|
Kent Görüntü Bellek
Balıkların hafızası üç saniyedir. Balıklar sadece
yaşamlarının son üç saniyesini hatırlarlar, daha öncesini unuturlar. Ancak
böylesi bir hafıza balıkların akvaryumda yaşayabilmesine olanak verir. Balıklar,
sadece son üç saniyeyi hatırlayarak, sanki ucu bucağı olmayan bir okyanusta
yaşıyorlarmış gibi, hep aynı akvaryum içerisinde dönüp dururlar.
"Mimarlık dili" ya da "mimari dil" sözü çok komik. Mimarlık disiplini, akademizm,
teorik bilgi, teknolojik bilgi, estetik değerler ve bütün bunların bir araya
gelmesinden oluşan bir "yarı-sanatsal" söylem üretiyor. Söylem dilin içinde
dilin öğeleriyle kurulan ideolojik bir yapıdır. Soyutlama dilin temelindedir,
dilsel yapılar metaforlara dayalı bir kodlama-anlamlandırma süreci içerisinde
işler. Ama mimarlığın varlık nedeni böylesi dilsel ideolojik yapılar kurmak
değil somut mekanlar üretmektir. (Herhalde zaman içinde herkesin somut mekanlar
üretebileceği gerçeği ortaya çıktıkça - hatırlandıkça- mimarlık kendini
"yalnızca somut mekanlar değil aynı zamanda mekanlara dair söylemler de
üretebilen" bir disipline dönüştürerek kurtarmaya çalıştı ve daha sonra kasıtlı
bir unutuş süreci içerisinde söylem üretmeyi asli varlık nedeni sanmaya
başladı). Mekansal kuruluş (spatial formation) dilin işlediği gibi işleyemez.
Mekanın kurucu öğeleri zaman ve hareket, boşluk, kütle ve doku, ışık, renk ve
gölgedir. Dil anlaşılır, mekan ise duyumsanır. Mekanın anlaşılacak bir yanı
yoktur.
Mekansal ifade -mekanın duyumsattığı şey- nasıl kurulur? Ankara'da bu türden
farklı duyumsamaları yakalamak ve aralarındaki farklılıklara yakalanmak çok
kolay. Cumhuriyet dönemi binaları ve 80 sonrası binaları, ODTÜ kampusu -tasavvur
edildiği haliyle ODTÜ kampusundan arta kalanlar ve bu tasavvura rağmen ona
eklenenler. Cumhuriyet dönemi binalarında ve ODTÜ kampusunun dönüştürülmekte
olan kalıntılarında benzer bir duyumsama yakalamak mümkün. Mekan içine aldığı
insanı harekete geçirir, ona içinde yürüyebileceği, hareket edebileceği bir uzam
sunar, boşluğu organize eder. Boşluğun organizasyonu kabaca boşluklar yaratmak
değildir; boşlukları birbiri içine geçirmek, birbirine bağlamak, kesmek, bölmek,
ama hala içinde hareket edilebilecek halde olmalarını sağlamaktır. Bina kendi
gerçeğini sergiler, kolonları kirişleri ortadır, neden yapıldığını, nasıl ayakta
durduğunu görebilir insan. Çimento ya da Ankara taşından yapılma duvarlara,
kolonlara dokunabilirsiniz. Dokunduğunuz şey binanın kendisidir. Bu dokunuş, bu
hareket insanı özgürleştirir. Bina insanın özgürleşmesine katkıda bulunur.
