Kısa Filmciler Ödül Avcılığı Yapıyor!
Arkadaşı 2004 yılındaki festivalde bir filmiyle görüyoruz. Ne hoş diyoruz, seyrediyoruz. 2004 yılı boyunca düzenlenen bütün yarışmalarda o arkadaş yine var! 2005 yılına giriyoruz, aynı arkadaş yine çıkıyor karşımıza. Paranın tadını almış, ödülün tadını almış. 2006 yılına giriyoruz, ‘son üç yıl içinde çekmiş olması kaydıyla’ girilebilen yarışmada yine aynı arkadaşı, aynı filmiyle görüyoruz. 2007’de o arkadaşımız aynı filmle sağda solda ödül kapma derdinde. 2008’de jüri üyesi olduğum bir yarışmada dayanamıyorum ve ‘ben artık bu adamı görmek istemiyorum’ diyorum.'

Ali Murat Güven, Yeni Şafak Gazetesi’nin sinema eleştirmeni. Aynı zamanda gazetenin sinema editörü de olan Güven’in yazıları sinema camiasında dikkatle takip ediliyor. Çok sayıda polemiğin ateşini fitilleyen yazar, kendisine has üslubu ile yazdığı yazılarıyla hayli ses getiriyor. Türkiye’de Kısa film üzerine yaptığı çalışmalarıyla da tanınan Ali Murat Güven’i ofisinde ziyaret ettik, kendisiyle Kısa Film ve gençler üzerine konuştuk.

Malumunuz sinemaya giden kitlenin ezici çoğunluğu gençlerden oluşuyor. Yapılan birçok araştırmanın sonucu da bu gerçeği teyit etti. Şu soruyla konuyu açmak istiyorum; Sizce gençler sinemaya neden gidiyor?

Sinemaya 1895’lerde, Paris’te ilk icat edilip Lumiere Kardeşler’in düzenlediği ilk paralı gösteriden bu yana, gençlerin ilgisi hep olmuştur. Bütün zamanların istatistikleri bunu doğrular. Çünkü sinema teknolojik bir gösteridir. Ve gençler teknolojik yenilikleri takip etmeyi her çağda sevmişlerdir. Bunun dışında, alt okumalarını yapmanın insanları zorladığı ağır sanatlar var. Yani kişiden çok emek isteyen sanatlar. Söz gelimi edebiyat; Bir romanı okumak, hazmetmek, kafada analizini yapmak ve bir tat alabilmek için o roman üzerinde yoğun bir emek sarf ediyorsunuz. Aynı şekilde opera, bale, tiyatro emek gerektiren sanatlar. Mesai harcıyorsunuz, gösteri salonuna gidiyorsunuz, bilet alıyorsunuz, oraya gitmek için bir takım başka harcamalar yapıyorsunuz ve bunun karşılığında sizden bu gösterilerden bir şeyler çıkarmanız isteniyoruz. Beethoven dinliyorsunuz örneğin. Bunların bir ön hazırlığı lazım. Yani bir entelektüel birikim gerekiyor bunu dinlemek için. Altyapı gerekiyor. Bu konuyla ilgili gerekli altyapıyı edinip, o eserde anlatılan mesajı bulup çıkarmanız lazım. Bunu yaparken keyif almanız için entelektüel bir birikime sahip olmanız gerekiyor. İşte sinemada buna ihtiyaç yok. Yani yedinci sanat, sanatların en genci ve hepsinin bileşkesi olan sinemada bu kadar yoğun bir entelektüelliğe ve emeğe gerek yok. Bir anlatı var perdede. Eğer bu arthaus film değilse, çok zorlayıcı ve yoğun bir tekniği benimsememişse, böyle bir yönetmenin elinden çıkmamışsa tipik, dünya üzerindeki herkesin anlayabileceği bir tarzda çekilmiş, başlangıcı, gelişmesi ve sonucu olan bir öyküyse seyircileri zorlamıyor. Draje halinde, tüketilebilen kolay bir sanat. Ama her zaman böyle midir, bu tartışılır. Sinema ara sıra sanatlaşabilen bir endüstridir. Gençler sinemaya bu derinlikli, sanatsal düzlemde yakın değiller. Yani bir pop nesnesi olarak sinema revaçtadır. Güzel kızlar, yakışıklı erkekler, dinamik bir kurgu, hareketli bir müzik, çok anlaşılır bir öykü, iyilerin kazandığı, kötülerin kaybettiği, gençlerin mutlu hayatlara doğru yelken açtığı filmlere giderler. Yani istatistiklerin bir adım ötesine geçtiğinizde bunu görürsünüz. Gençler sinemaya gidenlerin büyük bir bölümünü teşkil ediyor ama sinemada izledikleri filmlerin ne kadarı arthaus filmler, ne kadarı geleceğe miras bırakılacak türen ve ne kadarı popcorn filmler? İşte buraya indiğimizde izlenilen filmlerin çok büyük bir kısmının popcorn tarzı filmler olduğunu görürüz. Hiç kimse sanat filmi izlemek istediğinde Apocalypto Now’u, seyretmiyor. Daha kolay hazmedilebilecek bir savaş filmi seyrediyor. Bu bakımdan, gençliğin teknolojik aygıtlara, kendisini fazlaca yormayan yapımlara ilgi duyduğunu görüyoruz. Nihayetinde sinema genç bir sanat, gençlerin ruhuna uygun bir sanat. Tüketimi pratik, algısı kolay. Sinema sanatlar arsında hamburger gibidir.

