|

Hilmi Etikan'a Sorduk Söyledi
- Kısa filmin belki yapısı itibariyle net bir tanımının yapılması çok mümkün
değil. Belki; kısa film şudur, şöyle yapılır, şöyle olmalıdır gibi sorulara
kesin cevaplar bulmak, hatta bu soruları sormak bile çok mümkün değil. ‘Sizce’
kısa film nedir? Siz nasıl yorumluyorsunuz kısa filmi.
Kısa filmin iki tane tanımı var. Biri kaba tanımıdır, bir de daha ileri aşamada
bir tanımı var. Kaba tanımı, hakikaten kısa olması, yani filmin süre olarak uzun
metraja göre kısa olmasıdır. Kısa dediğimiz şey de dünya standartlarına göre
değişiyor. Bazı ülkeler bir saatin altındaki filmlere, bazı ülkeler de yarım
saatin altındaki filmlere kısa film diyor. Ama bence kurmaca dalında süresi en
fazla 7-8 dakikalık filmlerdir. Belgeselde 20-25 dakika olabilir. Yani iki
saatlik bir kısa film çekemezsiniz, bu filmle yarışmalara katılamazsınız. Zaten
yarışmalara katılım koşullarında da bir süre sınırlaması vardır.Bunun dışında,
film 7-8 dakika olunca, o zaman artık kullanacağınız anlatım, seçeceğiniz
senaryo, anlatım biçiminiz, filmi seslendirme şekliniz uzun metrajdan daha
farklı olmak zorundadır. O zaman, kısa filmin kendi anlatım şekli, anlatım
formasyonu ortaya çıkıyor. Şimdi, burada bence en önemli şey zeka. Kısa filmde
çarpıcılık ve zeka çok önemli. Bir kısa filmde zeka ışıltısı yoksa, ne yazık ki
o film çok başarılı olamıyor.
- Kısa filmin kendine ait bir anlatım dili olduğundan bahsettiniz. Bu anlatım
dilinin oluşmasında temel olan şey süresinin kısalığı mı?
Evet, bir örnek vereyim; sen bir tatil köyüne gittin. Tatil köyünde bir oğlanı
beğendin. Üç günlük de bir süren var. Eğer bu kısa filmse bu süre içerisinde o
oğlanla bir ilişki kurmak zorundasın. Kısa sürede çok şey aktarman lazım,
kendini çok iyi tanıtman lazım. Bu bir kısa filmse zamanı çok iyi kullanmak
zorundasın. Ama eğer 15 günlük bir süren varsa daha rahat olursun. Yani onunla
tanışabilmen, bir ilişki geliştirebilmen için uzun bir zaman var. Uzun metrajda
film yönetmeniyle seyircinin ilişkiye geçebilmesi için, kendini filme
bağlayabilmesi için, derdini anlatabilmesi için bir saat 20 dakika gibi uzun bir
süre var. Bir yerden kaçarsa diğer yerden yakalama şansı var. Kullandığı müziği,
200-300 tane planı var. Ama kısa filmde, o 7-8 dakika içerisinde
kullanabileceğin 15-20 tane plan var. Bu durumda kullanacağın planları çok iyi
düşünmek zorundasın. Mesela bir adam kapıdan çıkıyorsa ve çıkışını göstereceksen
bunun bir anlamı olmalı. Zaten kısa süren var ve filmin 20 saniyesi gidiyor.
Buna değer mi diye düşünmek zorundasın. Bu süreyi başka türlü değerlendiremez
miyim diye çok daha rafine, çok daha ince ve daha akıllıca,zekice düşünmek
gerekiyor, zamanı daha iyi kullanmak gerekiyor. Hayatın ayrıntılarını iyi görüp
iyi aktarabilmek gerekiyor. Konu anlatmaktan, birebir hikayeler anlatmaktan
ziyade, insanlara çarpıcı anlar yaşatan, insanların gözünden kaçmış olduğu
birtakım ayrıntıları ortaya çıkartabilen, boşlukları yakalayıp iyi aktaran bir
yapısı var kısa filmin. Bu yönleriyle, sinemalarda izlediğimiz klasik film
hikayeleri kısa filmin yapısına uymuyor. Mesela Mimar Sinan Üniversitesi
öğrencileri bunu çok yaparlar. Zaten oradan mezun olanlar genelde dizi yönetmeni
oluyorlar. Eleştirmek için söylemiyorum ama bu çok fazla yapılıyor. Çünkü
insanlar uzun metraja geçmek için uzun metraja öykünen kısa filmler çekiyorlar
ki, bunları insanlara gösterip kısa metrajdan uzun metraja geçme konusunda
gerekli olanakları sağlayabilsinler.
- Hani diyoruz ya kısa film kısa olandır, kısa sürede çok şey anlatandır diye.
