Belgesel Sinemada Kalıplarımız
ve
Onlardan Kurtulmalı mıyız?
Ömer TUNCER
imece@tr.net


Tasarım Ve Senaryo

Bütün sanatlar gibi "sinema" da tasarım işidir. Bütün tasarım işlerinin bir de "uygulama" aşaması vardır. Belki hiç bir tasarım uygulamaya tam olarak aktarılamaz. Ama en başarılı tasarımlar en yüksek uygulama oranını sağlayanlardır.

Sinemada "tasarım", "senaryodur. Kâğıt üzerinde tasarlanmamış film, "Laz müteahhit işi" inşaat gibidir. Bina yükseldikçe tasarım geliştirilemez. Yani film, kurguda oluşturulamaz. Çünkü kurgu bir süreçtir ve insan kafası, kurguda oluşturduğu bölümlerin baskısına girer. Bu nedenle de ilk tuğlanın yerine konulmasında, deklanşöre ilk basılmasında bile kağıt üzerinde var olan senaryonun, yani tasarımın payı olmak durumundadır. Tasarımsız işe başlamak, senaryo olmadan yola çıkmak, yönetmeni özgürleştirmez, tam tersine kafasında yıllardır oluşmuş bulunan kalıplara zorlar. Anadolu'da eskiden "şip-şak" fotoğrafçılar vardı. Kentin ya da kasabanın belirli bir yerinde, boyunlarında makineyle dururlar, daha önceden tasarladıkları bir kareye yeni giren insanların fotoğraflarını çekerlerdi. Fotoğrafı çekilen insanlar da o kantin karakteristik bir yerinde fotoğraflarının çekilmesinden mutlu olurlardı.

Lâz müteahhitlik, şip-şak fotoğrafçılık aynı sonucu doğurmaktadır: Önceden hazır kalıplara yeni içerikleri doldurmak... Ancak bu binalardan hangisinin dünya mimari tarihinde yeri vardır. Ya da bu fotoğraflardan hangisi fotoğraf sanatına katkıda bulunmuş ya da (fotoğrafı çekilen objenin unutulmazlığı dışında) unutulmaz olmuştur?

Türkiye'de "Belgesel Sinema" bu açmazdan henüz kendini kurtaramamıştır. Yapılmakta olan çekimlerin "senaryosuz" olarak gerçekleştirilmesi, bir tür "şip-şak" görüntü toplama mantığıyla yapılmaktadır. Bütün ayrıntılarla filmin bütününü göz önüne getirmeyince, tek tek görüntülerin amaca uygun olması değil, "avlanması" söz konusu olmaktadır. Oysa avlama görüntülerden büyük bölümünün "kurguda ortaya çıkabilecek" bütüne katkıları da olmamaktadır. Bu nedenle, yönetmen, kafasında önceden bu yana var olan biçimi "tasarım" olarak kullanmakta ve yeni çekeceği konuyu, kafasındaki birkaç formdan birine sokmak zorunda kalmaktadır. Toplanan bu görüntülerden de ancak o formlara "mahkum" filmler çıkabilmektedir.

Oysa sinema sanatında "konu", "biçim" ve "söz" birbirinin bütünleyicisi olmak zorundadır. Bunlardan hiç birinin var olan öbürüne sonradan eklenmesi olanaklı değildir. Tasarım aşamasında "konu", "biçim" ve "söz", dahası "müzik" bile belirlenmiş ve bütünlenmiş olmaz zorundadır. Ancak bu durumda "özgür", "bağımsız", "kendi başına bir kişilik taşıyan" ürünler verme olanağı vardır. Buna karşı Belgesel Sinema'nın "tasarlanamazlığı" öne sürülemez. Yaşamında bir kez belgesel film çekmiş olan Abidin Dino'nun, en "tasarlanamaz" konuların başında sayılan "futbol" alanında bile görselliğin tasarımını çizimlerle nasıl yapmış olduğunu örnek olarak vermemiz gerekir.