Bu mekanlar bir tür hatırlama anına ait mekanlardır. Ankara'nın kuruluşu bir
hatırlama anıdır. Anadolu bozkırının boşluğunda varlığın kendini hatırlaması,
geleceğin -kendine ait bir gelecek fikrinin- hatırlanması. Sergei Yutkeviç'in
"Türkiye'nin Kalbi Ankara" filminde gösterdiği şey bu hatırlama anının
coşkusudur. Her şey yenidir; "bu bizim şimdiki halimiz, yeni hayatımız". Her şey
şimdiki zaman içinde, o ana dair olarak kurulmuştur, gelecek de. Mekanlar bu
hatırlama anını sürekli akılda tutmak için kurulmuştur. Gelecek fikri
yakalanmıştır, unutulmamalıdır. Anıtsallık buna yarar. ( Sosyalist anıtların
görkemi de aynı şekilde kurulmaz mı? Devrim anının özgürleşme anının sürekli
akılda tutulması uğruna haykıran, o anının gücünü taşa, bronza, betona
dönüştürüp ebediyen korumaya çalışan bir estetik!). Oysa ki hatırlama akılda
tutmadan farklıdır. Hatırlama ancak unutma ile mümkündür. Unutmak - hatırlamak -
tekrar hatırlamak üzere tekrar unutmak. Ancak bu şekilde hatırlama anları her
şeyin baştan yeniden kurulduğu özgürleşme anları olabilir. Ankara geçmişin
unutulup geleceğin hatırlandığı bir özgürleşme anında kurulmuştur. Ama unutmayı
unutmuştur. Şimdinin akıp gitmesine izin vermek yerine şimdiki zamanı geleceğin
tahakkümüne almak, hatırlamanın yeniden hatırlanmak üzere unutulup gitmesine
izin vermek yerine hatırlanılanı sürekli akılda tutmaya çalışmak. Ankara (en
azından bir süre için) hatırladığı şeyi aklında tutmayı becermiş, ama varlığını
borçlu olduğu, ve tekrarlanabilirliği ancak hatırlananı unutmakla mümkün olan,
hatırlama anının ta kendisini unutmuştur.
Ankara'da mekanın duyumsattıkları her şeye yeniden başlanılan, gelecek fikriyle
inşa edilmiş modern bir cumhuriyet başkenti projesiyle, bu gelecek fikrinin
unutulduğu, terk edildiği an arasına bir çizgi çeker. Bu çizginin öte yanında
varlığının farkında olmayan, yüzü olmayan binalar vardır. Binaların aynalı veya
cam fasatları ya içindekini göstererek ya da karşısındaki yansıtarak ona bakana
kendine ait olmayan bir görsellik sunar. Cephe yoktur aslında, bina bir
ekrandır; günlük hayatın tümüne egemen olan seyretme halinin korunduğu bir
ekran. Ekran binaların iç mekanları da aynı seyretme durumuna göre kurulmuştur.
Hareketin değil bakışın sürekliliğine elverir şekilde örgütlenmiş iç mekanlarda
bir(sürü) noktada dikilip mekanın her yanını görürsünüz. Hareket etmek, binanın
içinde dolaşmak gereksizdir, binaya bakarak sahip olabilirsiniz. Bu bakışın
devamlılığını sağlamak için görsellik zaman içinde değişmek zorundadır. Bu da iç
mekan düzenlemeleri ve döşeme-kaplama düzenlemeleriyle sağlanır. Binanın olmayan
aslını gizleyen şey, duvarların kaplandığı ve saklandığı malzemeler, sürekli
değişebilir. Binanın iç mekan düzenlemesi aynı görselliği rahatlıkla ikame eden,
aynı şekilde sıkılındığında değiştirilecek olan başka bir düzenlemeyle ikame
edilebilir. Binanın yapıldığı şeye dokunamazsınız, binayı neyin ayakta tuttuğunu
göremezsiniz. Görselliğin egemenliği dokunmayı ve hareket etmeyi olanaksız
kılar. Seyretme durumu müdahale etmeyi olanaksızlaştırır, seyretme hatırlamanın
imkansızlaştığı sürekli bir unutuş halidir. Hatırlama ve unutma arasındaki çizgi
mekana çekilmiştir. Fark mekanın duyumsattıklarındadır; içinde hareket etmek,
yürünmek ve dokunulmak üzere yapılmış binalar, ve görülmek ve unutulmak üzere
yapılmış binalar -bir dahaki bakışa ve unutuşa kadar.
İnsanların handycam'lerle çocuklarının bebekliklerini, sünnet törenlerini,
düğünlerini ve yaşamlarındaki diğer önemli olayları kaydetmeleri çok komik.
Aradan sekiz-on yıl geçtiğinde bütün o önemli anların akılda tutulması gereken
görüntüleri uçup gitmiş olacak. Profesyonel video formatları bile üzerindeki
manyetik bilgiyi ancak on yıl saklayabilirler. Görüntü karlanır, uçar gider.
Videonun hafızası balıklarınki gibidir, ancak o anın tarihini kaydedebilir.