Peki, sinema ve gençlik birbiriyle nasıl bir alış veriş içinde? Mesela bu ilişkiyi hangi etkenler belirliyor?

1934’te, It Happened One Night (Bir Gecede Oldu Bitti) Clark Gable’ın bir filmi gösterilir. Filmin bir sahnesinde, başroldeki kahramanımız gömleğini çıkartır. Atlet veya fanila giymediği ortaya çıkar. Ertesi yıl ABD’de yüzlerce iç çamaşır firması iflas eder. Çünkü gençler bir trend olarak gömleği atlet olmadan, giymeye başladılar. 1978’de The Deer Hunter (Avcı ) gösterime girdiği zaman Amerika’dan Rusya’ya, düzinelerce ülkede, düzinelerce genç ‘Rus Ruleti’ oynarken hayatını kaybetti. ‘Superman’ 1978’de gösterime girdiğinde, bir çok çocuk ve genç pencereden kendilerini atarak uçmayı denedi. Kimi öldü, kimi sakat kaldı. Gençlerin ruh dünyasını kolay etki edebilen, onların damarlarına bir sıvı gibi rahatça girip yayılabilen bir niteliği var sinemanın. Sinemacılar bunun hep farkında oldular. Sinema tarihinde ana akım olarak erişkin sineması akarken, her zaman yan taraftan önemli bir kol olarak gençliği hedefleyen, onları tavlamayı, sinema salonlarına çekmeyi amaçlayan bir gençlik sineması hep oldu. Karşı cinse hissedilen ama ifade edilemeyen bazı şeylerin perde üzerinde ifade edilmesi, hız, aşk, romantizm ve acı. Sorarım, bu ülkede çocukluğunda ve ilk gençliğinde Uzakdoğu karate, Kung Fu, Bruc Lee filmleri izledikten sonra, sinemanın kapısından çıktıktan sonra fuayede karate hareketleri yapmayan bir tek çocuk olmuş mudur? İster Ağrı’daki döküntü bir sinemada olsun, ister İstanbul’da, Beyaz Türklerin yaşadığı en kaliteli sinemanın fuayesinde olsun. Bu genç olmanın doğasıyla ilgili bir şey. Hepimiz bir dönem Clark Gable, Bruc Lee v.b kahramanlara büründük. (Şimdilerde) Kenan İmirzalıoğlu, Polat Alemdağ olanlar var. Sinemacılar bunu bilirler. Bunu kimi zaman ayarında, kimi zaman da suistimal düzeyinde kullanıyorlar. Ben, ülkemizde sinema üzerinde yazıp çizen, düşünen, bir zamanlar kendi de çocuk ve genç olmuş, büyük kentte doğmuş büyümüş bir kuşağın üyesi, sinema yazarları ailesinin bir üyesi olarak, doğru bir tarafta durmaya çalışıyorum. Bütün derdim şu; Gençlerin bu kadar edilgen bir kimlikle önlerine konulan her şeyi bitmez tükenmez bir iştahla takip ettikleri bir sinema beğenisi değil, iki-üç filtreden geçmiş, 'bu benim hayatımda hangi boşluğu doldurdu, babamın bana verdiği, ya da maaşımdan ayırdığım parayı karşılayacak ne verdi?’ sorularını sorduracak bilincin gelişmesine katkıda bulunmak. Orta halli sinemalarda biletler 12-13 YTL. 25 YTL olan yerler var. ABD’de bugün sinema biletleri 8 dolar. Yani 10-11 YTL civarı. Biz birey olarak, sinemaya harcanan parayla dünyanın pahalı ülkelerinden biriyiz. Dolayısıyla sinema eleştirmeni olarak sinemaya gidenler ve özellikle de gençlere karşı vicdani ve ahlaki bir sorumluluğum var. Onlara bir süzgeç görevi görmek zorundayım. Zamanlarını ziyan-zebil etmemelerini sağlamak, onları yapıcı yönlendirmek zorundayım. Gitmeleri gerektiğine inandığım filmlere gidin, sanatsal ve içerik açısından nitelik taşımayan filmlere de gitmeyin diyen bir hakemim.

