Film Festivali Sorunsalı Nasıl Çözülür?

Türkiye’de festival organizasyonlarındaki ödül mekanizması yıllardır sinema sektörünün en çok tartıştığı meselelerden biridir. Öyle ki bu konuda ziyan ettiğimiz enerjiyi, sinema kuramı üzerine düşünmek için harcasaydık, çoktan özgün bir Türk Sineması çekirdeğine sahip olurduk diye düşünürüm hep. Öte yandan adil ve etkili bir değerlendirme mekanizması olmadan değil sinema, hiçbir kurumun gelişip dünya çapında eserler veremeyeceği de aşikar. Bu nedenle acilen sektörün tüm kesimleri tarafından kabul gören bir değerler bütünü oluşturmak zorundayız.

Antrakt Sinema Gazetesinin hazırladığı rapora göre, 2009 yılında Türk filmlerine toplamda yaklaşık 19 milyon bilet kesilmiş ve 150 milyon TL hasılat elde edilmiş. Yabancı filmleri de hesaba kattığımızda bu rakamlar kabaca iki katına çıkıyor. Bu tablo sinemamızın yavaş yavaş endüstrileşmeye başladığının en önemli göstergesi. Çıkan tartışmaların altında da hep bu finansal ve endüstriyel gerçekler yatıyor.

Konumuz Türk filmleri olduğu için şimdilik yabancı yapımları bir tarafa koyalım. Türk filmlerinin getirdiği 150 milyon TL’lik bu hasılatın kabaca (tam hesabı karışıktır) %10’u eğlence vergisi adı altında kesintiye uğrar. Bu paranın %75’i Kültür ve Turizm Bakanlığının hesabına, geri kalan %25 ise belediyelere gider. Kültür Bakanlığının Türk sinemasına yapmaya çalıştığı desteğin bir kısmı, işte oluşan bu fonla karşılanır. Yani kısaca ne kadar sinema izleyicisi o kadar destek dersek yanlış yapmış olmayız. Bu hesaba göre 2009 yılında Türk film yapımcıları, dağıtımcılar ve sinema sahipleri ödedikleri eğlence vergisiyle Türk sinemasına kabaca 10-11 milyon TL’lik bir katkı sağlamıştır diyebiliriz. Unutmadan söyleyelim festivallere bakanlığın sağladığı destek de yine bu fondan geliyor. Yapımcıları, oyuncuları, yönetmenleri, festival yönetimlerini ve sinema yazarlarını birbirine düşüren nokta da burası zaten.

Geçtiğimiz günlerde Şahan Gökbakar’ın Altan Erkekli’nin cep telefonuna attığı bir mesaj, bu adil olmayan yapının insanları nasıl birbirine düşürdüğünün en önemli göstergesi. Şahan Gökbakar mesajında yaptığı filmlerle Kültür Bakanlığına ne kadar fon sağladığından, kaç sinemayı kapanmaktan kurtardığından dem vurmuş. Aralarında ne geçtiğini tam olarak bilemeyiz, fakat zaten Gökbakar’ın asıl hedefi Erkekli değil. Recep İvedik serisiyle yıllardır sinemaya en fazla fon sağlayan film onunki. Buna rağmen bir türlü takdir edilmiyor, hatta aktör yerine bile konmuyor. Sonuçta da bilinçaltında toplanan tüm stres en olmadık şekilde, en olmadık hallerde ortaya çıkıyor. Yoksa normalde birbirlerine destek olması gereken iki aktör, neyi paylaşamasın da polemiğe girsin. Halbuki geçtiğimiz hafta Newsweek Türkiye dergisinde yayınlanan bir röportajında, ünlü aktör Morgan Freeman genel olarak aktörlük ve Oscar’larla ilgili bakın neler söylemiş: “Bu işte en iyi diye bir şey yok. Birimiz ötekinden daha iyi değil. Yalnızca birbirimizin arkasını kolluyoruz.” Freeman’a bu olgunluğu veren sadece tecrübesi ve yaşadığı mesleki doyum mudur dersiniz? Çok katkısı olduğu bir gerçek, ama sadece bu değil.