Video size az önce ne olduğunu hatırlatır; sokakta neler olduğunu, bedenin
şeklini, binaların nasıl ayakta durduğunu, sevgilinin nasıl gülümsediğini ve
günlük yaşama dair her şeyi. Olan biten her şeyi kaydedip tekrar
seyredebilirsiniz. Bu özellikle her şeyin inanılmaz bir hızla olup bittiği
zamanlarda işe yarar. Olan biteni tekrar tekrar seyredip, ağır çekimde tekrar
tekrar bakıp neyin nasıl olduğunun ayırdığına varabilirsiniz.
İnanılmaz bir hızla akıp duran ve görmeyi bile imkansız kılan elektronik imgeler
aracılığıyla kurulan bir dünyada, o elektronik imgelere dokunmanıza olanak
sağlar video. O an neler olup bittiğini bir kez hatırladıktan sonra olup bitene
müdahale edebilirsiniz. İvmelenmiş bir zamanı dondurabilir, tersine çevirebilir,
ağır ağır akıtabilir, manipüle edilmiş bir dünyanın imgelerini manipüle
edebilirsiniz. Eğer ki dünya elektronik imgeler aracılığıyla kuruluyorsa artık,
bu dünyayı yıkacak ve tekrar yeni baştan kurabilecek gücü verir size video.
Sinema da tıpkı mimarlık gibi. "Sinema dili" sözü de "mimari dil" sözü kadar
gülünç, hem de tamamıyla aynı nedenlerle. Sinema zaman ve uzam bütünlüklerinden
oluşur. Sinematik duyumsama da mimari yapıda olduğu gibi dilin ötesinde bir
ifadenin ürünüdür; hareket, zaman, ritim, ışık, gölge, doku, renk ve ses
aracılığıyla kurulur. Metafor sinemaya tamamıyla yabancıdır -sinema her şeyin
bizzati kendisini istenildiği gibi gösterme yeteneğine sahiptir, neden göstermek
istediği şeyi bir başka şeyi göstererek ikame etsin ki? Sinema dilden kaçmak
üzere kurulmuş bir formdur, öykü anlatma görevini varlığını unutup dile dahil
olma ve endüstrileşme süreci içerisinde kazanmıştır. Rus konstrüktivizminin,
alman avangardının ve sürrealistlerin yeni ve daha öncekilerden üstün bir form
olarak sinemaya sarılmasının nedeni buydu. Alexiev'in animasyonun sinemanın alt
dalı olmadığını, tam tersi bir ilişkinin varlığını söylerken bize hatırlattığı
şey sinemanın gerçekliği beceriksizce taklit etmek üzere kurulmadığıdır. Vertov
"ben kamera-gözüm, size şimdiye kadar görmediğiniz bir dünya göstereceğim"
derken kastettiği eski hikayeleri yeni bir biçimde anlatmak değildi. Öykü
teatrikal ya da edebi formlar aracılığıyla zaten yetkin bir şekilde
anlatılabiliyordu, sinema başka türlü bir ifade olmalıydı. Sinema ancak kişisel
tecrübelerle ilişki kurulabilecek yaşamsal olguları (life-fact) kaydedebilir ve
onları filmik olgular (film-fact) olarak yeniden kurabilirdi. Kamera-göz yaşamla
yeni ve özgürleştirici bir ilişki kurmanın yoluydu. Sinema günlük yaşamı ikame
eden, gerçekliğe öykünen bir form değil kendi -yaşamdan ayrı- gerçekliğini kuran
ve bu gerçekliğin günlük yaşamla ilişkisi içerisinde yaşamı dönüştüren,
özgürleştiren bir formdu.
Bu anlamda kameranın hareket alanı yeni yaşam biçiminin içinde kurulduğu
metropoldü. "Kameralı Adam", "Berlin Büyükşehir Senfonisi" gibi filmler bu yeni
yaşam alanını tanımak ve dönüştürmek için yapıldı. Modern metropole dair bir
ifadeyi barındırabilecek, modernliği ve metropolü duyumsatabilecek yegane aygıt
sinemaydı, sinemasal ve mekansal ifadelerin kuruluşundaki benzerliklerden
dolayı. Köy yaşamına dair imgeler resmedilebilir -hemen Van Gogh geliyor akla-,
on dokuzuncu yüzyılın sanayileşen kentinin romanı yazılabilir, ama modern
metropolün ancak sineması yapılabilir. Metropol modernliğin kendi tarihini
yarattığı bir yaşam alanıdır, sinema bu tarihi kaydedip sonsuza kadar
saklayabilir. Modernliğin gelecek üzerine kurduğu tahakküm metropolün
caddelerinde, apartmanların fasatlarında suretini bulmuştur ve bu suret ancak
sinema tarafından layık olduğu gibi -ritmiyle, hareketin örgütlenmesiyle,
zamanın akışıyla- belgelenip geleceğe aktarılabilir. Sinema modernliğin
hafızasıdır.