Hatta ‘ne kadar kısa olursa o kadar başarılı olur’ diyoruz. Fakat 60- 90
dakikalık kısa filmler de var?
Örneğin Fransızlar 60 dakikanın altındakilere kısa film diyorlar. Ama bence 60
dakikalık kısa film olmaz. Her şeyden önce kısa filmin yapısına aykırıdır bu.
- Türkiye’deki kısa filmlerin, uzun metrajın kısa sürelisi olduğuna dair
eleştiriler var. Eleştirilerden biri de sizsiniz, az önce de belirttiniz zaten.
Bu eleştirilerin dayanak noktası nedir? Biraz açar mısınız?
Uzunların kısaları, çünkü insanlar o kısalarla uzuna geçmek istiyorlar. Mesela
şöyle bir öykü anlatayım; kız oğlanı sever, oğlan kızı sever. Birlikte sinemaya
giderler. Sinemadan çıktıklarında bir arkadaşlarına rastlarlar. O arkadaşlarıyla
bir yerlere giderler. Olaylar böyle gelişir ve bir şekilde sonuçlanır. Yani
televizyonda seyretmiş olduğunuz diziler ya da filmler gibi “klasik öykü anlatım
kurgusu” içerisinde bir öykü gelişir ve sonuçlanır. Uzun metrajda bu böyledir.
Eeee, bunun aynısını kısaltarak çekiyor. Süre olarak kısa film oluyor bu ama
içerik olarak, zeka olarak, yapı olarak kısa filme uymuyor. Bu ancak uzunların
kısaları, çünkü yönetmen uzun metraja geçmek için çekiyor. Yani bununla, bakın
ben bu filmi çektim, oyuncu yönetimini, açıları, karşı açıları biliyorum,
senaryoyu çekim senaryosu haline dönüştürüp film haline getirebiliyorum gibi bir
reklam yapıyor. Bir de bunu yapmak çok kolay, diğerine oranla.
-
Kısa filmin temel dokusu nedir? Ne olmalı bir kısa filmde?
Kısa film zeki olmak zorunda, çok zeki olmak zorunda. Ben buna 30 senenin
sonunda ulaştım.
- Sinemanın doğuşuyla kısa film doğuyor, belki de kısa filmin doğuşuyla sinema
doğuyor. Bugüne gelindiğinde, kısa film çok ciddi bir evrim geçirmiş. Bu evrim
neye bağlı?
Sinemanın ilk çıkışında kısa filmler var. Bunlar ne olacağını görmek için yani
denemek amacıyla çekilmiş kısa süreli filmler. Bugünkü anlamıyla kısa film
değiller, sadece süreleri kısa. Sanayileşmeyle birlikte sinema salonları
seyirciyle buluştuğunda ki biliyorsunuz sinema seyircisi önceleri tiyatro
seyircisiydi, tiyatrodan edindikleri alışkanlıkları da devam ettirmek istediler.
Mesela, yetişkin insanların sahneye konan bir şeyi 1 saat, 2 saat gibi izleme
süreleri var. Bu daha da uzatılırsa insanlar sıkılır. Bu her zaman böyle, yani
insanların, bir oyunu, bir filmi belli bir izleme performansı var. Sinema
sektörel olarak piyasaya girince insanlar sinemaya gidiyorlar. Gittikleri
zaman,insanlara bir seyirlik sunduğunda bunu 1 saat 20 dakikayla sınırlarsan
insanlar bir görsel doyuma ulaşırlar. Bunu daha fazla uzatırsan insanlar
yoruluyorlar, izleyemez hale gelirler. Daha kısa tutarsan da (15-20 dakika gibi)
insanlar; daha izleyebilirdik, çok çabuk bitti, düşüncesine kapılırlar. O
bakımdan sinemalarda uzun metraj yani bir saat yirmi dakika-kırk dakika gibi bir
formasyon oluşmuş. Bu insanların izleme alışkanlıkları ile ilgili bir şey.
Mesela çok uzun bir yolu 5 dakikalık bir film izlemek için gitmez kimse, 5
dakika izle ve bitti desinler, olmaz ki çünkü sen daha fazlasını izlemeye
hazırsın. Bu bir arz-talep meselesi, bir alışkanlık meselesi. Uzun metraj
filmler böyle oluşmuş, tiyatro alışkanlıklarının, tiyatro izleme süresinin
sinemaya bir biçimde aktarılması.
- Kısa film nasıl sınıflandırılmaya tabi tutulur?
Genel olarak kısa film kendi içinde bazı türlere ayrılıyor. Kısa belgesel film,
animasyon, deneysel film, kurmaca, canlandırma var. Bir de video art dediğimiz
deneysel sinemaya yakın çalışma türleri var. Bunlar, bizim yarışmalarda açmış
olduğumuz bölümler, bu dünyada böyle.
