımı ortaya koyar ;
DRAMATİK TİYATRO
EPİK TİYATRO
seyirci ilgisi oyunun sonu üzerinde toplanır Seyircinin ilgisi oyunun ilerleyişi
üzerine çekilir
Her sahne, bir öteki için vardır Her sahne kendisi için vardır
Organik bir büyüme Montaj tekniği
Olaylar düz bir çizgi üzerinde gelişir Olaylar eğriler çizer
Olayların akışı evrimsel bir zorunluluğu içerir Hadiseler sıçramalıdır
Böylece geleneksel dramatik anlatım çizgisi ile epizotik anlatım çizgisi
kıyaslandığında; durup soluk alması ve düşünmesine ve eleştirel bir bakışa imkan
tanımayan izleyici sıçramalı anlatımla izleyicinin ilgisi oyunun yürüyüşündedir.
Böylece de dramatik anlatıma kıyasla epizotik anlatım özdeşleştirmeyi de denetim
altına alır ve katharsis kontrol edilir.
Gestus ; bütün üretim sürecindeki naiv tutumun oyunculuk düzeyindeki ifadesidir.
Sözü ifade edecek davranış (nimesis, taklit) yerine, sözün arkasındaki
görünmeyen anlamı gösterecek davranış gestus tur. Gerçek yaşamda bireyde dille
jest arasında esas olarak uyum vardır, daha doğrusu böyle görünmektedir. Çünkü
genel olarak “ifade ile jest” arasındaki çelişkiler görülür durumda değildir.
İşte oyuncunun bunları görülür kılma becerisidir gestus. Oyuncunun kendi bakış
açısını sahneye getirişidir.
Yabancılaştırma; modern toplumlarda yabancılaşma “insani anlamların”
yitirilmişliğidir. Brecht ise “insani anlamları” bulmak için yabancılaştırma
kavramına yönelir. Yabancılaştırma işlevi naivetenin bir anlatımıdır. Brecht
“Diyalektik ve Yabancılaştırma” adlı yazısında maddeler ;
Bir anlama yolu olarak yabancılaştırma (anlamak-anlamamak-anlamak)
Anlaşılırlığa kadar “anlaşılmazlığın” yığılması
Genelin içinde özel kılma (kendine özgülüğü, bir seferliği, tipikliği)
Duyguların başka karşıt duyguların üzerine geçişi
Çelişki
Bir şeyin bir başkasıyla anlaşılması
Sıçramalarla epik gelişim
Bütünün içinde zıtların verilmesi
Bilmenin pratikleştirilebilirliği ( teori ve pratik birlik)
Bir olayı ya da karakteri yabancılaştırmak demek , onu öncelikle kendiliğinden
anlaşılırlığından, tanınırlığından, görünür şeklinden uzaklaştırıp, şaşkınlık ve
merak uyandıracak bir biçime sokmaktır.
Tarihselleştirme; Tarihselleştirme kavramı, yabancılaştırmanın bir devamı,
uzantısı olarak kabul edilebilir. Tarihileştirme, estetik uygulamada, mutlak
tarihsel olayları ele almak demek değildir. Tersine, tarihi olsun-olmasın, bütün
hadiseleri “tarihi” olarak ele almak demektir.
Brecht in ifade ettiği gibi “özdeşleştirmenin özel olayları olağan kılması gibi,
yabancılaştırma da olağanları özel kılar. Harcıâlem olaylar, bayağı,
sıkıcılıklarından soyundurularak, tamamen özel süreçler olarak sergilenirler.
Artık seyirci, güncellikten tarihe kaçmaz; güncellik tarih olur. Böylece güncel
olanın mutlaklığı tartışmalı hale getirilerek, güncellik içinde boğulmuş ve ona
aktif olarak müdahale olanaklarını yitirmiş olan seyirci, güncel olanın dışından
bir bakış açısına sahip olarak, yaşanan anın eleştirilebilirliğini ve
değiştirilebilirliğini kavrar.
Anlatımcı yapı; sanatın sadece tasvire dayalı bir ayna olmayıp, çatışmaya dayalı
bir dinamo olma esprisidir. Yaşamın realitesi, sanatın realitesini
yönlendirmelidir ve ancak seyircinin önyargıları olarak da adlandırılabilecek
olan, yaşamı süresince algıya dayalı bilgilere dayanarak idinmiş olduğu
düşünceler, eserin içerisinde tasvir yoluyla ve hayatın realitesi tarafından
yönlendirilen sanatın realitesiyle çatışarak, algıya dayalı bilgi düzeyinden
hakikate sıçratılacaktır. Seyirci böylece eleştirel bir bakış açısı yakalayarak
yaşam karşısında “gerçekçi duygulara, düşüncelere, fikirlere ve eylemlere
yönelebilir.
Göstermeci oyunculuk ; bu anlayış başta Çin Tiyatrosu olmak üzere uzak-doğu
tiyatrosunun esasıdır. Oyuncuyla seyirci arasındaki bağlantı telkinle değil,
başka bir yoldan gerçekleştirilir. Seyirci hipnoz durumundan alınıp esenliğe
çıkartılır. Göstermeci oyunculuk, oynamak ( göstermek) ile yaşamak (özdeşleşme)
arasındaki çelişki oyuncunun çalışmasında sadece biri ya da diğeri söz konusu
olabilirmiş gibi ele alınmamasıdır. Oyuncu iki karşıtın mücadelesinden ve
geriliminin derinliğinden, kendi etkilerini çekip, çıkarır.
