|

Tarihe, Belgesele, Reklama Dair Başlıksız Bir Yazı
Belgesel arkaik ve çağdışı bir kelime gibi geliyor kulağa. Sürekli olarak çok
farklı şekillerde yanlış anlaşılmış ve yanlış kullanılan bir kelime, kavram;
Örneğin günümüzde insanlar "Ben sabahtan akşama kadar diskaviri ya da neyşinıl
ceyografik seyrediyorum" derken entellektüel düzeylerini, duyarlı kişiliklerini
belgesel izlediklerini kanıtlayarak sergilemek istiyorlar. Halbuki o
kanallardaki şeyler doğru kullanılan anlamıyla belgesele en uzak yapımlar.
Belgeseller; araştırmacılar tarafından hayli farklı şekillerde
sınıflandırılıyorlar. Etnolojik, araştırma, yolculuk, doğa belgeselleri; haber
gerçek belgeseller, doküdramalar ya da bavul belgeselleri vs. Bu ayırımların bir
televizyon kurumunda rafların tasnifini kolaylaştırması ya da bir araştırmacının
incelemelerini daha düzenli yapabilmesi dışında "belgesel" öğrencilerine bir
faydası olacağını düşünmediğim için bu sınıflamalara girmiyorum. Derslerimde tüm
belgeselleri "propaganda" belgeselleri olarak tanımlıyorum. Gene benim
sınıflarımda; bu ülkede belgesel derslerinin önemli bir kısmını kaynattığını
düşündüğüm "belgesel gerçekliği ve belgesel objektifliği" konuları hemen hiç
tartışılmıyor. Belgeselin bir propaganda aracı olduğunu iddia eden bir bakış
nasıl olur da gerçeklik ve tarafsızlıktan söz edebilir. Dahası biz, belgeselin
bir kurmaca olduğunu kabul ediyor ve bir kurmaca oluştururken gereken teknikler
ne ise onların üzerinde duruyoruz. Yani bir illüzyonu yaratmanın yöntemlerini
kavramaya, uygulamaya çalışıyoruz; iyi bir aydınlatma, iyi bir kurgu, iyi bir
kamera kullanımı nedir, nasıl yapılır vs.
Belgesel propagandadır dedim ve belgeselin de diskaviride izlenmeyeceğini
söyledim. Burada küçük bir parantez açmama müsaade ediniz lütfen:
Reklamların amacının mal ya da hizmetin satışını arttırmak olduğunu düşünüyoruz.
Genel olarak da bu doğrudur herhalde, bunda çok fazla tartışılacak bir şey yok.
Ancak günümüzde bir ikinci amaçlarını açık bir biçimde görüyorum ve bu gözlemi
sizlerle paylaşmayı gerektirecek kadar önemli buluyorum. Bir örnek üzerinden
anlatayım. Yapı Kredi Bankası'nın ya da bir bankanın (hangisi uygunsa) gençleri
bankaya yönlendirmek için açtığı son kampanya benim anladığım kadarıyla
yetmişleri seksenleri anlatıyor, yanılıyorsam da altmışları ya da ellileri.
Parende atan, lolipop yalayan kızlar, hulahup çeviriyorlar, merdiven
tırabzanlarından kayıyor ve bankaya gidiyorlar. Bu reklamın tüketimi arttırmak
amacı da olabilir pek tartışmak niyetinde değilim ama en önemli işlevi TARİHİ
DÖNÜŞTÜRMEKTİR; yeniden yazmaktır, distorte etmektir, çarpıtmaktır, tahrif
etmektir. (artık hangi kelimeyi beğenirseniz onu kullanın) Seksenli yıllarda
(ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde de) bu ülkede insanlar ölüyordu, işkence
vardı, karaborsa vardı, darbe vardı, savaş vardı, insanları memleketlerinden ve
üniversitelerden sürüyorlardı. Yalnızca ip atlayan ve parende atan kızlar yoktu.
