|
Gallipoli'de Olmak yada Ölmek
Çanakkale savaşlarını niye “diğer tarafın” gözünden anlatmayı yeğlediğini, filmi
izleyince anlayamadığımız, yanıtını ancak yönetmeninin verebileceği “Gallipoli”,
Tolga Örnek’in üzerinde en çok konuşulacak filmi gibi görünüyor.
1998’de, “Atatürk”, 1999 yılında “Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbahçe” ve “Topkapı”
(yapımcı) , 2000 yılında “Tanrıların Tahtı Nemrut Dağı”, 2001’de “Çeliğin Kalbi
Ereğli” ve 2003 yılında “Hititler” belgesellerini çeken Tolga Örnek’in son
belgesel filmi “Gallipoli” bir tarih belgeseli olduğu kadar savaş olgusunu
sorgulayan bri film olma özelliği taşıyor.
Bir önceki filmi “Hititlere” oranla anlatımının ve kurgunun çok daha sağlam
olduğu “Gallipoli”de filmin yönetmeni Tolga Örnek, çektikçe bu işi iyiden iyiye
öğreniyormuş izlenimi verirken, yıllardır dayatılmaya çalışılanın aksine
Çanakkale Savaşlarının bize hep uzaktaki bir hayaletmiş gibi gösterilen
insanlarını, insansı boyutu ile anlatmaya çalışıyor.
Hem denizde hem de karada geçtiği için Çanakkale savaşları olarak anılan ve her
iki taraftan 120 binden fazla insanın öldüğü çarpışmalar 1915 yılının Mart
ayında başlıyor; bittiğinde ise takvimler buz gibi bir Ocak ayını gösteriyor;
yıl ise 1916.
Tolga Örnek kaynakların ne kadarını taramış bilinmez ama kesin olan şu ki
yaklaşık 10 ay süren bu savaşlar boyunca ancak bir kısmının kayıtlara geçtiği
binlerce olay yaşanmış. İşte bu noktada yönetmen kendi bakış açısını ortaya
koyup, bu olay ve kişilerden kendi tezini destekleyenlerin bir kısmını filmin
omurgası olarak kullanmayı yeğlemiş; Anzak ordusuna katılan iki kardeş, birkaç
Anzak subayı ve bizden Hilmi bey, Selahhattin Adil, Mehmet Şefik ve Mustafa
Kemal.
Filmin daha ilk karesinde sükunet içinde, sanki Çanakkale savaşlarından bugüne
kalmış izlenimi uyandıran bir siper, kuş sesleri arasında görüntüye geliyor.
Anlatıcının üst sesi bizi olaylara hazırlarken, kuvvetli bir bomba sesi ve
siperi saran toz bulutu sizi savaşın gerçek yüzüyle karşı karşıya bırakıyor.
Savaş kararı alan İngiliz Savaş Bakanı Kitchener ve Churcchil’in, gizli servis
belgelerini dikkate almadan hareket etmeleri eleştirisi filmin genel havasına
bakılarak okunduğunda, egemen güçlerin amaçları için insan varlığının hiçbir
öneminin olmadığı düşüncesini akla getiriyor. Gerçekten de raporlarda bu tür bir
müdahale için ne ordunun hazır olduğu ne de karşı tarafın sanıldığı kadar güçsüz
olmadığı belirtiliyor. Gizli raporların şık kamera ve digital hareketlerle
desteklenerek görüntüye geldiği bu sahnede Tolga Örnek, bir cümleyi çevresindeki
yazılardan soyutlayıp ön plana çıkarıyor. “Incur heavy loses”.
Bu sahneden sonra, belgeselin en çok eleştirilen iki noktası yavaş yavaş
belirmeye başlıyor; savaşın Anzakların gözünden anlatılırken, bu kişilerin
neredeyse sevimli olarak gösterilmesi. Oysa Tolga Örnek üst metin olarak
Çanakkale savaşlarına değinirken inceden inceye, şu an oturduğumuz yerden
bakınca bizlerde heyecan, kahramanlık ve coşku yaratan yanı kadar bu savaşın ve
hatta savaşların korkunçluğunu anlatıyor. Ve “Gallipoli”de, egemen güçlerin
çıkarları için ileri sürülen insanların birer kurşun asker değil de bildiğimiz
etten, kemikten canlılar olduğunu söylemeye çalışıyor. Bunun için de film
boyunca sıkça Anzakların yer yer de Türklerin mektup ve günlüklerinden
alıntılara yer veriyor.