Sinema sektörünü yönetenler gençler konusunda yeterince hassaslar mı? Böyle bir sorumluluk bilinci taşıyorlar mı?

Hiçbir şekilde düşünmediklerinden eminim. Onları biz düşüneceğiz. Yani sinema üzerine düşünen, taşınan, yazan, kitaplar yayınlayanlar olarak işin bu tarafını biz düşüneceğiz. Sinemayı ve sinemaya gidenleri düşünmesi gerekenler sinema aydınlarıdır. Sinema işletmecileri aydın değil, tüccardırlar. Kendilerine göre çok haklılar. Film yapıyorlar, dünyanın masrafını harcıyorlar ve 3 milyon dolar gibi bir parayı deyim yerindeyse, kediye yüklüyorlar. Sinema böyle bir şey işte. 3 milyon dolarınız var. Repoya yatırabilirsiniz. Yazlık alabilirsiniz. 20 tane arabayı yan yana dizebilirsiniz. En lüks arabanız olabilir. Ama siz 6 ay, bir yıl uğraşıyorsunuz, 3 milyon dolar gidiyor ve bakıyorsunuz masanın üzerinde filmlerin sarılı olduğu 3 tane makara var. Ne yaptın 3 milyon dolarla? Bunu yaptım! Bir kere daha yapmanız için yine paraya ihtiyacınız var. Sinemacının sanatı düşünecek hali kalmıyor. Yönetmen sanatını düşünür ama yapımcı düşünmez. Burada iş sinema eleştirmenlerine düşüyor. İşte bu yüzden de eleştirmenlerin yapımcılarla, şirketlerle göbek bağının olmaması lazım. Sinema şirketlerinin ilanlarını, reklâmlarını alan dergilerin işi zordur mesela. Dispritör firma arka sayfaya ilan veriyor, siz içerde filmi kötülüyorsunuz. Ne yapıyor vicdanlı eleştirmenler, filmle ilgili yorumsuz yazılar, tanıtımlar yapıyorlar. Bir ay sonra, film alacağını aldıktan, toplayacağını topladıktan sonra da eleştirisini yaparlar. Bende durum biraz daha farklıdır. Haftalık olarak yazdığım için filmin gişesini daha fazla etkileme imkânım var. Ben de bu sorumluluk bilinciyle yazıyorum yazacaklarımı.

‘TÜRK SİNEMASI ÖLMÜŞTÜ, SALASINI OKUYORDUK’

Türk sinemanın hayli hareketli günler yaşadığı bir dönemdeyiz. Bu hareketlilik içinde genç kuşak yönetmenlerin payı nedir sizce?

