|
Görüntüler Evreni
Işık veren ya da yansıtan cisimler, ışığa
duyarlı organları olan canlılar tarafından algılanırlar. Algılama düzeyinin üstüne çıkılıp bunların
"görülmesi" ise ancak, basit de olsa, bu görsel verileri işleyecek bir beyni olan canlılara özgüdür.
İnsanın yaşadığı evreni algılayışında görme duyusu hep öncelikli olmuştur. Bu yüzden, ağırlıklı
olarak bir görüntüler evreninde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Ama bu evren anlaşılacağı gibi, genel
geçerli, kendiliğinden varolan ve böylece içinde yer alınan bir yer değildir; her birey onu tekrar tekrar
kafasında yaratmaktadır. Bir başka deyişle, tek bir evrende yaşamamıza karşın, gören birey sayısı
kadar görüntüler evreni mevcuttur.
Gören bir birey için görülen şey asla gözün ağtabakasında oluşan ters resimden ibaret değildir. Görme
işlemi zihinsel bir faaliyet sonucu gerçekleştiği için ham verilere beynin her zaman ciddi bir müdahalesi
söz konusudur. Algılanan görsel veriler deneyimlerden edinilmiş bilgilerle karşılaştırılır ve yorumlanır.
Bu yorumlama, içinde bulunulan uzayın "doğru" bir şekilde algılanmasına yönelik fiziksel parametrelere
ilişkin olabileceği gibi, anlamlandırmaya da yönelik olabilir. Örneğin
uzaktaki bir insanın küçük görünmesi gerektiğini önceki deneyimlerimizle
bildiğimiz içindir ki onu cüce olarak yorumlamayız. Bir yolun ufukta
birleşen çizgileri bize yolun daralarak bittiğini değil, uzaklığını
anlatır. Benzer şekilde, güneş ışığının gün boyunca değişen renk ısısı
(beyaz ışığın içindeki mavi-kırmızı oranı) nedeniyle gerçekte nesnelerin
rengi de sürekli değiştiği halde, beyin önceden bildiği bir rengi hep
aynı görmemizi sağlar. Beyaz bir gömlek bizim için sabahın erken
saatlerinde de beyazdır, bulutlu bir öğleden sonra da; oldukça sarı bir
ışık veren ampul altında da, maviye kaçan flüoresan ışığında da...
İçinde bulunulan uzayın doğru tanımlanmasının yanı sıra, görülen
şeylerin ne olduğu, yani anlamlandırılması da hayati bir önem
taşımaktadır. Pek de akıllı olmayan bir balık bile, gördüklerini sürekli
olarak görsel hafızasındaki bilgilerle karşılaştırmakta, onları tanımaya
çalışmakta, uzaklaşma ya da yaklaşma gibi kararlar vermekte, ama
bilgisine sahip olmadığı, kafasındaki balık şekline uymayan bir başka
balığı görmeyerek ona yem olabilmektedir.
Görmek, ilişkilendirmek, anlamak demektir. Beyin bir çağrışımlar
silsilesiyle çalışır. Görülen şeyler, önceden bilinen, "görüntüye
dönüştürülmüş" bir şeylere benzetilerek tanımlanmaya çalışılır. Görüntü,
görsel verilerin zihinde işlenip anlamlandırılmasıyla oluşan bir
üründür. Bir şeyin görüntüsü, onu gören kişinin kafasında, ona denk
düşen bütünün bir parçası haline getirildiğinde, başka bir deyişle
sınıflandırılabildiğinde bir anlam taşır ve kalıcı olur. Yani
tanımlayabildiğimiz, benzetebildiğimiz, bildiğimiz şeyi görürüz; aksi
takdirde o bir lekedir, gürültüdür; uçar gider; sonuçlandırılmamış,
ürüne dönüştürülmemiş bir atık gibi beynin çöplüğüne dökülür. Yeni ve
yabancı bir ortama girildiğinde bu durum iyice belirginleşmektedir.
Örneğin acemi bir dalgıç, usta bir dalgıçtan farklı olarak görülecek
şeyin nasıl bir şey olduğunu bilmediği için burun buruna geldiği birçok
deniz canlısını göremez; sadece bakar. Demek ki görmek, görsel verilerle
deneyimler sonucu elde edilmiş hafızadaki görüntülerin
karşılaştırılması, ilişkilendirilmesi demektir. Görmek ayırt etmek,
farkına varmak, anlamak demektir. Bu yüzden, birçok dilde "görmek" fiili
"anlamak" fiili yerine kullanılabilmektedir.Türkçe'de de, aynı kökten
türetilen "görüş" kelimesi bu ilişkiyi açıkça ortaya koymaktadır.
Algı psikolojisi deneyleri, aynı şeye bakan bireylerin farklı şeyler
görebildiklerini ortaya koymuştur. Doğal olarak benzetilecek şeyler elde
olanlar arasından seçilmekte ve farklı birikimler farklı benzetmelere
neden olmaktadır. Benzer birikimler olsa bile, bu kez de karakter
farklılıkları, ruhsal durum, yaş, cinsiyet farkı gibi faktörler devreye
girmektedir.
