|

Ankara
"Çağdaş Rus edebiyatı Gogol'un 'Palto'sundan çıktı" denir. Bununla, Gogol'un ünlü öyküsünün çağdaş Rus edebiyatını ne kadar etkilediği anlatılmak istenir. Bu ifade ne ölçüde doğruysa, çağdaş insanın bilincinin büyük ölçüde sinemadan çıktığı, sinema tarafından biçimlendirildiği de o ölçüde doğrudur. 20. yüzyılın insanı, pek çok şeyi okullarda, kışlalarda değil sinemada öğrendi. Öteki ülkeleri, öteki kıtaların insanlarını önce karanlık salonların renkli ekranında tanıdı.Brigitte Bardot'nun "kışkırtıcı çekiciliği" ni, Marlyn Monroe'nun eşsiz güzelliğini ebedileştiren
unutulmaz "dans sahnesi" ni, onlardan önce Tyrone Powers' ı, Robert Taylor'u, "Casablanca" nın ünlü Humprey Bogard' ını, "su perisi" Ester Williams'ı karanlık salonlarda tanımadık mı? Bu yıldızları tanıdıkça sevdik, sevdikçe daha çok tanımak istedik.Bizler sinemayla tanışmanın keyfini çıkarırken, Sinema da
20. yüzyıl' ı şekillendirmede tarihin omuzlarına yüklediği "misyonu" her geçen güç daha iyi yerine getirmeye başladı. Filmler
peş peşe
geldi.
68 dediğimiz olay, kanımca modern tarihin bir dönüm noktasıdır. 68 belli amaçlarla yola çıkmıştı, bambaşka bir noktaya ulaştı. Ancak modern tarihin bir dönüm noktasını oluşturduğu görüşü genel kabul görüyor. Bana inanmayanlar soruyu Bill Clinton'a, Alman Başbakanı Gerhard Schröder' e, Dışişleri Bakanı Ficher'e sorabilirler. Bilinçlerde iz bırakanlar demek daha doğru olacak. Dünyanın dört bir yanından yapılan filmlerden 68'lilerin bilincinde yer edenleri, en çok iz bırakanları, en kışkırtıcı olanları hangileriydi diye de sorabiliriz bu soruyu. Jean Luc Godard' ın
"A Bout de Soufle" u (Serseri Aşıklar), Elia Kazan' ın "On the Waterfront" u (Rıhtımlar Üzerinde), Vadim'in "Et Dieu Crea la Femme" ı (Ve Tanrı Kadını Yarattı), Batılı kuşakdaşlarımızın bildik sinemalarda bizlerin çok azının, belki de en ayrıcalıklı olanlarımızın, ancak Sinematek'te görebildiği Eisenstein' ın "Potemkin Zırhlısı", hemen akla geliyor. Bu listeyi uzatmamak için kendimi zor tutuyorum.
Konumuz "Belgeseller". Yine 60'lı yılların ortalarına dönüyorum.Genel olarak yani tüm dünyada 68 kuşağını derinden etkilemiş, tüm bir kuşağın bilincinde iz bırakmış bir belgeselden, belgesellerden
söz edilebilir mi? John Baez' in ünlü şarkısı
"We Shall Owercome" ı ölçüsünde o yıllara uluslararası düzeyde damgasını vurmuş bir belgesel var mıdır? Doğal olarak bu soruya kendi adıma karşılık aradığımı vurgulamalıyım. Yani, yanıtın,
61 Anayasası' nın getirdiği demokratik olanaklardan yararlanmaya çalışan bir toplumda dünyaya gözlerini açmış, İstanbul metropolünde yaşayan bir gencin algılamaları ile sınırlı olduğunu belirtmek zorundayım.
Farklı kültürel ortamlarda yaşayan kişiler için ortak değerlerden, ortak ölçütlerden
söz etmek zordur. Yine de Kaptan Cousteau'nun dev yapıtı "Le Monde En Silence" ın (Sessiz Dünya) dünya çapında bir ortak referans olduğunu sanıyorum. Cannes Film Festivali jürisi böylesi bir filmi ödüllendirirken, dikkatlerimizi, ilerki on-on beş yıl içinde tüm insanlığın ortak kaygısı haline gelecek olan bir büyük soruna, çevre sorununa çekmeye çalışıyordu.