Şu anda popülarite olarak, gişe gelirleri olarak, zaman zaman da uluslar arası ödüller olarak, bir ‘Yeni Türk Sineması’ndan söz ediyorsak (2008 yılı itibariyle), özgüvenimiz çok yüksekse, ülkemizde ve uluslar arası festivallerde şık ve başarılı filmlerle karşılaşıyorsak, bunların sebebi bütünüyle genç kuşak yönetmenlerdir. 1990 yılına gelindiğinde Türk sineması ölmüştü. Çok eski bir tarihten bahsetmiyoruz. O yılda ben gazeteciydim ve sinemayla ilgili yazıyordum. Neden ölmüştü? Bu ülkede bulunabilecek en güzel öykülerden birini çekti Orhan Oğuz (Manisa Tarzanı). Üç sinemada gösterime girdi film. Manisa Tarzanı ülkemizin en güzel, en hoş olaylarından birisidir. Bu film ülke çapında 3-5 sinemada gösterim olanağı buldu, bir hafta gösterimde kaldı ve kimse seyretmeden gösterimden kalktı. Yılda bir iki film çekilir, bu filmler e yüzlerle ifade edilen biletler kesilirdi. Yani Türk sineması ölmüştü, selâsını okuyorduk. Benim yeni Türk sinemasının miladı olarak kabul ettiğim yapım Mustafa Altıoklar’ın çektiği ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ filmidir. Tarih 1995. Kendini duvardan duvara vurdu Mustafa Bey. İlk uçan Türk’ü anlatmasına rağmen, Türk Hava Yolları kendisine sponsor olmadı. Oraya buraya koşturdu, sonunda İspanyol bir yapımcı buldu. Ve o döneme kadar hiç görmediğimiz güzellikte kostümler, efektler, eski İstanbul görüntüleri, alışık olmadığımız tarzda yeniliklerin olduğu bir film yaptı. İyi oyuncular, uçan bir adam, masalsı bir atmosfer, hepimizi çok şaşırttı. Haftalarca gösterimde kaldı. Çok beğenildi, eleştirenler de oldu. Bazı kesimlerden ‘Padişahlarımızı kötü gösteriyor, oğlancı gösteriyor’ eleştirileri geldi. Zaten bu geleneksel, hiç bitmeyen bir eleştiridir. Oysa bu da tarihimizin (maalesef) realitelerinden biridir. Kendimize karşı çok dürüst olmadığımız için hemen böyle bir tepki gösteriyoruz. Oysa böyle bir gerçek var. Belki 4. Murat olamayabilir ama bir başka padişah ya da vezir için vardır. Ne olursa olsun, bana göre yeni Türk sinemasının doğduğu tarih bu filmin gösterildiği 1995 tarihidir.

Bu tarihi Yavuz Turgul’un ‘Eşkıya’sı ile başlatanlar var.

