Cem Başeskioğlu

Hiç Birinizi Affetmiyorum

Haseki Hastanesi... Enfeksiyon hastalıkları binası hastanenin en ucunda, tek katlı bir bina. Tam bir terk edilmişlik hali. Kapıda kimse yok. İçeri girip birinci kata ulaştığınızdaysa Demir kapılar çıkıyor karşınıza.

Sağdan mı gitsem yoksa soldan mı?

Merdivenin başındaki her iki kapı da kapalı. Demir bir parmaklıkla karşı kaşıyayım. Hiç bir yönlendirici yazı yok.

Soldaki kapıya yöneliyorum. Kapıya tıklasam kimse duymaz gibi geliyor ama... Duvarda zil var ona basıyorum.

“Hayırdır inşallah!” sesiyle irkiliyorum. Aman Tanrım yanlış düğmeye mi bastım?

Kapı açılınca, çekinerek oda numarasını veriyorum, tarif kolay ileride, buzdolabının arkasındaki kapı. Solda...

Köhne bir bina... Aman Allah'ım, bUrası hastane olamaz hele enfeksiyon hastalıkları için bu ne biçim bir düzen?

Türkiye’deki hastanelerin hali içler acısı. Yarın İstanbul’u vuran yıkıcı bir depremde Van’dan beter oluruz. Kalbim sıkışıyor ama yürümeye devam ediyorum.

Cem Başeskioğlu’nu görmeye geldim.

Uzun beline kadar uzanan kıvırcık saçlı bir gencin fotoğrafı var gözümün önünde.

Twitter kardeşliğinden Murad sayesinde dramatik olduğu kadar da gerçek ve içimi acıtan bir hikaye duydum.

Cem Başeskioğlu 1972 doğumlu bir sinema insanı. Google’da arayınca karşıma çıkan başarı hikayesi etkileyici.
2005 yılında “Sen ne dilersen” filminin senaryosunu yazmakla kalmamış, filmin yönetmenliğini de yapmış. Filmin kastı parmak ısırtacak türden, Işık Yenersu, Yıldız Kenter, Işın Karaca, Fikret Kuşkan... Yetmez mi? Film Adana Altın Koza’da ve Antalya Altın Portakal Film Festivallerinden ödül alıp dönmüş. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Uzun yıllar senaryo üzerine ders verdi. Sonra İFSAK ve Digital Film Academy’de senaryo dersleri ve workshopları verdi. Senarist ve yönetmenlikle de kalmayıp oyunculuk yapmış ve kostüm tasarımı ve uygulaması ile de bir çok yapıma imzasını atmış bir isim (Çamur - 2002 / Büyük Adam Küçük Aşk - 2001 / Büyükannenin Konağı - 1993 / Avrupa Yakası - 2004).

Kendisini tanımıyordum ama hayranlık duymak için bu bile yeterliydi.

Yakışıklı, başarılı ve üretken biriydi. Hastalığın onu yataklara, hastanelere düşürmesi ile başka bir mücadele başladı. Hayatta kalma mücadelesi.

Murad mesajında "Ünlü bir senarist ileri zatürreeden 6 aydır hasta, sosyal güvencesi yok, ailesi yok" diye yazmıştı.

Peki ya eşi dostu nerede diye düşündüm?
Gidip kendim görmem gerekiyordu.

Ziyaret edebilir miyim ki? Ziyaretçi kabul ediyor mu? Cem Bey’i aradım. Biraz otoriter bir ses beni sorguya çektikten sonra “Ben Cem Başeskioğlu, gelebilirsiniz tabii ilginizi çekerse!” dedi. Karnıma bir yumruk yemiş oldum.

Sonuna kadar mücadele
Van Depreminin olduğu 23 Ekim Pazar günü Haseki’ye doğru yola çıktım. Zaten sinirlerim Van’dan gelen haberlerle gergin. Açıkçası bu röportajdan korkarak hastaneye gidiyorum.
Yaşıtız. Cem Başeskioğlu yaşıtım ve nasıl bir manzara ile karşılaşacağımdan emin değilim.
Sosyal güvencesi olmayan bir sanatçı, bir sinema insanı, başkalarının “insafına” bırakılmış olmanın tuhaflığı.

Tüm bunları düşünerek , Haseki’nin enfeksiyon hastalıkları binasının birinci katında, upuzun gelen koridorda, buzdolabın arkasındaki kapıdan girdim.

"Cem bey" diye sordum ve karşımdaki yüzü görünce... ÇÖKTÜM!