Her şeyden önce şunu söylemekte fayda var. Özellikle Amerika’da devletin sinemaya verdiği destek bizdeki ve kısmen Avrupa’dakinden daha farklıdır. Devlet bu konuda daha çok stratejist olarak hareket eder ve kendi sinema endüstrisinin haklarını tüm dünyada korur. Bizim de tüm temennimiz sinemaya bu şekilde bakabilen bir devlet erkanı, fakat hayal görmeyelim. Daha işin çok başındayız. Geçtiğimiz haftaki yazılarımda Hıncal Uluç’un Siyad’a yaptığı eleştiriyi konu etmiştik. Uluç sinema yazarlarının neden halkın beğendiği şeylere hiç teveccüh etmediğini soruyor ve diyordu ki: “Oradaki (Amerika’daki) sinema yazarlarının Altın Küre Ödülü, Oscar'a nerdeyse paraleldir. Bizde ise, halka paralel düşmek, ayıptır.” Yorum içerisinde birtakım yanlış bilgiler olduğunu kabul etmekle beraber tartışmaya yön vermesi açısından gerçekten iyi bir başlangıç olabilir. Daha önce de ifade ettiğim gibi bu iki ödül töreninin benzer sonuçlar vermesinin ana nedeni, ikisinin de çoğulcu ve geniş tabanlı bir jüri sistemine sahip olmasıdır. Altın Küreler Hollywood Foreign Press Association’ı (Hollywood Yabancı Basın Birliği) oluşturan yaklaşık 90 film eleştirmeni tarafından verilir. Bizim Siyad ödüllerine benziyor değil mi? Ama bir fark var. Bu üyeler tüm dünyadan seçiliyor. Brezilya’dan Çin’e; Rusya’dan Tayvan’a tüm dünya coğrafyasından eleştirmenler Altın Kürelerde oy kullanır. Yani ödüllere tam anlamıyla etnik bir çoğulculuk hakimdir. Hayata ve sanata farklı açılardan bakan kültürlerden gelen 90 üye veriyor Altın Küreleri. Bu arada HFPA’da Türkiye’den bir üye olmadığını da hemen belirtelim. 2009’da 69 tane yerli yapıma karşılık, 85 Hollywood filmi vizyona girdi ülkemizde. Bizim de bu ödüllerde bir söz hakkımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Sinema yazarlarımızın birikimi bunu fazlasıyla karşılayacak düzeyde.

Bizim asıl incelememiz gereken Oscar’ların ödül mekanizmasıdır. Şahsi kanaatime göre, Hollywood sinemasına sahip olduğu dinamizmi veren en önemli aygıt Oscar organizasyonudur. Öyle ki bu tören tek başına stratejik yönlendirmeler yapar ve Amerikan sinema endüstrisinin geleceğe dönük projeksiyonunu tüm dünyaya ilan eder. Bu yıl 82.’si düzenlenecek olan Oscar’larda bunu daha önce hiç olmadığı kadar açık bir şekilde göreceğiz. Hollywood’un gelecek 10 yılına damga vuracak olan 3 Boyut teknolojisinin törende ihya edileceğine inanıyorum. Zira Hollywood, dünyanın geri kalanında, yıllar içinde yavaş yavaş kaybettiği pazar payını geri kazanmanın yolunun, 3. boyuttan geçtiğini düşünüyor ve bu teknolojiye yaklaşık 10 yıldır büyük yatırım yapıyor. Avatar, bu trendin sadece ilk adımıdır. Konuyla ilgili analizi Oscar töreninden sonraya bırakıyorum. Şimdi asıl konumuza dönelim. Oscar’larda adaylık ve ödül mekanizması nasıl işliyor?