Senaryo Sorunu

Tasarım aşamasında yeterince geliştirilmemiş bir film, yönetmenin kafasındaki hazır kalıpları kullanmak zorundadır. Bu durumda bir yönetmen yaşamı boyunca çekeceği filmleri hiç geliştiremeyecektir. Bugün Türkiye'de Belgesel Sinema alanında görülen budur. Bütün yönetmenlerin kafasındaki formlar da aşağı yukarı birbirinin aynı ya da çok yakın formlardır. Böylece hangi konu olursa olsun bu formlara doldurulmakta ve niteliksel olarak birbiri ile aynı filmler çıkmaktadır. Bunu yalnızca yönetmenin tembelliği, çalışkanlığı, kültürel birikimi gibi özellikler bir oranda etkileyebilmektedir. Bu biçimiyle Türk Belgesel Sinemasının bugüne değin verdiği hemen bütün ürünlerin neden hiç gelişemediği de ortaya çıkmış olur. Bunlardan hiç birine "sinema" deme olanağı yoktur.

Oysa her film konusu, yönetmeninin o sırada içinde bulunduğu kişilik yapısı vb koşullara da bağlı olarak yeni ve başka anlatımlar içinde biçimlenir. Bu da her filmin Laz müteahhit işi gibi birbirinin aynı olmasını değil, birbirinden farklı kişilikler kazanmasını sağlar. Aynı ana-babadan doğan kardeşlerin bile birbirinin aynı olmadığı dünyada yönetmenleri ayrı bile olsa birbirinin aynı filmler yaratıyoruz.



Söz / Konuşma Sorunu
- müzik ve efektle birlikte SES sorunu -

Sorun, konuşmayı, montaj ve "zaman-imaj" "gibi büyük sinema düşüncelerini baltalayan "konuşma"yı sinemanın dışına atmak ya da bir üst-dil olarak yeniden dahil etmek macerasıdır aslında.
Ulus Baker

Tasarım aşamasındaki eksikliğin bir parçası olarak Türkiye'deki belgesel yapımlarında "söz", senaryodan ayrı ve kurmaca filmdeki "diyalog" tarzında bir "yapıştırma" yazım olarak ele alınmakta ve uygulanmaktadır. Bu durumda kuşkusuz, görsellikle söz arasında oluşan uyumsuzluk, yapay bir şiirsellikle örtülmeye çalışılmaktadır. Bu da yapaylığın ve yapıştırmalığın daha bir ortaya saçılmasına neden olmaktadır. Kurmaca filmde, diyalog yazımında durum ayrıdır. Söylenecek her şeyin tasarıma uygun olarak baştan saptanmışlığı söz konusudur. Diyalog, günlük dili kullanma konusunda uzmanlaşan birinin tasarlanmış olan sözlerin yazımında bu ustalığını kullanması anlamına gelmektedir. Oysa uygulanan biçimiyle Belgeseldeki "söz yazımı", yönetmenin kendi yapmak istemediği bir işi başkasına yaptırması olarak gerçekleşmektedir.

Sinema tasarımında "söz" son derece önemli bir yer tutmak zorundadır. Bir tasarım raporu olan senaryo ile birlikte oluşturulması gerekir. Bu durum bile bize anlatacağımız konuya "kurmaca" olarak bir sunucu katma olanağını / şansını verecektir. Oysa Türk Belgesel Sineması, genel olarak, bir tasarım işi gibi görülemediğinden sunucu kullanma şansını da kendiliğinden terk etmiştir. Bir metne bağlı olmadan, çekim sırasında yapılan sunucu anlatımlarını dışta tutuyorum, çünkü bu tür yapımlardan "sinema" yapıtı ortaya çıkma olasılığı hiç bir şekilde yoktur.