Evet, Eşkıya sözünü ettiğimiz filmden hemen sonra gösterildi. Turgul da o dönemde yeni Türk sineması kuşağından biri olarak tanımlanıyordu. Çünkü 12 yıl öncesinden bahsediyoruz. Yavuz Turgul’la birlikte yepyeni bir dil, samimiyet, çok gerçekçi oyunculuklar geldi. Eski Türk sinemasının tumturaklı, teatral, rol kesmeye dayalı bir yapısı vardı. Duruşlar, konuşmalar, sinirlenmeler, gülmeler ve diğer her şey teatraldi. Ama yeni Türk sinemasında doğaçlama oyunculuk genç yönetmenler tarafından kışkırtıldı. Hemen arkasından Türk sinemasını geliştiren bir bomba daha patladı; Sesli Çekim. Biliyorsunuz eski Türk sinemasında, başını kaşıyacak vakit bulamayan Türk yıldızları, sabah bir sete giderler, rollerini çok kabaca bilirler. Suflörler vardır kenarda. Suflör okur, onlar tekrar ederdi. Çekimler sessizdi. Hollywood bunun adını ta 1920’li yıllarda koymuş ve bu tarzı men etmiştir. Bu oyunculuğu bitiren bir şeydi. Ama şimdi sesli çekim var. Oyuncular senaryoları alarak çalışmaya, ezberlemeye başladılar. Kendi sesleriyle oynayacaklardı çünkü. Genç yönetmenlerin o doğaçlamayı kışkırtan, rol kesmek üzere değil de, inanarak, kalben yapılan oyunculuğu benimseyen yeni tarzı önce seyirciyi afallattı, sonra da sevdirdi. Önemli bir avantajı daha vardı genç kuşağın. Bu isimler arasında reklâmdan gelen kişiler vardı. Biliyorsunuz reklâm sektörü Yeşilçam’ın en döküntü yıllarında bile daha iyi bir durumdaydı. Çünkü banyosu daha iyiydi, daha iyi kameralarla çekilirdi. Sinemada yapılamayan birçok teknik, reklâm sektöründe mevcuttu. Zaten reklâm sektörü bu açıdan Yeşilçam’ın hep bir adım önünde gitmiştir. Şimdi bu tekniği kapmış, bu teknolojinin nasıl çalıştığını iyi bilen, görüntü yönetmenliği, yönetmenlik yapan isimler sinemaya geçtiler. O teknoloji ve görgüyü sinemaya taşıdılar. Ve Yeşilçam, Yeşilçam olmaktan çıkmaya başladı.

O halde yükselen Yeni Türk sinemasının içinde yer alan genç kuşak kanattan değil, Türk sinemasını yenileyen ve yükselten bir genç lokomotiften söz etmemiz gerekiyor?

Evet, kesinlikle. Geldiler, ortalığı darmadağın ettiler. Yeni bir sinema dili getirdiler. Yeni bir sinema teknolojisi, yeni bir sinema algısı getirdiler. Ha, hiç mi yanlış yapmadılar? Evet, yanlışlar da yaptılar. Biraz Moğollar gibi geldiler. Biliyorsunuz Moğolların biraz da yağmacı tarafı vardır. Mesela pop kültürü tarzı filmler de türettiler. Oysa biz aralarından bir Lütfi Akad, bir Metin Erksan da çıksın istiyoruz. Sadece ‘Hırsız Var’, ‘Plajda’ gibi filmler değil de biraz kendi Akad’larını, Erksan’larını, Memduh Ün’lerini de çıkarmasını istiyoruz onlardan. Ticari sinema vardır dediler, kabul ettik. Para kazanmalıyım ki ikinci filmimi yapayım dediler, kabul ettik. Ama biraz yapımcılara, kapitalist tüccarlara teslim olmuş yapıları var. Biçimsel ve teknik açıdan sınıf atlandı. Ama tam da entelektüellerini, sinema ozanlarını çıkarmış değil bu sinema. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi isimlerle bir açılım yapıldı.

Ama bu noktaya gelebilmeleri için zamana ihtiyaçları yok mu?

Evet, tabi ki zamanla gelinebilecek noktalar bunlar. Ümidimiz bu isimlerin artması ve niteliklerin de bununla birlikte gelişmesi, kalıcı hale gelmesi. Çünkü klasik Yeşilçam diyecek ki, ‘bizim filmlerimizde duygu vardı. Sizinkinde sadece hız var. ‘Üç Tekerlekli Bisiklet’ gibi, ‘Gurbet Kuşları’ kuşları gibi bir film yapabildiniz mi? Evet, dökük siyah beyaz, çizik içinde, bazı sahneleri flu, biraz da oyuncuları rol kesiyordu ama insan duygusu yüklüydü bizim filmlerimizde. İnsan sıcaklığı vardı. Sizin filmleriniz ise Mehmet Ali Erbil yüklü! Kakara kikiri, ho ho ho, argo, küfür… Bunları diyebilir kıdemliler. İşte genç kuşak yönetmenlerin köşe taşı diye tabir ettiğimiz filmler yapması gerekiyor. Yapmaya da başladılar bence.