- Kısa filmi hep özgür olarak tanımladık. Bu özgürlüğünü nereden alıyor?
Kısa film özgürlüğünü ticari olmamasından alıyor, para kazanma kaygısı yok kısa
filmde. Herkes kendi bütçesiyle çektiği için ve bir prodüktör olmadığı için,
istediğin gibi çalışıyorsun. Yani bu bakımdan göreceli bir özgürlük olduğu
söylenebilir. İstediğin şekilde çekiyorsun, istediğin oyuncuyu oynatıyorsun,
istediğin yerde çekiyorsun Ama bunun tabi çok abartmamak lazım. Yani özgür olmak
illaki doğru ama belli bir yere kadar. Yani yine bir şeyleri edinmek zorundasın,
nitelikli bir kısa film yapmak istiyorsan daha profesyonel formatlar,
profesyonel cihazlar kullanarak film yapmak istiyorsan o zaman sponsor bulman
gerekiyor, sponsorlara senaryonla başvuruyorsun. Bu belediyeler, Kültür
Bakanlığı, TV kanalları, özel şirketler, kamu kuruluşları, özel kişiler artık
her neyse, sponsor olacaklarsa senaryoda birtakım kısıtlamalar isteyebiliyorlar.
Yani her istediğin senaryoyu götürüp o sponsorlara sunamıyorsun, kendin oto
sansür uyguluyorsun. “Ben böyle bir senaryoyla gidersem onlar para vermezler”
diyorsun. Böylece o özgürlük giderek kendini belirli bir sınırlandırmaya sokmaya
başlıyor. Mesela TRT’de şimdi Genç Sinemacılar projesi, kısa film çekmek isteyen
gençlere alt yapı ve gösterim olanakları sunuyor. Ama bu projeden yararlanmak
istersen özgürlüğünü tam anlamıyla kullanamıyorsun. Çünkü onların da ortaya
koydukları birtakım koşular vardır. Şu tür filmler olacak, milli rejime aykırı
olmayacak, intihar olmayacak, gençleri bunalımlı göstermeyecek, sosyal sorunları
fazla deşmeyecek falan gibi bir takım sınırlandırmaları var. Suya sabuna
dokunmayan senaryolarla ancak oraya başvurursun. Yani bir yerden sonra o
özgürlük kayboluyor.
- Peki bu durum kısa filmin yapısıyla çelişmiyor mu? Yani hem bir özgürlük alanı
olarak tanımlanacak hem de böyle sınırlandırmalar söz konusu olacak.
Aslında o kadar da özgür değil. Yani tamam istediğin kadar özgür olabiliyorsun
ama kendi ekonomik koşullarını oluşturduğun sürece. Özgürlük şöyle var yani
yaptığın filmi ufak tefek gösterimlerin dışında izletemeyeceğin için buna kimse
karışmıyor. İstediğin konuyu, istediğin şekilde çekiyorsun. Ama işi büyütüp daha
görsel hale dönüştürmeye başladığın zaman yani daha geniş kitlelere ulaşır,
sinema salonlarında gösterilebilir, büyük festivallere katılabilir hale
dönüştürmeye başladığında o zaman çalışmış olduğun ekibi daha
profesyonelleştirmen gerekiyor. Daha profesyonelliği seçtiğin anda o zaman senin
bu özgürlüğün yavaş yavaş elden gitmeye başlıyor. Yani amatör düzeyde kaldığın
müddetçe o özgürlük biraz daha var, ama kısa film her zaman amatör sinema demek
değildir, profesyonelce de yapanlar var. Profesyonel ekipmanla yapanlar var daha
doğrusu. Daha öncede söylediğim gibi bir kısa filmi 80-90 milyarla çekenler var.
Olduğu gibi profesyonel ekipmanlarla çalışıyor; kamerası, sesi, ışığı,
oyunculuğu... her şeyi profesyonel. Stüdyo profesyonel, platosu profesyonel o
zamanda bunu yapabilmesi için yerlerden para bulması gerekiyor. O zaman da o
özgürlük bazı yerlerden kırılmaya başlıyor.
- Bir sektör haline gelmesi halinde kısa film ruhunu kaybetmeyecek mi?