Söz, eğer gerekiyorsa, görüntüyle yoğrulmuş, iç içe geçmiş olarak, birlikte tasarlanmak tasarlanmak zorundadır. Resimdeki renk ile desen gibi birbirinden ayırma olanağı olmayacak bir biçimde tasarlanmak zorundadır. Eğer görüntü yalnız başına yetiyorsa söz kullanılmayabilmelidir. Müziği ve efekti de söz gibi algılamak gerekir. Bunların hepsi, olmazsa olmaz biçimde birbirini bütünlemek zorunda olmalıdır. Eğer yapıtımız sinema ise, birinin eksikliğiyle kesin bir dağılmanın ortaya çıkması gerekmektedir. Bütünlük ancak böyle sağlanabilir. Hamurun içinde suyun, unun ve tuzun artık birbirinden ayrılması nasıl olanaksızsa "sinema" yapıtının bütünlüğünün içinden de "görüntü", "söz", "müzik" ve "efekt" ayrılamaz. Dolayısıyla sonradan birine yazdırılamaz. Tasarım sırasında senaryonun içinde var olmak ve birbiri ile kaynaşmış olmak zorundadır.

Bu durum, tuzsuz hamur, müziksiz film yapılamayacağı anlamına gelmez. Dahası, hepimizin bildiği gibi tasarlanırken sözsüz ya da müziksiz, ya da efektsiz filmler de tasarlanabilir. Dahası, bu hamura su yerine yumurta, süt vb katılabileceği gibi anlatılacağa uygun olabilecek başka malzemeler de katılabilir. Dahası biraz uçuk bir aşçının unsuz hamur deneyebileceği gibi uçuk bir yönetmenin de görüntüsüz (ya da kurgusuz) bir film deneyebileceğini, buna hakkı olacağını kabul etmemiz gerekir. Yeter ki tasarımını buna uygun olarak yapmış olsun...




"Arkaik" Kavramı ve Türk Belgeselinde Arkaik Dönem

Arkaik yapılanma daha sonra düşünsel olarak oluşturulacak "kuram"a taban hazırlayan, ama kuramı olmayan ve geleneksel olarak ustadan gördüğünü uygulayan bir yapılanmadır. Arkaik dönemin aşılabilmesi için "Usta"nın üretiminin kuramsal tabanı (olmasa bile) ortaya çıkarılır ve onula hesaplaşılır, olumsuz yönleri ayıklanır, yeni bir bütünsel yapı oluşturulur ve yeni üretim bu yapı üzerinden ortaya çıkarılır.

Doğal olarak ardıllar arasında düşünsel ayırımlar olacaktır. Bu nedenle de geleneksel yapının eleştirilmesinde, yeni bütünsel yapının kurulmasında başka düşünceler ortaya çıkacak ve birbirinden başka bütünsel yapılar oluşacaktır. Bu durumda da o üretim (burada sanat) alanının içerisinde pek çok başka akım bulunacaktır. Bunlar kendi bütünsel bakış açılarından birbirlerini eleştirecekler, bu eleştiriler de görüşlerin kendi içinde gelişmesine ve pekişmesine yol açacaktır. Öte yandan bu tartışmalar, o alanda yeni yetişenlerin de kendi özgün bütünsel bakışlarını kurmasını sağlayacaktır. "İlerleme", "gelişme", "değişme" kavramları bu aşamada yürürlüğe girecektir.

Her alanda bu ayrışmaların ve kuramsal çatışmaların olmadığı geleneksel döneme arkaik dönem denir. Çıkarılan ürünlerin her alanda ürünü oluşturanın yalnızca öznel yeteneklerini yansıttığı bir alandır bu. Biçimde savunulacak düşünsel bir yapı yoktur. Bu nedenle tartışma da yoktur. Üreticiler birbirlerinin yapıtlarını beğenmeseler de karşısında söyleyecek bir şey bulamayacakları için, eleştiriye zorlandıklarında ya tümden dilsel yapılanmaya takılırlar, ya da içeriğin doğruluğunu tartışırlar. Oysa hangi sanat alanı olursa olsun, düşünsel bütünlükleri oluşturacak olan bunlardan hiç biri değil, anlatılanın üretenle yoğrularak belirlediği dilin kendisidir. Bu dil inanılmaz öznellikte olabilir ve hiç ardıl bırakmayabilir, ya da ardında kuyrukluyıldız gibi akımlar oluşturarak gelişip yol alabilir. birinci yola örnek Necatigil'in ya da Ece Ayhan'ın şiiri, ikinci duruma örnekse Nazım Hikmet'in şiiridir.