KISA FİLMCİLER KİRLENDİ

Türkiye’de kısa film denildiğinde akla ilk gelen isimlerdendiniz. Türkiye’de Kısa Film’in durduğu yer konusunda neler söylersiniz?

Ben 1989 yılında 8 mm ile 9 dakikalık Pasif Direniş adını taşıyan bir kısa filmle İFSAK Kısa Film Yarışması’na katıldığımda, o yıl bütün bir ülkeden İFSAK Kısa Film Yarışması’na katılan film sayısı 8’di. 4’e düştüğü zamanları da hatırlıyorum. Yani siz Ankara ve İstanbul’da bütün ülkeye duyuru yaparak bir kısa film yarışması düzenliyorsunuz, 4 filmin katıldığı bir tablo ile karşılaşıyorsunuz. Bunları yaşınız itibariyle hayal bile edemezsiniz. Ben o yarışmada ‘Özendirme Ödülü’nü kazandım. Çok zorlandım çekerken. Video kameralar yok o zamanlar. En azından bizim kullanabileceğimiz video kamera yok. Nasıl ki az önce sözünü ettiğimiz genç kuşak sinema hareketi başladı, onun gibi kısa filmi de Türkiye’de şahlandıran birkaç neden var. İşte o yıllarda dünyadaki dijital devrimin Türkiye’ye yansımaları oldu. Küçük kameralar, 8 mm kamera ortaya çıktı, sonra dijital 8 mm kameralar, ardından Hi8. Bunlardan sonra Mini DV geldi. Görüntü kalitesi sürekli arttı. Sine vizyon aletleri ortaya çıktı. Dolayısıyla küçücük kameralarla çekilen görüntüleri kocaman perdelere yansıtabilme olanağı doğdu. Bu teknoloji geliştikçe, Türkiye’de de sinemasal hareketlilik arttıkça, Türk filmleri seyirci tarafından ilgi gördükçe, buna ek olarak Türkiye’de eğitim veren Sinema-TV fakülte sayısı arttıkça, film çekmenin ucuzlaması, kameraların ucuzlaması, kurgu programlarının ev bilgisayarlarına kadar inmesi, çok basit cihazlarla seslendirme yapılabilmesiyle bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de kısa filmi şaha kalktı. Yarışmalar arttı, yarışmalara katılan filmlerin niteliği yükseldi. Gençlere değer veren bir genç sinema ekolünün Türk sinemasını etkisi altına alması, çok erken yaşlarda sinemayla ilgili hayati bilgileri okul ve setlerde öğrenebilmeleri, TV kanallarının gençleri istihdam etmeleri bu süreci hızlandırdı. Kısa filmlerle ilgili yayınlar, yazılar, filmler arttı. TV kanallarında yayınlanan en saf ve katıksız kısa film programlardan birini de TV Net televizyonunda ben yapıyorum. Raiting arttırmak için programa ilgili ilgisiz şeyler katmıyoruz. Kısa filmle başlıyor, kısa filmle bitiyor. Gösterdiğimiz kısa filmin telifini de ödüyoruz. Kısacası Kısa Film Türkiye’de Rönesans’ını yaşıyor.

Her şey güllük gülistanlık gibi…

Aslına bakarsanız benim bu konuda keyfim çok yerinde. Ama bir şikâyetim var, o da şu; Bu iş çok ticari olmaya başladı. Ticari sinema biraz olsun. Ama sakin, ağır akan hikâyeler, filmler de olsun. Bize bir şeyler anlatan, geleceğe bir miras bırakabileceğimiz filmler de yapılsın.

Yani Kısa Film ciddi anlamda sektörleşecek mi Türkiye’de?