Uzun metrajda da var bu. Mesela Nuri Bilge kendi dünyasını kuruyor ve kendi
filmlerini yapıyor. Türkiye de tam bir sinema sektörü yok ama yine de iyi kötü
bir sektör var. O sektörden kendisini olabildiğince koruyor. Yani kendi
filmlerini satar mı satmaz mı, prodüktöre para kazandırır mı kazandırmaz mı
düşüncesinden uzak kendi senaryosunu, filmlerini çekiyor. Yani olabiliyor da,
olmuyor değil. Ama çok da kolay işler değil bunlar, yani kısa film sektörü diye
bir sektör oluşturmak biraz zor tabi çünkü piyasası yok, nasıl sektör
oluşturacaksın? Arz yok yani. Tv kanalları kısa filmler istiyor bizden bazen,
bedava film göstermek için özellikle yeni açılan kanallar, sırf program
doldurmak için “kısa filmler varsa gösterelim” diyorlar. Bize bir yalan
uyduruyorlar, “işte kısa filmcileri desteklemek istiyoruz, gençleri desteklemek
istiyoruz” diyorlar. Halbuki bütün hikaye yeni açıldıkları için program
dolduracak film bulmak. Ondan sonra biraz palazlandıkları zaman zaten kısa
filmcileri ne arıyorlar, ne soruyorlar.O bakımdan bir arz olması
gerekiyor.Mesela biri, film için evini sattı çocuk.Ama film çekimini
bitiremedi.İnsanların sonsuza kadar kullanabilecekleri birikimleri yok.Bu
durumda destek alması lazım. Kısa filmlerin akıllı destek alması lazım,
sınırlayıcı değil de böyle insanlara gerçekten inanan yerler, kişiler tarafından
desteklenmesi gerekiyor.Ama yine de sansür olabiliyor tabi. Mesela komisyonlar
var , senaryoları komisyona veriyorsun ve komisyonlardan geçiyor. Ancak kendi
filmini, kişi ve kurumlardan destek almadan kendin çekersen özgür olursun tabi.
Kendin yazacaksın,kendi kameranla, kendi altyapınla çekeceksin.Ama o zaman da
çok amatör oluyor. Teknik olarak çok sorunlu oluyor,dolayısıyla geniş kitlelere
ulaştırmak çok mümkün olmuyor.
- Kısa filmin en önemli özelliği süresinin kısa olması Kesiliyor:Yok hayır, en
önemli özelliği değil, ilk özelliği diyebiliriz. süreye bağlı olarak bir anlatım
dilinin oluşması, süresini temel olarak almamızı sağlamıyor mu?
Hııı. tabii evet.
- Her bakımdan uzun metrajdan farklı bir mantığa sahip.Kurgusundan tutun
sinematografik öğelerin kullanımına kadar. Bu sinematografik öğeler nasıl ayırıyor kısayı uzundan. Örneğin senaryo, kurgu nasıldır kısa filmde?
Kısa filmlerin senaryosu da olmuyor aslında. Ben en iyi kısa filmlerin
senaryolarının olmadığına inandım. Mesela “Ani Gidiş Ani Hareket” diye bir
Fransız filmi var; bir oğlan bir kıza rastlıyor,kıza aşık oluyor ve kızı takip
etmeye başlıyor.Fakat kızın bundan haberi yok.Kız çok üzüntülü bir
durumda.Telefonda konuşuyorken görüyoruz (söz yok filmde), ağlıyor,bir derdi var
kızın. Neyse, en sonunda trene biniyor kız; oğlan da arkasından trene biniyor,
oğlan kızın kompartımanına oturuyor. Kız ağlamaya başlıyor yine, oğlan çıkartıp
mendilini veriyor. Kız farkında bile değil oğlanın orda olduğundan. Mendili
alıyor, gözlerini siliyor. Sonra çıkıyor çocuk. Koridorda çocuk da ağlamaya
başlıyor.Yani bir şey diyemiyor kıza; o da ağlıyor.Film böyle bitiyor. Fakat o
kadar duygusal o kadar güzel çekilmiş ki, yani yüreğin burkuluyor filmi
izlerken. Mesela o çocuğun kıza hiçbir şey söyleyemediği için onun acısını
paylaşıp; o koridorda ağlıyor, camdan görüntüler geçiyor. Buğulu bir gün. Siyah
beyaz çekilmişti sanıyorum. Yani çok güzel çekilmişti.Şimdi birisi bana bunun
senaryosunu getirip oku dediği zaman “yani bundan ne olur ?“Niye çok kötü bir
şey de olabilir çok kötü bir şey de.Plan plan yazılmış bir senaryosu yok. Ya da
yine bir İtalyan filmi var hep ağlamak üzerine gidiyoruz ama o film de çok
hoştu. İtalya’da bir caddede ,orta yaşlı bir adam ;ağlamaya başlıyor.Ağlarken
gösteriyor kamera onu.Sonra onu gören herkes ağlamaya başlıyor, bir kadın camı
açıyor; çamaşır asacak.O sırada adamı görüyor ağlarken ve o da ağlamaya
başlıyor.Bütün herkes ağlamaya başlıyor ve senin de gözlerin doluyor.Adamın niye
ağladığı belli değil.Oradaki insanların niye ağladığı belli değil.Öyle bir
atmosfer oluşturmuş ki,şimdi bunun senaryosu ne olabilir ki? Bir adam
ağlamaktadır.Ona bakan herkes ağlar.O zaman ben şunu gördüm ki çok başarılı kısa
filmlerin senaryoları aslında yok,yani birebir kağıt üzerinde yok.Birinci sayfa
,2-3 yok yani.Bu artık yönetmenin filmi çekerken oluşturduğu bir zeka.Bir
anlatım şekli:kurgusu ,bakış açısı.Tabi ki yine klasik sinema kullanılıyor.Yani
neticede kadraj olarak yine Bel,omuz çekim kullanılıyor.Aydınlatma olarak arka
ışık ,sırt ışık;ses olarak yine aynı sistemleri kullanıyorsun ama başarılı kısa
filmlerin senaryoları yok.Mesela size verdiğim kasette de bir örnek var.Adam duş
alıyor.birdenbire duşa kabinin kapıları kapanıyor (Fransız filmi , ismi duş). Su
yükselmeye başlıyor.Ve içerde adam boğularak ölüyor ve film bitiyor. Şimdi bunun
senaryosunu düşün: Bir duş alırken küvette boğulur. Ama izle bak çok etkileyici
bir film.