Dolayısıyla yakın zamanlarda izlediğiniz özellikle çok büyük prodüksiyonlu
önemli reklamlara baktığınız zaman bunların amaç ve işlevlerinin esasen tarihi
dönüştürmek olduğunu daha açık görürsünüz. Tarihi dönüştürürseniz bugünü ve daha
da önemlisi yarını da dönüştürürsünüz. Anadolu'da dolaşan telefon reklamındaki
kızın dolaştığı Anadolu bizim Anadolu'muz mu, özgürlük bu kadar ucuz bir kelime
mi. Ford minibüs reklamlarında gördüğümüz kadar bereketli ve yeşil mi mi
ortalık, balıklar ve inekler besili, köylüler mutlu mu, kamyoncular hep gülen
gözlerle kamyonlarına atın sırtına vurur gibi sevecen şaplaklar mı indiriyorlar.
(ne büyük yaratıcılık değil mi; breh breh...) Hayır. Bakınız bu benzin, banka,
otomobil, deterjan, kolalı içecek propaganda filmlerine o filmlerin TARİHİ
DÖNÜŞTÜRDÜKLERİNİ açıkça göreceksiniz. (elbette tüketimi de pompalamak
istemektedirler bunun aksini savunmuyorum ve bu özellik önemli bile değil
geldiğimiz noktada)
Bir önceki paragrafın son cümlesinde reklam filmi yerine propaganda filmi
tanımlamasını kullandım ve altını çizdim. Bir reklam filmini bu şekilde
tanımlayabilir miyiz. Evet, çok doğal olarak yapabiliriz. Yazımın ilk başında
belgeselin propaganda filmi olduğunu söylemiştim. O zaman benim yaklaşımıma göre
reklam filmi ve belgesel propaganda filmlerinin iki ayrı versiyonu oluyor.
Bundan da ileriye bir adım atarsak reklam, belgesel oluyor. Evet gayet tabii.
Bundan doğal bir şey olabilir mi. Artık günümüzün insanının algı sınırı, vakti
kullanma biçimi, anlama kapasitesi, sabrı ve benzeri özellikleri göz önünde
bulundurularak yarım ya da bir dakikaya indirilmiş belgeseller üretiliyor ve biz
onları daha yaygın kullanılan adları olan "reklamlar" olarak biliyoruz,
izliyoruz. Lene Reifenstahl ya da Flaherty dönemleri geride kaldı. Günümüzün çok
kısa belgesellerini devlet, ulusal ve çokuluslu şirketler bu yeni formatta
üretiyor ve izletiyorlar. Bunların kısa olmalarının sayılamayacak kadar faydası
var. (bu fayda bize değil tabii bu propagandayı gerçekleştirenlere) ancak bu
"kısalık ve kısalığın işlevsel önemi" konusu bir başka yazının konusu. Bu
formatın tercihi zamansızlıktan ya da televizyonun süresinin pahalılığından
kaynaklanmıyor, bu propagandanın etkinliğini arttıran çok biliçli bir tercih...
Bu propaganda filmleri ya da resimleri ya da metinleri ya da logoları;
bilboardlardan, radyolardan, televizyonlardan, sanal ortamlardan, sinemalardan,
spor takımlarının formalarından, ünlü insanların şapkalarından, binaların
cephelerinden, çakmaklardan, otobüs koltuklarının baş dayanan yerlerinden, tren
ve uçak biletlerinden, köfte satan lokantalardan, dondurmacılardan ve spor
sahalarının yüzeyinden, denizlerin altından ve gökyüzünden fışkırarak o kaba o
acımasız o saldırgan o bıktırıncaya kadar tekrar eden ve gene tekrar eden ve
ardından gene tekrar eden yapılarıyla yalnızca kelimelerimizi, dilimizi,
söylemek istediğimiz her şeyi elimizden almakla kalmıyor, bütün anlamlı
görüntüleri aynı amaçla "kötüye kullanılmış" tek bir plastik öğe ve anlayışa
dönüştürmekle kalmıyor, çekirgelerin bir tarlayı talanını andırır bir tüketim
ideolojisini yüceltmek ve benimsetmeye çalışmakla kalmıyor; TARİHİ DE
DÖNÜŞTÜRÜYOR. Dolayısıyla, YARINI DA.