Öncelikle şunu söyleyelim. Oscar’lar halk tarafından değil, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (AMPAS) tarafından verilir. Zaten ödülün asıl ismi “Akademi Liyakat Ödülü”dür. Oscar sadece ödülün lakabıdır. Sayısı tam olarak açıklanmamakla birlikte Akademi’nin yaklaşık 6000 üyesi olduğu tahmin ediliyor. En fazla üye yaklaşık 1500 kişiyle aktörlerden oluşuyor. Bunun haricinde yapımcılar, yönetmenler, yazarlar dahil sinema sanatı ve bilimi ile uğraşan her kesimden üye mevcut. Yani tam anlamıyla teknik bir çoğulculuk hakim seçim sistemine. Bir filmin aday gösterilebilmesi içinse, yıl içerisinde Los Angeles şehri içinde bir sinemada vizyona girmiş olması yeterli görülüyor. Oylama sistemi belki de en hakkaniyetli kısmı bu ödüllerin. Örnek olarak bir üye akademiye yönetmen kategorisinde dahil edilmişse, bu kişi sadece en iyi yönetmen ve en iyi film alanlarında oy kullanabiliyor. Yani herkes anladığı iş konusunda yorum yapıyor. Peki, Oscar’ların sonuçları tartışılmıyor mu? Tabi ki tartışılıyor fakat kimse bir kesimi suçlayamıyor. Bu aktör neden ödül aldı diye kimse Writers Guild’a (Yazarlak Birliği) saldıramıyor. Tabi hiçbir akademi üyesi de çıkıp filmleri ve oyuncuları direk hedef alan, “biz böyle filmlere ödül vermeyiz” diye bir açıklama da yapmıyor. Çünkü biliyorlar ki herkes aynı geminin içinde ve sektörün gelişmesi için bir arada durabilmek şart.

Şimdi burada bir de şu soruyu sormak lazım. Her festival ve ödül organizasyonu aynı mekanizmaya sahip olmak zorunda mı? Tabi ki değil. Yine Amerika’dan örnek vermek gerekirse ülkede neredeyse tüm birlikler kendi ödüllerini verir. Yönetmenler, yazarlar, oyuncular, editörler yıl içerisinde kendi uzmanlık dallarına giren konularda ödüller düzenler. Verilen bu ödüller de çoğu zaman Oscar’larla paralel sonuçlar verir. Mesela 1949’dan beri Yönetmenler Birliği’yle Akademi “En İyi Yönetmen” dalında sadece 6 kez fikir ayrılığına düşmüştür. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de benzer mekanizmaya sahip tek organizasyon olan Siyad Ödüllerini çok önemsiyorum. Zira yıl içerisinde çıkan tüm filmleri ancak Siyad üyeleri gibi bu işi meslek edinmiş insanlar izleyebilir ve üzerinde analiz yapacak zamanı bulabilir. Bir süzgeç mekanizması olarak meslek birliklerinin vereceği ödüller gerçekten de çok önemli işlevlere sahiptir. Peki, Türkiye’de meslek birlikleri bunu yapabiliyor mu? Tabi ki hayır! Zira aynı mesleği temsil ettiğini söyleyen birden çok birlik var ve herkes kendisini türünün en yetkini olarak görüyor. Sadece yapımcıları temsil eden 3 tane birlik var mesela. Bazı mesleklerse hiçbir şekilde temsil edilmiyor Türkiye’de. Bu hem sinema çalışanlarının fiziki şartlarının iyileştirilmesini imkânsız kılıyor, hem bu sanata yapılabilecek fikri katkıların önünü tıkıyor, hem de bizzat devlet tarafından kesilen eğlence vergisi gibi bir takım vergilerin sektöre sağlıklı bir şekilde geri dönmesini imkânsız hale getiriyor. Konuya gelecek yazımda bir nokta koymayı umuyorum…

Fatih Enes Ömeroğlu
19 Şubat 2010
fatihomeroglu@cyapim.com.tr
haberturk.com