- Peki bu atmosfer nasıl oluşturuluyor?
Bu atmosferi yaratabilmek için de sanatçı olmak gerekiyor.Bunun bir şablonu
yok.Şöyle yapın ,böyle yapın diye.O zaman herkes yaratır.Mesela yine bir İsveç
filmi vardı.Onu örnek olarak verebilirim.Gece odada bir kız bir şeyler
yapıyor.Odada radyo var.Radyoda adam bir şeyler anlatıyor.Kız yemek yapıyor;bir
şeylerle ilgileniyor. Sonra bir bakıyor ki radyo kendini anlatıyor. Diyor ki
radyodaki adam : " mutfağa girdi, omlet yapıyor, soyunuyor, şimdi geceliğini
giyiyor". Kız irite oluyor. Aaaa diyor. Gözlendiğini anlıyor. Camdan bakıyor,
karanlık (zifiri), bir şey göremiyor. Gözlendiğini düşündüğü için panjuru
kapatıyor, gözlemesinler diye. Cama çıkıyor panjuru çekmek için. Cam kırılıyor
ve kadın yere düşüyor, yüksek de bir yer. Kadın ölüyor ve radyo da hala devam
ediyor : "şu anda camdan düştü ve öldü" diye. Medyanın bizim hayatımıza ne kadar
girdiğini, ama ses tonu hep aynı, kadın omlet pişirirken anlattığı ses tonuyla
kadının camdan düşüp öldüğü anı anlattığı ses tonu hep aynı. Bireylerin o toplum
karşısındaki şeyi falan. Bu tür filmler yani. Şimdi bunun senaryosunu gördüğün
zaman, birisi bana bu filmin senaryosunu getirdiği zaman diyorsun ki : bir kadın
mutfakta iş yapmaktadır. Radyo çalmaktadır. Radyosu çalarken düşer, ölür.
Bakıyorsun, senaryo olarak fazla bir şey ifade etmiyor. Yani senaryosu böyle
daha müphem, daha zayıf olan şeylerden daha iyi filmler çıkıyor. Daha değişik,
daha çarpıcı şeyler çıkıyor. Çok beğendiğim kısa filmlerin senaryosu nedir diye
geri döndüğümde bakıyorum çok basit aslında. İşte kısa film böyledir : basit ve
zeki. Basit ve zeki olmalıdır, ders vermemelidir. Ders vermeye kalktığı zaman
çok korkunç oluyor. Aslında sadece iki kelime : basit ve zeki.
- Sade bir dil mi?
Evet, sade, basit. Mesela radyo filminde, çok basit bir olayda medyayı
eleştiriyor, toplumu eleştiriyor, ama çok basit bir şekilde. Mitingler
göstermiyor, insanların yollarda açlıktan öldüklerini göstermiyor, kuyrukları
göstermiyor. Böyle bir olayda insanların nasıl bir sosyal çember içine
alındıklarını anlatıyor mesela.
- Ayrıntılar dediğimiz şey de bu mu?
Evet işte, ayrıntılar da bu. Bunu nasıl veririm? Kolaydan kaçmak. Mesela zaman :
film yapıyorsun, film içerisinde uzun bir zamanın geçtiğini anlatacaksın.
Eskiden Türk filmlerinde bir klişe vardı, takvim yaprakları dökülürdü. Böyle
klasik şeyler vardı. Ben bunu nasıl farklı bir biçimde anlatabilirim ? Daha
zekice, denenmemiş, bilinmeyen yöntemlerle. Mesela Ahmet diye bir çocuk vardı.