Türk belgeselinin arkaik dönemden çıkması için ilk adım, Türkiye'de bu alanda ilk profesyonel belgesel yönetmeni olan Suha Arın'ın kuramsal ve estetik yapısının düşünsel bir yapı olarak ortaya çıkarılması ve eleştirilmesi, ayrıştırılması (analiz), yeni yapılanmalar için alınacaklarla alınmayacakların seçilerek yeni düşünsel yapıların oluşturulması (sentez), sonra da bunlara uygun filmler yapılmasının gereğidir.

Türk Belgeseli'ni Sabahattin Eyüboğlu'dan başlatırsak, Suha Arın'a değin geçen döneme düzenli bir Belgesel Sinema deme olanağımız yoktur. Çok iyi niyetli, içeriği çok doğru, anlatılacak şeyi bir de belgeselle anlatmayı amaçlayan çalışmalardır, ama arkaik dönemin başlangıcıdır. Akad'ın "Orman" belgeseli gibi, ya da Abidin Dino'nun "Goal" filmi gibi yapıtlar, yine piyasa zorlamaları ile yapılmış iyi niyetli ama pek çok açıdan örnek alınması gereken çalışmalardır. Ardından gelen Genç Sinema için de önemli olan yine "içerik"tir. Bu kez politik olmalıdır...

Ardından gelen Suha Arın, 1973 yılından başlayarak her konuda belgesel çekmeye başlar. Kimi zaman Antik Anadolu, kimi zaman İstanbul'un su dizgesi, kimi zaman yozlaşmaması ve yıkılmaması gereken Safranbolu Evleri, kimi zaman da Toros Tahtacılarının yaşamı ya da Kula'da üç günlük bir düğündür. Dahası, kimi zaman da Mimar Sinan ve yapıtları, Anadolu'da yapı geleneği ya da bir yontu ustasının çalışmasıdır.

Suha Arın, ilkin sinemacıdır. Konuları sonra gelir. Eyüboğlu'dan bu yana gelen arkaik yapılanma, konuya göre sinemayı seçme özelliğindedir. Oysa, Arın, önce sinemacı olmayı seçer, konu arkadan gelir. Üstelik bütün filmlerinde "ilginç"likleri araması, sinemasal yapıyı da "ilginç" kavramı üstüne oturtması, ardından gelenleri (ki bir bölümü ya öğrencisi, ya asistanıdır) kolaycı bir yol olarak çekmiştir.

Türkiye'de bugün belgesel sinema, Suha Arın'dan aldığı bu kolaycı yoldan akmakta ve bir yönetmen Suha Arın karşıtı bile olsa, aynı bakışla konusunu "ilginç"leştirme yolunu kullanmaktadır. Bu bağlamda da sinemacı usta Suha Arın'la kuramsal bir hesaplaşma ortaya çıkmamakta, çıkamamaktadır. Çünkü filmlere hangi kişisel özellikler katılırsa katılsın, Suha Arın'dan gelen "ilginç olanı arama", "ilginç değilse ilginçleştirme" bağlamı değişmemektedir.

Son otuz yılda Türkiye belgeselinde çok az yönetmen, çok az sayıdaki filminde, bu kolaycı ve gücünü kolaycılığından alan tutumun dışına çıkabilmiştir. Bu yazı, çatışma yaratmayı değil, yalnızca dönüp kendimize bakmayı ve gelecek kuşaklara böyle bir bakışın da olduğu açılımını yaratmayı amaçladığı için burada bu filmlerin hangileri olduğu konusundaki düşüncemi söylemeyi gerekli bulmuyorum. Bu ölçütler kullanılarak bakıldığında seçilmesi zor olmayacaktır.