Karşımda Uzun dalgalı saçlı biri yoktu. Ne kadar aptalım ben! Nasıl böyle bir beklentiye girmiş olabilirim ki? Karşımda hasta yatağında koluna takılmış bir serum ile yatan kirli sakallı bir Cem Başeskioğlu var.

Aptallaşmış ifadem yetmediyse, “Ama size ne olmuş!” diyen aptal bir ses duydum. O da bendim. Hayalet görmüş gibiyim. Karşımda keskin bakışlı ama hastalıktan yorulmuş bir Cem Başeskioğlu var.

"Ben Güldenay" dedim ve oturamadım bile. Oturamadım, çünkü girer girmez aptal gibi davrandım. Sanki kendisi bilmiyor mu? Ne kadar farklı ve zayıf göründüğünün farkında değil mi?

Bir zamanların yakışıklı delikanlısı bugün Haseki’de iki kişilik bir odada yatıyor işte. Çünkü çalıştığı tüm yıllara rağmen SSK’sı yatırılmamış. O yüzden bugün, bir sanatçı bir sinema insanı olarak o spot ışıklarından çok uzakta, sosyal güvenlikten yoksun bir şekilde yatıyor.

Cem Başeskioğlu çift taraflı zatürree geçiriyor. Kendisi bile inanamamış. Halsizlik, Baş dönmesi, kilo kaybı, kanser demiş hemen. Ama zatürree çıkmış.

"Türkiye’de en çok zatürreeden ölüm oluyormuş, biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Şimdi anladım zatürree, sinsi hastalık işte” diye söyleniyor...

Soruyorum, "Size kim bakıyor"?
"Üç beş yakın arkadaşım bana bakıyor. Bir kaçta öğrencim. Genelde Türkiye’nin en iyi senaryo hocası olduğumu söylerler. Benim öğrencilerimle aramda daha yoğun bir bağ vardı. Yani hoca öğrenci ilişkisine benzemez. Altını temizleyen öğrenciye sahip kaç hoca vardır söylesenize?”

Gözlerim ister istemez doluyor.
Öğrencileri yanında ama ailesi nerede? Cevabı biliyor gibiyim ama sormadan olmaz.

Annesini ve babasını kaybetmiş, en yakını 3 kız kardeşi olsa da hiç biri onunla ilgilenmiyor. 4 kardeş olmalarına rağmen, Cem’in dostları ve öğrencileri ona bakıyor durumda.

"Ailem benimle ilgilenmiyor. 4 kardeşiz. 3 kız kardeşim var. İlgilenmiyorlar ne diyebilirim. Biri 50 yaşında, biri 44 yaşında biri 35 yaşında. Onlara sorman lazım, neden ilgilenmiyorsunuz diye.”

Israrlı sorularım üzerine: "Çünkü dilimin kemiği yok" deyiveriyor. "Onlar yanlış yapsalar bile, Ah! Çok Güzel yaptın demediğim için. Demem de. Kardeşime değil, babama bile demem.”

Bu katı tavra aldanmamak lazım. Cem Başeskioğlu dediğim dedik olabilir ama kalpsiz biri değil. Onun derdi kalpsizleşen insanlar ve duygusuzlaşan toplumla.

Dik başlı Adam
Cem’in tek isteği ayağa kalkabilmek, o lafını esirgemeyen dik başlı senaryo hocası ve yönetmen olmak, yeni projelere imza atmak...

Onun tek istediği şey, eski hayatına geri dönebilmek, film çekmek, 2015 seçimlerinde milletvekili adayı olmak, doğru bildiklerini söylemeye devam etmek.

"Ben hayatım boyunca, doğruluğun ve dürüstlüğün peşinde koştum. Benim için ilkeler henüz çöp tenekesine girmedi. Başkaları için girmiş olabilir. İlkeler hayatlarımızda hala daha önemli."

Çukurca’da olanları duymuş, kutuplaşmalardan haberdar ve derin bir hüzün duyuyor.

"Ben böyle bir Türkiye’de hayatta kalmak istemiyorum. Böyle bir kutuplaşmayı görmesem daha iyi" diyor.

Bir anda kendini unutup memleketi, insanlığı, duyguları konuşur oluyor... Nefesi kesik kesik. Ama o hala anlatmaya çalışıyor.

Filminde oynayan isimleri soruyorum, sanatçı dostlarını soruyorum. Kimse bilmiyor mu? Kimse haberdar değil mi diye?

"Kimmiş onlar?" diye bir soru ile bana geri dönüyor. Işık Yenersu mesela? İlk aklıma geleni söylüyorum.

"Valla herkesin haberi vardı bir onun mu yok?" diye kızıyor.