Bir Borges öyküsünü filmleştirmişti. Filmde geriye dönüş vardı. Olaylar geriye
gidiyor. Öyle bir sahne var. O zaman video kameralar yok. 8mm'lik kameralar var
ve filmlerde film hileleri yapmak çok zor. Çocuk şöyle bir şey yapmış :
başrollerdeki insanlar geri geri yürüyor ve fotoğraf albümüne giriyorlar ve
fotoğraf oluyorlar falan. Güzel bir sinema diliydi o. Bunu düşünmüş, bulmuş ve
uygulayabilmiş, geriye dönüşü böyle anlatmış 8mm'lik filmde. Biz de jürideyiz.
Hatta Şahika Tekand, "bu niye böyle, ne anlatmış, niye insanlar geri geri
gidiyor?" demişti. Alışmış ya, insanlar öyle klasik geriye gidişlerin
anlatımına. Bütün bunların bulunması, konması etkili oluyor. O bakımdan kısa
filmi anlatabilmek için kısa filmleri göstermek ve üzerine konuşmak lazım. Uzunu
da kısası da sinema. Arada çok fark yok. Ama gerçekten kısa film daha zor.
Dünyada 100 tane uzun metraj çekiliyorsa bunun belki 50 tanesi iyidir. Ama 100
tane kısa metraj çekiliyorsa bunun 4-5 tanesi hakikaten iyi, değerli film
oluyor. Çoğu başarısız oluyor!
- Ben hep şöyle düşünürüm, biz bir şeyleri kısa ve öz anlatmayı bilmeyiz,
özetlemeyi bilmeyiz. Bir şeyi en kısa nasıl anlatırız bilmiyoruz.
Tabii ya, çok zor, gerçekten çok zor.
- Kısa, öz ve anlaşılır bir tarzımız yok. Yazı yazarken bazen bir cümlemiz koca
bir paragraf olur. İyi kısa filmler yapamamamızda bunun etkisi olabilir mi?
Haklısın, gerçekten de böyle ve bunu başarmak çok zor. Yani, bu durumda,
simgelerden yararlanmak lazım. Mesela bir Yugoslav filmi vardı, Yugoslavya'daki
o siyasi durumu anlatan. Bir tren garında geçiyor. Hiç siyasetle ilgisi olmayan
bir filmdi, daha doğrusu öyle görünüyordu. Ama simgelerden yararlanarak siyaseti
anlatıyordu. Mesela bir köylü geliyor at arabasıyla, bir adam da lüks arabasıyla
geliyor. Bunlar bir tren kavşağında karşılaşıyorlar,birbirlerine yol vermek
istemiyorlar. Yani buradan o toplumsal çelişkileri çıkarmaya çalışan bir film
yapmaya çalışmıştı. Yani, kısa filmi çok düşünmek lazım gerçekten.
- Simgeleri de iyi seçmek gerekiyor. Çünkü kullanılan birçok simge gerçekten
klişeleşmiş. Bu klişeleri kırmak gerekiyor belki de.
Mutlaka bütün klişeleri kırmak gerekmiyor. Neticede, önemli olan film bittiği
zaman insanların aklında ne kalıyor, filmden ne kadar etkileniyorlar. Yoksa
mutlaka kısa filmlerde de klasik sinemanın dili vardır.Şaryo kullanırsın, açı-
karşı açı kullanırsın, kaydırma hareketi-çevrinme hareketi yaparsın, yani,
oyuncu yönetimi önemli yine. Bunları kullanıyorsun, önemli olan bunları bir
araya
getirdiğin zaman ortaya çıkan analiz ne? İnsanların akıllarında ne kalıyor? O
önemli, yoksa uzun metrajın dili tamamen farklı, kısa metrajın dili tamamen
farklı değil. Neticede, sinema dili belli bir noktada buluşuyor ikisinde de.
Fakat dediğim gibi yalın ve zeki olması kısa filmin en önemli özelliği.
Geçenlerde bir arkadaş bir film çekti (bir iki sene önce), bize filmini
gösterdi. Kurmaca türü bir kısa film çekmiş, çok da uğraşmış. Ama sorduğu zaman
bana : "zeka yok filmde" dedim. Her şey düzdü. Bakıyorsun sadece adam geliyor,
bekçi oluyor, düdük çalıyor, evine gidiyor. Bir adam geliyor, kedi geliyor,
karşılaşıyor. Yani birtakım olaylar gelişiyor ve bitiyor. Açılar doğru,
oyuncular fena değil, aslında her şey yerli yerinde ama filmde zeka yok. Eeee
diyorsun.... Böyle fıkra gibi filmler vardır. Hani bir şey anlatırsın anlatırsın
ya, bütün espri en sondadır. Bütün o başındaki şey hikayedir, en sondaki cümleyi
söylemek için başı konmuştur filmin. En son bir şey söylenir, öyle biter. Öyle
bir çalışmaydı bu da. Her şey vardı ama zeka yoktu. Teknik iyiydi, ekip
profesyoneldi, galiba oyuncu da oynamıştı. Teknikler de önemli, mesela bir kısa
film gelmiş birikimi taşıyan, 7-8 dakikalık filmler. Belgeseller için demiyorum,
onlar daha uzun olabilir. Ama kurmaca filmler böyle. Yani bu anlattıklarım bana
ait. Ben Hilmi Etikan olarak "bütün Türkiye'de kısa film şudur, bunun dışında
kalanlar değildir" diyemem. Bu dünyada da böyle değil. Öyle bir tanım yok çünkü.