Modernliğin özgürlük vaadini unutmasıyla sinemanın kitleleri özgürleştiren bir
form olduğunu unutup kitleleri günlük yaşamdan koparıp onları eğlendiren
endüstriyel bir gösteri biçimine dönüşmesi birbirine paralel gitti (yanlış
olmasın, bu tür bir eğilim sinemanın başlangıcından beri vardı ve hala sinemanın
deneysel yönüyle uğraşanlar var, söz konusu olan egemen kavramlaştırmanın
dönüşümü).
Unutulanın hatırlanması: "Berlin Üzerinde Gökyüzü". Wim Wenders'in "Berlin
Üzerinde Gökyüzü" filmi modernliğin, metropolün ve sinemanın hatırlanmasıdır.
Öykü anlatmak ön plana çıkan bir dert değildir filmde; hareketin, mekanın ve
şiirin -sinemanın kendi gerçeğinin filmidir bu.
Film temel sorularını filmin hemen girişinde ortaya koyar; "Neden ben benim de
sen değilim?... Zaman nerede başladı ve uzam nerede bitiyor?... Neden buradayım
da orada değilim?...". Sorgulanan modern zaman, mekan ve özne kategorileridir.
Bu sorular Berlin üzerinde yaşayan, "tarih"e vakıf ama "zaman" dan habersiz, her
şeyi gören- bilen, her yerde olabilen, ama hiçbir şeye dokunamayan, hiçbir şeyi
değiştiremeyen iki meleğin görüşünden yapılan siyah-beyaz bir Berlin tasvirine
bağlanır. Bu tasvir Simmel'in "Metropol ve Zihinsel Yaşam" da sunduğunun benzeri
bir kent toplumsallığı sunar. Bu kent artık sadece kentin simgesi haline gelen
Berlin Duvarıyla bölünmemiştir; "herkesin çevresinde kendi duvarı, kendi sınırı
var artık, ve bu sınırın çevresinde 'no man's land' var. İnsan bu sınırları
ancak parolayı bilirse aşabilir" der yaşlı şoför. Kamera metropolün derinlikli
ilişkilere izin vermeyen ritmiyle grinin tonları arasında dolaşarak sıradan
insanların sıradan parçalanmışlıklarını gösterir. Melekler aracılığıyla metropol
insanlarının kopuk düşüncelerini duyabilmektedir izleyici. Melekler "akıl"ı
ifade ederler. Her şeyi bilmelerine karşın insanlara (bazı durumlarda
kendilerini iyi hissetmelerini sağlamanın ötesinde) yardım edemezler. Genç adam
kendini inşaatın tepesinden aşağı bıraktığında Cassiel'in tüm yapabildiği
düşüncesini dolduran acı dolu haykırışı bastırmaya çalışmaktır. Her şeyin
başlangıcından beri oradadırlar, mekandan ve zamandan bağımsız, uzamın ve
tarihin (sadece) tanığı olarak. Cassiel içinde bulunduğu durumu
içselleştirmiştir; anlamak için uzak durmanın, dışarıda kalmanın gerekliliğine
inanır. Diğer melek Damien ise "anlayan" olma konumundan bıkmıştır, duyumsamak,
dokunmak, yaşamak istemektedir.
Trapezci kız Marion'la tanışması Damien'i (insan) "olmak" için harekete geçirir.
Marion yersiz- yurtsuzdur, tarihiyle ilgisini kuran tek şey karavanındaki
fotoğraflardır. Filmin başındaki sorgulamayı sahiplenir; simgesel düzenin
parçalanmışlığının ötesine geçmek, dilin dışında, imgeselliğin alanında, "var
olmak yerine varlık olmak" düşüncesindedir. "Ben dünya olabilirim..." sözü
böylesi bir bütünlük arzusunu ifade eder.