Gerçeğin keşfedilmesi zorunluluğunu ve bunu sergilemenin sanatsal araçlarını
ilmi bir estetik kuram ile dile getiren Brecht ten yola çıkan yönetmenler bu
yolda oldukça verimli sonuçlara ulaşmış durumdadırlar. Hakikatin keşfi ve
seyirciye aktarılması yönündeki samimi çabalar, kuşkusuz son on yılda oldukça
yol almış ancak yine de sorunlar tamamıyla aşılmış değildir. Ama yol bir kez
açılmıştır…Geleceği müjdeleyen bugünün sineması bu hakikat yolu üzerinde karar
kılmış gibi görünüyor…
Doğrusu şu ki ,görüntü açısından bütün sanatlar içinde en fazla sürekliliğe
sahip olan sinema, kompozisyon açısından tüm sanatlar içinde en “süreksiz”
olandır. Sergei Eisenstein’ın sinemaya atraksiyon sıkıştırmak için kullandığı
“montaj” kelimesi, kareden başlayarak film yapımının her yönüne uygulanabilecek
bir terimdir. Fizik derslerinden bildiğimiz “Süreklilik” kavramı, bugün bir
yönetmen için, seyircinin kafasındaki gerçek dünyanın zaman ve mekan bütünlüğünü
aynen taklid etmek anlamına gelen bir sinema terimidir. O kadar ki bir çok saf
sinema seyircisinin, perdede gördüğü sürekliliğin aslında olmadığına inanması
için ikna edilmesi gerekir. Sinemaya yeni başlayan öğrencilere , Stanley Kubrick
in 2001 adlı filminde, iki çekim arasında( daha doğrusu iki tüm çekim arasında)
yaptığı sıçramalı kesimi sunmak adet olmuştur. Bir çekimin çeşitli unsurları,
yapıştırılacağı vey bugünkü tabirle “kesileceği” çekimin unsurlarıyla
eşleştiriliyordu. Bu parametrelerin en önemlileri bugün montajcılar için “zaman
ve mekanın” dört boyutudur. Kamera istediği her zaman ve istediği her yerde
çekim yapabilirdi. Kamera ile gelen bu özgürlük , akla hem basit hem çok tuhaf
bazı sorular getiriyordu.
Bu sorular-özellikle Amerikalı İtfaiyecinin Öyküsünde ve Büyük Tren Soygunu
filmine gönderme yapılarak- İletişim Fakültelerinin Radyo, Tv, Sinema
bölümlerinde her gün öğrencilere sorulur; bitmiş film, seyirciye iki çekim
arasında mı zaman geçtiğini hissettirmelidir, yoksa tiyatronun uzun süredir
seyircilerine yaptığı, çekim içindeki sahneler arasında mı? Veya seyircinin, bir
sonraki çekimin zamanının, kesintisiz olarak, bir önceki çekimin zamanını
izlediğini düşünmesine mi izin verilmelidir? İçinde bulunduğu zaman, daima
şimdiki zaman olan kamera, geçmişi tam olarak anlatmayı nasıl becerecektir?
Hayli hoşnut bir sinema araştırmacısı, yakın bir tarihte ilk uzun metrajlı film
olan Büyük Tren Soygunu nda görülen telgraf bürosundaki saatin, birinci çekimde
dokuzu, onuncu çekimde de dokuzu gösterdiğini fark etmiştir. Saat, onuncu
çekimde daha ileri bir zamanı gösterseydi acaba film daha mı anlamlı olurdu?
Yoksa onuncu çekim, yeniden dördüncü ve üçüncü çekimler arasına, soygunun daha
yeni başladığı yere mi konmalıydı. İki yıl içinde tüm bu duvardaki saat
referansları Einstein la (daha sonraları Daliyle) ilgili bir şeyler akla
getirecek, ama bu henüz konuşulmayacak mıydı? Zaman için böyleyse mekan içinde
öyle değil miydi? Aynı olayı, mekan içindeki iki ayrı açıdan görüntüleyen iki
çekim birleştirilebilir miydi? Büyük Tren Soygunundan üç yıl sonra Picasso, bir
objenin farklı açılarından görünüşünü aynı resimde verecekti fakat bu şöleni
sinemada yapmanın tek yolu iki sahneyi aynı film şeridi üzerinde yan yana
çekmekti.
Aynı olayın iki ayrı açıdan çekimi aynı mekana mı işaret etmeliyidi? Öyleyse bu
nasıl yapılacaktı? Potansiyel olarak, bir sahneyle ilgili sonsuz bakış açısı
bulunduğuna göre, bunların hangileri alınmalıydı? Tiyatroda mekan, sahne
çerçevesiyle sınırlıydı, sinema bu sınırlamayı nasıl aşacaktı? Eğer sinema
boyutlarla oynamak konusunda tiyatroya göre daha özgürse, setleri daha mı fazla
gerçekçi olmalıydı, yoksa daha az mı? James in bilinç akışı, Poincarein
geleneksel geometrisi veya Bergson un “süre-durumu”, sinema için model
oluşturabilir miydi? Husserl in “bir tek fenomenin ardında sonsuz görüngüsellik”
bulunduğuna ilişkin kuramı sinemaya uyarlanacak olsaydı bir sahne çekiminin
ardında koskoca bir dünya bulunduğu gerçeği seyirciye nasıl hissettirilebilirdi.
Görsel bilinç oluşturan atomların, saniyenin on altıda birinden küçük olmaları
gerektiğini ilk keşfeden kişi bize aynı zamanda “hayatımız ve süreklilik”
üzerine ne düşünmemiz gerektiğini ima ediyordu ? hayat nasıl bir sahneyi nasıl
bir göz yanılsamasıyla çekiyordu ki beynimize giden görüntünün sürekliliğine
kanıyorduk ? öyleyse hayat nasıl montajlanmıştı ? bugün sinema kuramları bütün
bunlara yanıt bulmaya devam ediyor…
|
|
|

|