Batan 3 gemisi ve alınan ağır yaralar nedeniyle donanmasını geri çeken
İngiliz-Fransız ortak gücü, çözümü çıkarma yapmakta bulur. Ancak bu alel acele
alınmış bir karar olarak görünmektedir. Böylece kiminin macera, kiminin yeni
ülkeler görmek için orduya katıldığı askerler, başlarındaki kişilerin hem iyi
bir strateji-plan yapamamaları hem de Türklerin gücünü fazlaca küçümsemeleri
nedeniyle sonlarını hazırlamış olurlar.
Tolga Örnek çıkarma öncesi, filmin ana omurgasını oluşturan Avusturalyalı ve
Yeni Zelandalı askerleri bize tanıtarak olayın zaten kimler üzerinden gideceğini
de söylemiş oluyor. Böylece bütün belgesel boyunca savaşın gidişatını, cephede
olup bitenleri, insanların ruh hallerini genellikle “Anzaklar”ın yazdıkları
mektup ve tuttukları günlüklerden öğreniyoruz. Zaman zaman karşı taraf olarak
Türk subay ve askerlerine de yer verilerek bir denge sağlamaktan çok, “diğer
tarafın” -bizlerin- görüşleri de aktarılıyor. Bunun nedeni olası eleştirileri
azaltmak olabileceği gibi çok basit bir mantıkla belgeselin tek yanlı olduğu
izlenimini ortadan kaldırmak da olabilir. Kiminde eksiklik duygusu yaratan
kiminde milliyetçi duyguları hortlatan bu durumu, gerçek ile kurmacayı ayırt
edemeyen, tarih belgeseli diye propaganda filmleri kakıtılan bir ülkenin vahim
durumu olarak değerlendirmek gerekecektir.
25 Nisanda Ertuğrul koyundan başlayan çıkartmada, sadece 70 Türk askerinin büyük
bir direniş göstererek 1000 Anzak askerini öldürmeleri ile “Çanakkale
Savaşları”nın kara kısmının ne kadar kanlı geçeceğinin mesajı verilirken diğer
yandan “vatanını koruyan bir ordunun azmi ve gücü” cümlesi kullanılarak ulusal
değerlere bir göndermede bulunmaya çalışıyor Tolga Örnek.
Konunun uzmanlarının değerlendirmeleri ve savaşa katılan her iki tarafın
askerlerinin yazdıklarından yapılan alıntılar sayesinde, savaşın ilerleyişini
adım adım görebiliyoruz. Mektup ve günlüklerden yapılan alıntılar Anzakların
buraya gelmeden önce ne düşündükleri, savaşın başlamasıyla birlikte
hissettiklerini, Türkler hakkında düşüncelerini ve savaşın korkunçluğunu bize
onların içinden anlatma çabası içine giriyor. Bunu da başarıyor; bir zaman sonra
bu kişiler niye burada olduklarını, niye savaştıklarını sorgulamaya başlıyorlar.
Diğer yandan savaşın sadece öldürmek ve kazanmak değil, her koşul altında
hayatta kalmak çabası olduğunu anlıyorlar. Kendilerinin bozduğu bir düzende var
olma çabası; bir süre sonra, alıntılar ve uzman röportajları etrafa saçılan ve
şişen cesetlere, bunlardan yayılan koku ve mikroplara, toz bulutu gibi her yere
doluşan sineklere, soğuk yemeklere, ellerine, yüzlerine bulaşan dışkılara,
dudaklarını ıslatmak için kullanılan idrara kadar gidiyor. Sonuç
her iki taraftan 20,000’den fazla insanın hastalıklardan kırılıp gitmesi. Ve
yönetmen bunların hiç birini “zavallı Anzaklar” demek için değil, savaşın diğer
bir yüzünü göstermek için anlatıyor.
Üst rütbeli subayların savaşın gidişatı ile ilgili taktiklerine, görüşlerine ve
yaptıklarına pek yer verilmeyen belgeselde yönetmen şu anki TRT genel müdürünün
çektiği Çanakkale ile ilgili filmdeki eleştiriler başına gelmesin diye
olabildiğince uygun yerlerde Mustafa Kemal’e yer veriyor. Ancak bunun yeterli
olmadığı gibi bir sav, filmin genel havasına bakıldığında pek uygun
olmayacaktır. Çünkü Tolga Örnek burada Çanakkale Savaşlarının baş aktörlerinden
çok arka planda kalan öğelerine yer vermeye çalışıyor. Bu da cephedeki askerler
ve düşük rütbeli subaylar. Böylece bir yerde, bu savaşı bize cephenin içinden
anlatmaya çalışıyor. Yani ta uzaklardan bakıldığında hemen şu tepeyi aldık,
sonra şurada şu kadar askeri öldürdük değil de bunları neye rağmen nasıl yaptık
gibisinden. Ve sonra da, niye yaptık?