Ansiklopedilere, sinema kitaplarına baktığın zaman, süresi şu kadar olan
filmlerdir diye başlar zaten ve süresinin ona giydirdiği birtakım içerik
zorlamaları, içerik formları var işte. Ona uyulması gerekiyor. Onun dışında
festivallerde, mesela burada "Kısa Film Günleri" düzenliyoruz. 100 tane film
gösteriyoruz. İçlerinde benim beğendiğim 4-5 bilemedin 6 tane film var. Mükemmel
bu dediğim. Bunlar dünyanın en iyi filmleri oluyor. O yılda özellikle Avrupa
ülkelerinin çekmiş olduğu en iyi filmlerini getirtmeye çalışıyoruz. Orda da
durum farklı değil yani.
- Fotoğrafla da çok ilgilisiniz. Kısa film bir fotoğraf karesi mi?
Yok, hayır, o da değil. Fotoğraf ayrı, kısa film ayrı. Sadece şöyle düşün : bir
sinemaya gidiyorsun, ışıklar kapanıyor, bir film izliyorsun ve çok
etkileniyorsun, bu yani. Etkilemesi için de, iyi bir kısa film yapmak lazım. İyi
bir kısa film yapmak da zor. Yani, kısa filmi diğer alanlardan ayırmak lazım.
Ben, "kısa film - öykü, uzun metraj - roman" tartışmasına da karşıyım. Yani
bunların hepsi ayrı şeyler.
- Avrupa'da çekilen kısa filmlerle kıyaslandığında, onların gördüğü ama bizim
göremediğimiz şey ne?
Eksik olan tek şey teknik. Teknik bilgi ve uygulayabilme olanağı, yani teknik
altyapı bulma olanağı. Bizim en büyük sorunumuz bu. Çok zeki insanlar var, yani
gerçekten inandığımız yetenekli gençler var. Canavar gibiler, birçoğu olanak
bulsalar yapacaklar ama bulamıyorlar ya da şöyle oluyor, teknik altyapıyı
bulamadığı için film istediği düzeyde olmuyor. İyi bir şey ortaya çıkartamıyor.
Çıkartamayınca kendi de tatmin olmuyor ve peşini bırakıyor. Bir de örgütlenme
eksikliğimiz var. Bunların hepsi birbirine bağlı zaten. Yoksa mesela, Almanya'ya
bakıyorsun; Almanya'da Türk gençleri bu olanaklarla çok güzel filmler
yapıyorlar. Hatta Almanya'da, kısa filmde önde gidenler Almanlardan ziyade
Türkler neredeyse. Neticede kısa film çekemeyecek kadar aptal değiliz. Sadece
üretim, gösterim, dağıtım olanaklarımız kısıtlı. Kısıtlı da diyemeyiz, yok.
- Bu olanaklar oluşacak mı peki?
Ben görmeyeceğim. Bir gün biri bunun gerekli olduğunu görecek ve olacak. Ama şu
anda öyle birşey yok. Mesela şimdi İtalya’dan bir festival bizden 35mmlik film
istiyor. Bizde yok diyorum; ilgilenmediğimi düşünüyorlar. Ama yok ki...Halbuki
Kültür Bakanlığının bir arşivinin olması lazım ve bu ihtiyaçların Kültür
Bakanlığından sağlanması lazım. Bence Kültür Bakanlığı, şimdiye kadar kendini
kanıtlamış, festivallerde ödüller almış 5-10 gence maddi destek sağlamalı ve
film yapmaya teşvik etmeli. Çekilen bu filmleri arşivleyip talep eden ülkelere,
festivallere göndermeli. Türkiye’de bunu yapabilecek bir çok genç var. Film
çekenler Avrupa’ya giderse temsil ediliriz hiç değilse. Biz hiçbir yerde temsil
edilemiyoruz. Ancak erki ele geçireceksin, başbakan olacaksın, zeki de bir
Kültür Bakanın olacak. Başka türlü olmuyor, başka çözümü yok gibi.