"Beni ilgilendirmez. Dünyanın dört bir yanından gelenler var. Bir tek filmimde oynayan oyuncular mı haberdar değil. Ben mi onları arayacağım? Ben mi onlara hastanedeyim gel diyeceğim? O kadar küçülmedim. Onlar gerçekten büyüklerse, çıkar gelirlerdi. Onlar hep kazananın yanındadır. Hep kazananın yanında. Ama Cem Başeskioğlu bu hastalığı atlatıp ayağa kalktığında hep kaybedenin yanında olacak. Bugüne kadar filmlerimde oynamış hiç kimse bir rol daha beklemesin. Bir rol daha yok.”

“Sen ne dilersen” filminde oynayan hiç kimse onu ziyarete gelmemiş.
Hiç biri. Ne Işık Yenersu, ne Işın Karaca, ne Fikret Kuşkan... Kimse!
Peki ya meslek örgütlerinden ? Sinebir dışında kimse aramamış.
Anlaşılan Cem Başeskioğlu vebalı.

Öyle bir veba ki, kimse kalkıp onu ziyarete gitmemiş, aramamış, bir anda Cem Başeskioğlu yok olmuş sanki.

Bu genç Adam için sevenleri (bir avuç da olsa) bir kampanya başlatarak herkesi örgütlemeye çalışıyor.

Hastane masraflarını ve günlük bakımını sürdürebilmek için kaynak gerekiyor. Yeşil kart başvurusu reddedildi. Çünkü Cem’in ailesinin gelir ortalaması çok yüksek, ama o gelirden kendisine bir pay düşmüyor ve ailesi de onu kendi kaderi ile Baş başa bırakmış.

“Benim için bir kampanya başlatıldı, o kampanya üzerinden gelen paralar ile bakımımı sürdürebiliyorlar. Onunla hastanenin peşinatını veriyoruz, onunla ıslak mendil, su ve diğer ihtiyaçlarımı karşılayabiliyoruz. Duyanlar hastaneye yiyecek getiriyor ama burada buzdolabımız yok ki, gelen meyveler, diğer yiyecekler hepsi çürüyor. Bir anda 5 kutu Pekmez geliyor ama hepsini tüketmem mümkün değil. İyi beslenmem için gönderiyorlar ama ihtiyaç kalemlerini bizim tedarik etmemiz daha ihtiyaca yönelik bir harcama yapmamızı sağlıyor.”

Teyp kAydına son verdikten sonra da kalkıp gitmek istemiyorum. Ateşi çıkıyor. Titriyor. Gelen yemekten bir çatal bile yemiyor. Ben orada ayakta kalakalmış durumdayım.

Kalabalıktan geldim, alışveriş merkezinden mikrop getiririm diye yaklaşamıyorum ona.

Keşke daha bilinçli gelseydim diyorum. Sizi kucaklamak isterim ama ya benim yüzümden mikrop kaparsanız?

O zaman bacağıma elinle dokun diye teklif ediyor Cem.

"Örtüyü kaldırıp incelmiş bacaklarını görünce, acaba zarar verir miyim" diye düşünüyorum. Elimle yavaşça dokunuyorum. Dokunmadan duramam zaten ben. Onu kucaklayamadım ama bacağına usulca dokundum. Onu incitmemeye özen göstererek.

Bu ülkede sanatçıların terk edilmesi kader midir?

Olmamalı bence. Ne olursa olsun onları korumalı, onları terk etmemeliyiz.

Ailesi ilgilenmiyorsa, geliri yoksa, devlet yeşil kart vermiyorsa, iş yine bize düşüyor dostlar.

Cem Başeskioğlu hakkındaki kampanya ile ilgili tek detaylı bilgi şimdilik bu röportaj ve sinebir’in üyelerine gönderdiği mail ile sınırlı.

Cem için Facebook sayfası açıldı. Oraya da göz atabilirsiniz, ancak hastane odasında bilgisayarı yok ve o yüzden de gelen mesajları okuyamıyor.

Yardımlarınızı altta yer alan ve Cem’in bana bizzat verdiği banka hesabına yatırabilirsiniz.


Garanti Bankası KARAGÜMRÜK Şb. / 1134 - 669 71 97
ya da IBAN no: TR 20 0006200113400006697197

Son bir not: Cem Başsekioğlu’nun ne evi, ne eşyası ne hiç bir şeyi de kalmamış durumda, iyileştiği takdirde ilk hedefi kiralık da olsa bir ev tutabilmek. O günü iple çekiyoruz.


Güldenay Sonumut Laçin
27 Ekim 2011
yenitan.com.tr