Yüzlercesinin yaşandığı olaylardan aralara serpiştirilen kimi anektodlar,
Çanakkale savaşının kendine özgü ya da özel yanlarını son derece naif bir
biçimde izleyiciye ulaştırıyor. Bu anlatım olayların kendi doğal akışı içinde,
sırası geldikçe karşımıza çıkıyor. Bir Anzak askerinin günlüğünden yapılan
alıntı; Anzaklar verilen emirler doğrultusunda siperlerinden çıkıyorlar ve
çıktıkları anda vuruluyorlar. İlk çıkanlar ölürken hemen arkasından ikinci bir
emirle diğerleri çıkıyor. Onlar da ateş altında patır patır ölmeye başlıyorlar.
Bir emir daha geliyor. Üçüncü sıradakiler çıkmak üzereler; ama kimse niye bu
emirin verildiğini bilmiyor. Emir geliyor. Bu sırada karşı siper o kadar yakın
ki bizim askerlerin başındaki komutan yerinden fırlıyor ve kendilerine doğru
koşmakta olan askerlere “durun, durun yeter artık” diye bağırmaya başlıyor
“hepiniz öleceksiniz”
Bunun benzerinin yaşandığı başka bir olayda ise Türk askerleri öleceklerini bile
bile siperlerinden çıkıp saldırıya geçerler. Hücuma 40,000 Türk askeri katılır.
Ancak Anzaklar son derece donanımlıdırlar ve hücuma geçen askerler daha karşı
sipere varamadan ölmektedirler; bu öyle bir hal alır ki cephenin önünde olup
Türklere ateş etmek için Anzak askerleri birbirlerine para vermeye başlarlar.
Sonuç, cephede 10,000 bizden, 600 onlardan ölüdür. İşte özellikle bu sahne
filmde yönetmenin en çok üzerinde durduğu bölüm olarak dikkati çekiyor. Çünkü
savaş sırasında birbirine para verip, saldırıya geçen Türk askerlerini öldürmek
için cephenin ön sırasında yer almak isteyen Anzaklar, çarpışmanın bitmesiyle
cephede dolaşırken gördükleri manzara karşısında adeta şok olurlar; her taraf
parçalanmış, üst üste yığılmış, şişmeye, kokmaya başlamış cesetlerle doludur;
bunlar Osmanlı askerleridir. İşte bu, savaşın gerçek yüzüdür. Yani topun,
tüfeğin, mitralyozlerin yok edici etkisidir.
Anzak askerlerinde, ilk baştaki heyecan ve coşkunun yerini yalnızlık duygusu,
boş vermişlik ve olanları sorgulamaya bıraktığı son sahnelerde savaşın Anzaklar
için anlamını yitirmesi gibi film de buna paralel olarak tek düzey bir boyutta
devam eder. Artık Anzaklar hiç bir biçimde ve asla kazanamayacakları bir savaşın
içinde olduklarını anlamışlardır. Karşılarındaki askerler donanım, düzen ve
teknik olarak kendilerinden çok daha zayıf olsa bile kendilerinin o an yanıtını
açık seçik veremedikleri nedenlerden dolayı çok daha üstün durumdadırlar. Bir
süre sonra Anzak birliklerinin yerini İngiliz askerleri alır ve en sonunda
savaş, geride yüz binlerce ölü ve sakat bırakarak sona erer.
Biçim olarak bakıldığında sıkça fotoğraf, yazılı metin ve çevre görüntülerinin
kullanıldığı “Gallipoli”de Tolga Örnek, bir belgeselde oldukça sıkıntı yaratan
canlandırmalara da başvurmuş. Tolga Örnek’in en çok zorlandığı ve sinematografik
dilini oturtamadığı sahneler de bunlar olmuş. “Er Ryn’ı Kurtarmak” filmindeki
çıkarma sahnesine gönderme yapan – ya da alıntılalayan- görüntüler ya da buna
benzer bir çok sahnede insan kullanılmaması, bunun yerine o olayları simgeleyen
nesnelerin yeğlenmesi – yere düşen silah, çalılara asılı şapkalar, içi boş
mataralar, vb- izleyici de bir doyumsuzluk hissi yaratsa bile bunun nedeninin
teknik olmaktan çok yönetmenin tavrı olduğu izlenimi edinmek mümkün. Çünkü bu
sahnelerde gözden kaçmayan şey ölüm ile doğrudan ya da dolaylı ilintili olması.