Türkiye, belgeselde, ilk filmin çekildiği 1956 yılından bu yana henüz "arkaik" olmaktan çıkamamıştır. Bunun olabilmesi için her belgeselcinin, ya tek başına kendisinin, ya da içinde bulunduğu bir grubun belgesel sinemaya kuramsal bir bakışının var olması ve bu bakışı birbirlerine karşı savunuyor olmaları gereklidir. Bu savununun ilkin kendinden önce belgesel sinemacı saydığı yönetmenlerle başlamasına gerek vardır. İlkin şu andaki duruma bakılırsa ilkin Suha Arın sinemasıyla kuramsal bir hesaplaşmaya girme zorunluluğu vardır. Bu olmadığı sürece Türkiye belgesel sineması arkaik yapının dışına çıkma konusunda zorlanacaktır.

(Bıyık gibi, videocuların çalışmaları gibi örneklere de değinmek ve onları bu tutumun dışında tutmak gerekiyor)



Tasarım Üzerine

Düşünceyi özgürleştiren şey…
Kağıt üzerine yapılan tasarım…

Kağıt üzerine tasarım yapılmayınca dünce özgür değil. Daha çok pratik önde… Uygulama önde… Uygulamanın zorlamaları. Uygulamanın getirdiği yanlışlar, itmeler kakmalar… Düşünsel yapıda büyük “kurulamama”lar, “oluşturulamama”lar yapıyor. Bu yüzden, söz gelimi, bütün mimarlar binayı yapmaya baştan bir ana tasarımla, bir ana hatla girmiyorlar, mutlaka en küçük ayrıntısına kadar… tasarımı sonuna kadar götürüyorlar. Ondan sonra yapıma giriyorlar. Çünkü düşünce uygulamada değil, kağıt üzerinde özgür…

Sinemada da, hangi alanında olursa olsun, yapılabilen bütün yerlerde, eğer “şu anda” oluşan bir olay gerçekleşmiyorsa, eğer tasarlanabilecek herhangi bir şey varsa, yani eğer elinize kamerayı alıp da, kamerayla yola düşüp de bir anda bir olayla karşılaşmadıysanız… Söz gelimi futbol maçında, spor müsabakalarında bile tasarım yapmak, yani senaryo yazma olanağı vardır. Senaryo, tasarımın kendisi, raporudur. Bu yüzden özgür düşünce için, uygulamanın düşünce tarafından yöneltilebilmesi ve yönlendirilebilmesi için, düşüncenin, uygulamanın sınırları içinde boğulmaması için mutlak ön-tasarıma, masa başı çalışmasının son noktaya kadar götürülmesine gerek vardır.

Tasarımın son noktaya götürülmesi, uygulamanın tasarımı hiç etkilemeyeceği anlamına gelmez. Uygulama, elbette yapılan, varılan son nokta çalışmalarında bazı oluşturamamışlıklar oluşturabilecektir. Ancak bu tasarımın yapılmamasını gerektirmez.

Kağıt üzerinde bitirilen bir film ancak sinema olabilir. Ancak bir yapıtın ortaya çıkabilmesi için filmin başlangıçta kağıt üzerinde bitirilmesi gerekir. Eğer bitirilmiyorsa, ortaya çıkan yapı, gerçekten aynı koşullarda ortaya çıkan Lâz müteahhit işi yapılara benzeyecektir.



Yazım Tarihleri
Tasarım Ve Senaryo, Eski ve 7 Temmuz 2003
Senaryo Sorunu, 2 Temmuz 2003
Söz / Konuşma Sorunu, 7 Nisan 2003
"Arkaik" Kavramı ve Türk Belgeselinde Arkaik Dönem, 29 Kasım 2003
Tasarım Üzerine, 2 Aralık 2003




Ömer TUNCER