Görme koşullarının güçleştiği alacakaranlık, sis, sualtı ve benzeri
durumlarda, stres altında ya da sinema seyrederken olduğu gibi, veri
çokluğuna karşın algılama süresi kısa olduğunda bireyin görsel verilere
kendinden kattığı şeyler artmakta, dolayısıyla görülen şeyler iyice
farklılaşmaktadır.
Hafızadaki görüntüler görsel verilerin dönüştürülmesine katkıda
bulundukları gibi, bu veriler olmaksızın yeni görüntüler, kurgular
yaratılmasına da neden olurlar. Hayal ya da düş görürken, kitap okurken,
müzik dinlerken kafamızda görüntüler üretiriz. Herkesin kafasında
tanıdığı insanlara, yaşadığı olaylara, mekanlara ait farklı görüntüler
bulunmaktadır. Yaşanılanlara bağlı olarak bu görüntüler farklı anlamlar
taşırlar. Örneğin kötü deneyimlere sahip biri için, başkasına cennetten
bir köşe gibi görünen bir şehir cehennemi tasvir edebilir. Görüntü ve
onun anlamı ayrılmaz bir bütündür. Görsel sanatlar işte bu kaynaktan
beslenirler. Sanatçılar öznel görüntülerini çeşitli sanat türleriyle
maddileştirerek başkalarına göstermeyi denerler.
Bir ressam, bir modelden de yola çıksa, gerçekte kafasındaki kadını
çizmektedir. Hitchcock, Fellini gibi ünlü sinemacıların hemen her
filmlerinde ortaya çıkan benzer kadın figürleri de buradan
kaynaklanmaktadır. Herkesin gözü önünde olan bir konuyu ele alan
belgesel film yönetmeni de, seçtiği görüntülerle, "bakın bu olayı ben
böyle görüyorum, böyle anlıyorum" demektedir aslında. Sanat tarihi aynı
şeye bakıp farklı şeyler görenlerin yapıtlarıyla doludur.
Fotoğrafın bulunuşuyla ortaya çıkan fotografik görüntü, insanın
"görüntü avcılığı" serüveninde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü ilk
defa, sunulan görüntünün insan elinden çıkmış, dolayısıyla tamamen öznel
ve tartışmaya açık bir ürün olduğu fikri kırılıyor, objektif olduğu
izlenimi veren fotoğraf görüntüsü, insanın değiştirici, gerçeği tahrif
edici etkisinden arındırılmış olarak, objektif gerçeğin katıksız bir
sunumu şeklinde ileri sürülüyordu. Her ne kadar fotoğraf çekenin de bir
insan olduğu ve yönlendirmenin kaçınılmazlığı daha sonra tartışmaya
açılsa da, asıl tüketici kitlenin bundan pek haberi olmadı ve fotoğraf
görüntüsünün inandırıcılığı günümüze dek sürdü.
İletişim araçları topluluğunda fotografik görüntünün tartışılmaz
üstünlüğü hâlâ devam etmektedir. Özellikle zamana yayılan görüntüsü ve
buna kattığı sesle, sinema ve televizyonun, insanın dünyayı algılayışını
simüle eden karakteri inandırıcılığı bir kat daha arttırarak, onları
üreten kişilerin sübjektif gerçeğini objektif gerçekler gibi sunmalarına
olanak sağladı. İzleyicilerin olaylara başka birilerinin gözlüğüyle
tanık olmalarına, bir de insan düşüncesinin izlediği yolu izleyen
görüntü ve ses kurgusu eklenince sinema ve televizyon, seyircilerine
kolaylıkla hazır sonuçlar sunabilecek donanıma sahip olmuş oldu.
Seyircileri, bu görüntüleri aracısız olarak kendileri görmüş ve bu
kurguyu tamamen kendi kafalarında yapmışçasına yadırgatmadan istenilen
sonuca sürüklemek mümkün hale geldi. Başkalarının düşlerini görmeyi ve
dahası yaşamayı sağlayan geleneksel sinema biçimine alternatif olarak
ortaya konan epik sinema arayışları ise beklendiği gibi başarılı
olamadılar. Hazır hayaller alışkanlık yaratmış, düşler gerçeklere tercih
edilmiş ve parayla satılır hale gelmişti. Böylece, tüketim dünyasında
görüntü de üretilip tüketilen bir metaya dönüştü. Günümüz koşullarında
belki de bir ihtiyaç haline gelmiş olan yaşam gerçeğinden kaçış
taleplerini sinema ve onu yaygınlaştıran televizyon karşıladı.
Bilgisayar teknolojisi de, sinemanın yeni, daha inandırıcı ve neredeyse
olanakları sonsuz hayaller yaratmasına, gerçeklere az da olsa dayanmak
zorunluluğundan tümden kurtulmasına yardımcı oldu. Yakında, içinde yer
aldığımız, seyrettiğimiz filmi yönlendirebileceğimiz sinema türü
yaygınlaşacak. Daha sonra kim bilir belki de, dializ makinesine bağlı
böbrek hastaları gibi ancak yaşam Simulatorlarına bağlı olarak
yaşayabileceğiz.
Kaynak - Şefik Güngör, http://www.sinemasal.gen.tr/goruntuler.htm
|
|
 |

|