Yönetmen neredeyse tüm görsel medyada şiddetin başını alıp gittiğini,
saldırganlık ve şiddeti kanıksatan bir kültürün hakim olduğunu görmüş olmalı ki
kendisi aynı yanılgıya düşmekten kaçınmaya çalışmış. O da belki…
Özellikle canlandırma (kurmaca) sahnelerinde son görüntüden gerçek materyallere
geçerken kullanılan hızlı çekim ve bu hareketin ritmine göre tonu ve çeşidi
farklılaşan ses efektleri izleyici de cephedeki top seslerini çağrıştıran bir
etki yaratıyor ki, bu iyi mi olmuş kötü mü olmuş tartışılır. Bunu yerine daha
iyi bir geçiş bulunabilir miydi bu ayrı bir konu. Yine de yönetmenin tüm film
boyunca yerinde ve kararında kullandığı bu efektlerin, amacı doğrultusunda
izleyiciyi etkilediği gün gibi aşikar.
Filmin anlatıcısı (üst ses) ile kişilerin mektup ve günlüklerini seslendiren
kişilerin seçimi, müziklerinin belli bir doygunlukta olması ve kullanımındaki
yetkinlik filmin artıları görünmekle birlikte sanırım en büyük eksiklik,
anlatılanlar ile görüntüler arasında sıkça yaşanan eş zaman sorunu. Yer altında
tünellerde başlayan çatışmaların anlatılması sırasında, size zaten iyice
enteresan gelen bu bilginin niye görüntüyle desteklenemediğini kendinize ve
hatta yanınızda birisi varsa ona sormadan edemiyorsunuz. Gerçekten niye? Savaşın
artık yukarıda olduğu kadar yerin altında da sürmesi ve bir çoklarımızın yeni
öğrendiği bu bilginin sadece üst ses olarak kalıp çok az görüntüyle
desteklenmesi ve buna benzer durumların sıkça yenilenmesi, filmin belgesel
özelliğini fazlasıyla gölgeliyor. Oysa çekilen görüntüler bu kadar sık
kesmelerle es geçilmek yerine üst sese koşut olarak kullanılsaydı çok daha
doyurucu olabilirdi. Sorun böyle bir olayın, bir Anzak’ın günlüğünden
alıntılarla anlatılması değil de bunu yazan kişinin fotoğrafının, anlatılan
olgudan daha çok perdede yer alması ise bunu bir taraflılık olarak değil de bir
eksiklik olarak değerlendirmek çok daha yerinde olacaktır sanırım.
Tolga Örnek’in, kimilerine göre son derece cesur, bana göre ise Discovery ya da
History Channel tadında, izlenmesi rahat ve eleştirilecek yanı olsa bile
benzerlerine oranla kat kat üstün bir çalışma sergilediği “Gallipoli”si,
dışarıda gösterildiği zaman muhtemelen “yabancı ellerde” ölen evlatlara bir ağıt
olduğu kadar, izleyenlere “işgal” olgusunu ve savaşı sorgulatacak bir belgesel.
Bu savaşın hemen ardından birkaç yıl dolmadan, İngilizlerin ellerini kollarını
sallayarak Çanakkale Boğazından geçip İstanbul’u işgal etmelerini son bir
cümleyle bizlere anımsatan yönetmen, Anzakların burada ne işleri var gibisinden
bir soruyu da zaten filmin ilk başında yanıtlamış; benim her daim kendime
sorduğum “Türklerin ne işi vardı Kore’de” sorusuna yanıt verircesine…
Bu noktada bir tercih ve bakış açısı olduğu kadar, filmin adına bakıp, savaşın
ağırlık olarak Anzakların yazdıklarından yapılan alıntılar üzerinden gitmesini
dikkate alınca, “Gallipoli”nin daha çok yurt dışı için çekilmiş, sanki dışarı
oynamayı amaçlamış izlenimi veren bir film olduğunu söylemek mümkün gibi
görünüyor. Bunun dışında bir şeyler aramak ise ancak art niyet ya da paranayo
olabilir.
Enver ÖZÜSTÜN
6 Nisan 2005
|
|
 |

|