Bence sorun Kısa filmin sektörleşip sektörleşememesi değil. Şu an kısa filmcilerin kirlenmesiyle karşı karşıyayız. 2000 yılından buyana 20’ye yakın film festivalinde jüri üyesi ya da koordinatör oldum. Kısa film dünyasından iki kuşağı tanırım. Son yıllarda kısa film çeken arkadaşların tutumlarından memnun değilim. Bir zamanlar benim de amatör ruhum vardı, ben de kısa filmciydim. Şöyle bir psikolojiye girdiler; Bakıyorlar ki Türkiye’nin en kıdemli kısa film yarışması; İFSAK. 35 yıldır düzenleniyor. Ama para vermiyor. Ne düşünüyor kısa filmci? Bu yarışmaya girilmez, para vermiyor. Düpedüz hamallık! Öte taraftan yarışmanın altından kalkamayacak dandik bir televizyon kanalı. Ama birinciye 8 bin YTL veriyor. İkinciye 6, üçüncüye 4 bin YTL veriyor. Tabi hemen filmini buraya gönderiyor. Sonra bakıyorsun o yarışma 6 ay gecikmeyle sonuçları açıklıyor. Kısa filmcilerde parayı sevme, manevi ödüllere tamah etmeme hali belirdi. Jüri üyeliklerinden biliyorum; Az önce sözünü ettiğim ödülü, Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törende, hocam Rekin Teksoy verdi. Üzerimde yırtık bir ceketim vardı. Arkasından astarı sarkıyor. Boğazıma bir şey düğümlendi; ‘Bu benim hayatımın en önemli günü Hocam’ dedim. O plaket dışında hiçbir ödül vermez İFSAK. Ödül avcısı kısa filmciler türedi. Arkadaşı 2004 yılındaki festivalde bir filmiyle görüyoruz. Ne hoş diyoruz, seyrediyoruz. 2004 yılı boyunca düzenlenen bütün yarışmalarda o arkadaş yine var! 2005 yılına giriyoruz, aynı arkadaş yine çıkıyor karşımıza. Paranın tadını almış, ödülün tadını almış. 2006 yılına giriyoruz, ‘son üç yıl içinde çekmiş olması kaydıyla’ girilebilen yarışmada yine aynı arkadaşı, aynı filmiyle görüyoruz. 2007’de o arkadaşımız aynı filmle sağda solda ödül kapma derdinde. 2008’de jüri üyesi olduğum bir yarışmada dayanamıyorum ve ‘ben artık bu adamı görmek istemiyorum’ diyorum. Adam şimdiye kadar 62 bin YTL kazanmış bu filmle. 8 yarışmaya katılmış. Yaklaşık 10 tane de plaket almış. Hepsi için söylemiyorum elbette. Ama bu işin şöhreti ve parasının tadını almışların neden olduğu bir kapitalistleşme var. Bu kapitalistleşme ile birlikte de bir kirlenme süreci yaşanıyor. Kısa film, kısa film gibi anlaşılmalı. Kısa film ruhuyla çekilmeli. Ödüllere de öyle bakılmalı. Kardeşim seni çok yaralayan bir hikâyen var. Annen ölmüştür, ya da baban işlemediği bir suçtan ötürü hapse girmiştir. Bunu filme çekmişsin. Bu filmi paraya mı tahvil edersin? Öyle kısa filmciler var ki, hayatlarındaki en acı, dramatik olayı filme çekip, daha sonra bunu paraya tahvil ediyorlar. Festivallere katılıp bu filmle para kazanmaya çalışıyorlar. Bu kişiler konusunda festival jürilerini mümkün olduğunca uyarıyorum. Bu arkadaş çektiği filmle yapacağını yaptı, alacağı ödülü aldı, ekmeğini yedi. Dolandırmanın alemi yok. Filmini daha geniş kitlelere izletmek istiyorsa bir sinema programına versin. Ya da bir festivale versin, yarışma dışı bölümde göstersin. Çünkü onun aldığı her ekstra ödül, bu işe ruhunu, gönlünü vermiş, motive edilmeyi bekleyen bir gencin önünü kesiyor. Alacağı bir ödülle daha anlamlı işler yapabilecek yeteneklerin önüne bu şekilde set çekmiş oluyor. Sen kısa film sektörleşti mi diye sordun. Bence sektörleşti bile.



25.02.2008, Röportaj: Suat Köçer