- Kısa filmcilerin yaşamlarıyla, çektikleri filmler bana çok uyumlu gibi geliyor.
Yani nasıl yaşıyorlarsa öyle de filmler yapıyorlar gibi. Gerçekten böyle bir
uyum var mı? Hani genel olarak az söz ve görüntüyle çok şey anlatır, zekidir,
ayrıntıları yakalar diyoruz ya...
Bilemiyorum, sen bilirsin, sen o dünyadasın. Çünkü ben artık o dünyada değilim.
Ama öyledir herhalde, çünkü kendi dünyalarını anlatıyorlar.
- Bizlere neler öneriyorsunuz?
Çalışmalısınız, öğrenmeniz gerekiyor. Mesela ben sinema eğitimimi yurt dışında
yaptım Sabah altıda - yedide kalkıp akşam saat yediye kadar bir terzinin yanında
hamallık yapıyordum, yerleri süpürüyordum. Sonra okula gidiyordum, gece on ikide
odama geliyordum, üçe kadar da master çalışıyordum ve uyuyordum. Üç sene böyle
yaşadım. Mesela doktora gitmem gerekti, gidip muayene oldum. Param olmadığı için
camdan kaçtım. Biraz sıkıntıya girmek gerekiyor. Bir şeylerin bedelini ödemek
lazım Bilgi hiçbir zaman gelmez, araştırmak, okumak, öğrenmek lazım, üretmek
lazım. Her çekilen filmi göstermek gerkemiyor. Her film mutlaka festivallere
gitmeli, seyirciler görmeli diye düşünmemek lazım. Öncelikle kendiniz
hissedeceksiniz filminizi. Şimdi her şey çok daha kolay. Video kameralar var.
Bizim zamanımızda her şey o kadar zordu ki; ne montaj yapabiliyorduk, ne
seslendirme. Şimdiyse hem teknoloji gelişti hem de o kadar pahalı değil. Günceli
takip etmek gerek. Uluslararası düzeyde neler oluyor bilmek lazım. Çok film
izlemek ve ardından kendi türünü oluşturmak lazım. Mesela İlker Canikligil’in
filmini gördüğümüzde, bu İlker’in filmi diyoruz, Nuri Bilge Ceylan’da olduğu
gibi. Yani auteur sinemasına doğru gitmek gerekiyor. Bir tür oluşturmak, bir dil
oluşturmak ve bu dili geliştirmek gerekiyor. Bir alan seçip o alanda kendini
geliştirmek daha doğru. Özeleştiri yapabilmek lazım, yanlış yaptığında kabul
edip doğrusunu görebilmek lazım. Filmle uğraşmak lazım, bence bir film bir
senede bitmeli. Şimdi insanlar bir gün Beyoğlu’nda dolaşıp çekim yapıyorlar,
sonraki gün montaj, ertesi gün de vizyonda. Bu kadar kolay olmamalı.Atmayı
bilmek lazım, her görüntüyü kullanamazsınız, ayıklamayı bilmek lazım.
Eleştirilere kulak vermek lazım.bize, biz de jüriyiz. Çok da pırıl pırıl olması
gerekmiyor, biz ona bakmıyoruz zaten, yani tam olarak ona bakılmıyor. Önemli
ama, tek ölçüt değil. Esas, bu çocuk ne yapmak istemiş, ne yapmış, ne kadar
başarmış? Bu çocuk ne kadar sinemacı, ne kadar zeka var filminde? Neleri
yakalayabilmiş, neleri aktarabilmiş? Ona bakıyoruz. Yani betacamla çekilmiş bir
film çok kötü olup VHS'yle çekilmiş bir film çok iyi olabilir.
- O zaman şöyle diyebilir miyiz? "Her şey çok basit ve sıradan olabilir,
klişeler kullanılabilir ama öyle bir an vardır ki, izleyicide soğuk duş etkisi
yapar. O an kısa filmdir" diyebilir miyiz?
Aslında hiçbir şey diyemeyiz. Kısa film kendi kendini var eden bir şey. Bir
kalıba, bir tanıma sokmak çok mümkün değil. Ancak filmleri görerek, bu iyi bir
kısa film diyebiliriz ya da bu benim sevdiğim bir kısa film diyebiliriz. Çünkü
bazı insanlar öykü anlatan kısa filmleri severler, uzun metrajın kısaları gibi
filmlerden hoşlanırlar (ben ondan hoşlanmam). Bunu da kalıplara sokmamak lazım.
Yani, "sen yanlış düşünüyorsun, işi bilmiyorsun" diyemeyiz. Ama benim sevdiğim
filmler, işte anlatmaya çalıştığım filmler, zeki olan, çarpıcı olan, yoğun bir
- Teşekkür ederiz...
Ankara’ya selamlar...
Röportaj : Zerrin EFE
|
|
 |

|