Bakın aslında bazı üçüncü dünya ülkelerinde şu sıralarda bir de ne oluyor. Şu
oluyor. Bu çılgın tüketim kültürünün gelişiminde en büyük paya sahip olduğunu
savunan reklam(cı)lar eğer bu savları doğruysa dünyanın ekolojik anlamda yok
oluşunun da önemli sorumlularından biri.(Bu tamamıyla reklamcıların kendi bakış
açılarının mantıklı sonucu olarak oluşan bir çıkarım.) Dünya çevresel olarak bir
yok oluşa giderken ve gelir dağılımı sürekli bozulurken Türkiye gibi geri kalmış
(az gelişmiş, gelişmekte olan, A.B.'ye aday vs.) bir ülkede bir an gelir ki
devlet ya da özel sektör "sosyal reklam" denen şeye (bu da bir başka yazı
konusu) bir bütçe ayırır. Bu bütçe ayırmanın anını örneğin Taksim'de arabanızın
camını silmeye çalışan çocukların kocaman bir kayayı lüks otomobilin camına
patlatma günü belirler. Yani açlığın, işsizliğin, gelir dağılımındaki
adaletsizliğin yani şiddetin cici çocuklara temas ettiği an belirler bu bütçe
ayırma mevzuunu. Ve bu bütçe ayırıldığı an ne olur biliyor musunuz. O güne kadar
bu tüketim ve hizmet propaganda filmlerini üreterek az ya da çok dolaylı ya da
direk bu çevresel, ahlaki yozlaşmanın ve çöküşün ve bu tüketim çılgınlığının
sebeplerinden önemli biri olan reklam şirketleri, (belgesel şirketleri,
propaganda filmi üreten şirketler vs.) bu sosyal reklam üretme işine de
soyunurlar. Vaktiyle "bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz"
demişlerdi. ona kızıyorduk. Okuması yazması pek yerinde olan bu, sabahları
Dülsinea'da kahvaltı yapan akşamları Babilon'da eğlenen; koltuk altlarında bir
Radikal sıkıştırılmış, Açık Radyo müptelası, Kembiriçte okumuş İstanbullu efendi
çocuklar "sosyal reklamı da" kendileri yapacaklar elbet. her anlamda; kimisi
müziğini yapacak, kimisi metnini yazacak, kimisi oynayacak ve bunda da en ufak
bir beis duymayacaklar...
Bunu yaparken de "ablam şarkısını söylesin, zevcem oynasın, eniştem çeksin,
baldız da kurgulayıversin artık" gibi ulusca hiç yabancı olmadığımız "dışarıya
zırnık koklatmam" gibi kabaca "aman neme lazım iyi olacak da ne olacak para
içeride kalsın bari" gibi kibarca izah edilecek "ayrıca" yüce bir mantıktan
hareket edecekler/ediyorlar.
Reklam ve belgeselin aslında günümüzde aynı şey olduğunu söyledim o zaman bu
söylediklerimde doğruluk ihtimali varsa; biz belgesel hocaları kendimizi ve
öğrencilerimizi birer reklam filmi çekecek kadar iyi bir teknikle donatmalıyız
ki onlar propaganda filmlerini izleyiciyi etkileyecek biçimde
gerçekleştirebilsinler. Dönüştürülen tarih ve ahlakı olumlu bir noktaya çekmek
iyi niyetle, hamasetle ve arkaik bir söylemle olmuyor. Olmaz da ve bu ortada.
Ethem ÖZGÜVEN
Haziran 2002
|
|
 |

|