Melekler (öznenin tarihle olan ilişkisini kuran belleğin toplumsal karşılığı
olan kütüphanede) filmin jeneriğinde Homer olarak temsil edilen yaşlı tarihçiyle
karşılaşırlar. Cassiel onunla ilgilenir ve düşüncelerine ulaşır. Tarihçinin
temel sorunu artık insanların anlattıklarıyla ilgilenmemeleridir. İnsanlar
geçmişi olmayan bir şimdiyi yaşamaktadır ve yaşlı tarihçi "çocukları" için
endişelenmektedir. Çünkü tarihçi ve Berlin (filmin de pek çok kereler
vurguladığı) faşizm deneyimini yaşamıştır. Potsdamer Platz'ın bayraklarla ve
kalabalıkla dolu olduğu günleri hatırlar tarihçi. Çok şükür şimdi bu alan
terkedilmiştir, ama insanların "şimdiki ve gelecekteki dertlerden korunması
için" öykünün anlatılması gerekir; insanlık öykücüsünü yitirirse çocukluğunu da
yitirmiş olacaktır.
Damien insan olur, renkleri öğrenir, zamanın akışını görür. Berlin'in
toplumsallığının öteki ucunu gösteren yeraltı mekanlardan birinde, bir Nick Cave
konserinde Marion'u bulur. Nick Cave sahnede "From Her to Eternity"i (O'ndan
Sonsuza Kadar) söylemektedir. Marion sanki onu tanımaktadır; birlikte olmaya,
rastlantısallığa karşı kendi tarihlerini yazmaya karar verirler. Bunun ciddi bir
karar olduğunun farkındadırlar. Bu birlikte var olmanın ötesinde, birlikte
varlık oluşturma deneyidir, öznenin olmadığı, ailenin sözünün edilmediği bir
toplumsallık vaadidir. Ancak böylesi bir bütünlük içerisinde insanlar gerçekten
yalnız kalabilecektir. Tarihin bağlarından kurtulmuş, imgesel bir geçmişin
izinde yaşanacak şimdiki zaman; belirsiz, tanımsız ama özgür, rastlantısal
olmayan geleceği vaat etmektedir. Özgürlük tanımlanamadığı, projelerle
bağlanamadığı ölçüde olabilir. Damien de insan olma tecrübesini ancak böyle tam
anlamıyla tadabileceğinin farkındadır.
Cassiel tüm bu sözleri siyah-beyaz bir endişeyle izlemektedir. Tarihçiyi Berlin
Duvarına doğru yürürken son kez görürüz; "Kim arayacak beni,.. beni, onların
öykücüsünü. Bana şimdi eskisinden de çok gereksinimleri var." der. Damien'in
sesi "yola çıktık!" derken Cassiel'i anıtın tepesinde oturmuş (hala siyah-beyaz)
Berlin'e bakarken görürüz. Wim Wenders'in bu ikircikli sona düştüğü not devam
edecektir.
Film modern yaşamın ve metropolün dağılışının ifadesidir. Dağılmakta olan şey
bir kez daha hatırlanılmakta ve sorgulanmaktadır. Bu sorgulama tekrar unutmayı
önerir. Metropol ve modernlik imkansızdır, unutulmalı ve yeni ve kurucu bir
yaşam kurulmalıdır.
Hatırlamanın hatırlanması: "Kentler ve Giysiler Defteri". Wim Wenders'den bu kez
George Pompidou Kültür Merkezi için modayla alakalı kısa bir film yapması
istenir. O da çoktandır yaptığı işlerle ilgilendiği Japon modacı Yoshi Yamamato?yu
konu edinir. Ama filmin sorduğu sorular modanın ötesine geçer.
Film hemen açılışında temel sorularını (bu kez karlı bir televizyon ekranın
üzerine) yazar; "Kimlik...Bir mekanın, bir kişinin, bir şeyin kimliği... Kimliği
nasıl tanırsınız? Kendimizin bir imgesini yaratıyoruz, bu imgeye uymaya
çalışıyoruz. Bu mu kimlik dediğimiz? Kendimizle bizim yarattığımız kendi imgemiz
arasındaki uyuşma? Peki biz kimiz? Biz kentlerde yaşıyoruz. Kentler bizde
yaşıyor. Zaman geçiyor. Bir kentten diğerine gidiyoruz... Her şey değişiyor,
hızla"
Görüntü karlı televizyon ekranından hareket halindeki bir arabanın ön camından
çekilmiş caddeye açılır, ekranın sağ yarısını ise caddenin görüntüsünü yansıtan
bir televizyon ekranı kaplamaktadır. "En hızlı değişen ise görüntüler. Ve
elektronik imgelerin zincirlerinden boşanmasını sağlayan patlamadan bu yana
katlanarak çoğalıyorlar. Elektronik görüntü fotoğrafın yerini alıyor. Fotoğrafa
güvenmeyi öğrenmiştik, elektronik görüntüye güvenmeyi de öğrenebilecek miyiz?
Resimde her şey basitti, asıl olan biricikti, ve her kopya kopyaydı, aslın
yeniden dökümü. Fotoğraf, ve daha sonra filmle, her şey daha karmaşıklaştı. Asıl
olan negatifti, basılmadan var olamazdı. Her şey terine döndü, her kopya asıl
oldu. Ama şimdi, elektronik görüntü ve sonra sayısal görüntü, artık negatif ve
pozitif yok. Asıl fikrinin bizzati kendisi kayboldu. Her şey bir kopya, bütün
ayrımlar rastlantısal. Kimlik fikrinin kendini böylesine muallak bir durumda
bulmasına şaşırmamalı."
Film Yoshi Yamamatoyu, Yamamato geçmişini ve şimdi ürettiği işi hatırlar. Moda
gibi had safhada gösterileşmiş, kapitalistleşmiş ve endüstrileşmiş bir alanda
bile kişiselleşmenin yaratılabileceği ve günlük hayatla yapıcı bir ilişki
kurulabileceği hatırlanır. Tokyo'nun ışıklı reklam panolarıyla, ekranlarla kaplı
binaları, kalabalık sokakları, delice ritmi hatırlanır. Hatırlamanın ta kendisi
hatırlanır;
"Birdenbire, Tokyo caddelerinin girdabında, bu şehrin geçerli bir görüntüsünün
sadece benim kutsal seluloid görüntülerim olamamacığını, elektronik görüntü de
olabileceğinin farkına vardım. Kendi diliyle video kamera bu şehri olması
gerektiği gibi yakalayabiliyordu. Şok olmuştum, görüntülerin dili sinemaya has
bir ayrıcalık değildi. Her şeyi yeni baştan düzenlemek gerekmez mi şimdi; bütün
kimlik, dil, imge, yazarlık tasavvurlarını? Bunların geleceği kimlerin elinde?
Video klip yapımcılarının, bilgisayar oyunu tasarımcılarının mı? Siktir. Peki ya
sinema ne olacak? Bütün o ışığın ve gölgenin, aşkın ve nefretin, savaşın ve
barışın ilimi kaybolup gidecek mi? Bu zanaat elektronik görüntülerin dünyasında
işe yarar mı, bu dünyaya uygun hale gelip bu dünyayı dönüştürebilir mi? Video
kamera bu çağın insanını August Santor?un fotoğraf makinesinin ya da John
Cassavetes?in film kamerasının yirminci yüzyılın insanını anlattığı
mükemmellikte anlatabilir mi?"
Filmin kendisi sorunun cevabıdır. Video estetiğinin hakimiyetinde kurulan
anlatı, parçalanmış görüntüleri, iç içe geçmiş ekranları, barındırır. Video
kameranın şimdiki anı yakalamaktaki ve aktarmaktaki biricik yeteneğini sonuna
kadar kullanır Wenders. Ve bu çağın insanını ve mekanlarını (ancak bu şekilde)
anlatabilir. Video kamera ait olduğu televizyonun dünyasının dışına kaçırılır.
Televizyonun dünyasının dışında kalarak bu dünyanın izlerini sürer, imgelerini
yakalar. Bütün kaydettiklerini televizyona dahil olmayan, televizyonun kendine
mal edemeyeceği bir biçimde düzenleyip sunar. Video kamera televizyonun
dünyasını yıkarak insanı özgürleştirir.
Bu hatırlamanın hatırlandığı bir andır. Dünya tam da dağıldığı anda yeniden
kurulabilir. Her şey bir hatırlama anında olup biter, her şey yeni baştan
kurulur, uygarlıklar çöker, yeni özgürlük alanları açılır. Devrim sadece bir
hatırlama anıdır, özgürleşmenin olabilirliğinin hatırlandığı an.
Aras ÖZGÜN, Ersan OCAK
Ankara, Ocak 1997
|
|
 |

|