Walt Disney' in doğa belgeselleri de, sanırım, benzeri bir rol oynamıştı o yıllarda.
Sıradan Faşizm Ancak, uluslararası etkenler ne kadar güçlü olsa da, önemli olan içersidir. Her toplum öncelikle kendi sorunlarına eğilir, kendi tecrübesinden dersler çıkarır."Sıradan Faşizm" i (Ordinary Fascism) o yıllarda gelişen sol hareketin önde gelen merkezlerinden bir sayılan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Birinci Sınıf
Amfisinde seyrettim. Filmi gösteren, bugün olduğu gibi, sinema meraklıları değil, Fakülte'nin militan solcu gençlerinin
bir araya geldiği Sosyalist Fikir Kulübüydü. Filmin yönetmeninin adını anımsamıyorum. Film, Hitler iktidarı sırasında,
Nazi propaganda cihazı görevlilerinin çektiği filmlerin, Sovyetler Birliği'nde bambaşka bir anlayışla yeniden
montajlanmasından oluşuyordu. Hitler' in çağdaş bir spor alanından çok, görkemli bir Roma tapınağını ya da Forum' unu andıran Berlin Stadyumu'nda halkı selamlayışı, Almanya'nın çeşitli kentlerinin koca meydanlarında ilkokul çağındaki
yüz binlerce Alman çocuğunun şaşmaz bir tempoda "Heil Hitler, Heil Hitler" diye bağırması bugün bile kulaklarımda çınlıyor… Bir papatya tarlasını andıran sapsarı, güzelim Alman çocukları, kendilerinden geçmişcesine, Führer'I selamlarken ne yapmaya çalışıyorlardı? Kendilerini okullarda, aile içinde vb. öğretilenleri mi tekrarlıyorlardı, yoksa oyun oynadıklarını mı sanıyorlardı? Görkem, inanılmaz bir itaat duygusu, eziklik, daha doğrusu hakkı yenilmişlik duygusuna kapılmış koca bir ulusun uygun adım felakete sürüklenişi… Filmin Sovyet yönetmeni,
Nazi görevlilerin propaganda görüntülerini bir araya getirerek, silahı onlara yöneltmiş, hedefi 12'den vurmuştu.Film, beni de
can evimden yakalamıştı. Salonun ışıkları yandığında, yanımdaki arkadaşımla göz göze geldiğimi bugün bile anımsıyorum. O salondan çıktığımda kararımı vermiştim. Faşizm, insanoğlunun başına musallat olmuş bir belaydı. Bu kanımı hala koruyorum.Bir filmin mesajı bu kadar güçlü olmalı mı? "Sıradan Faşizm" de, karşı açıdan bakıldığında, bir propaganda filmi sayılmaz mı?
Bunları tartışmayacağım. Ancak şunu açık yüreklilikle belirtmek zorundayım. O filmin bende ve birçok arkadaşım üzerinde yarattığı etki, binlerce kitabın, yüzlerce tv programının yaratabileceği etkinin kat be kat üzerinde olmuştu.
Daha sonraları bu filmi çok aradım ama bulamadım. Bir bilen varsa bana yardımcı
olsun.
Türkiye'nin Kalbi Ankara
TRT Televizyonu faaliyete geçmişti. Yavaş yavaş ekranla tanışıyorduk. Yılını tam olarak anımsayamayacağım; 68-69 yılları olmalı. TRT o zaman özerkti. Ve şimdi düşünüyorum da, 'resmi toplum', 'tek seslilik' diye atıp tutanları düşünüyorum da, o yıllardaki TRT'nin bugünkü en iddialı özel TV' den daha düzgün bir yayın politikası izlediği sonucuna ulaşıyorum.İşte o TV o yıllarda "Türkiye'nin Kalbi Ankara" adlı belgeseli yayınladı. O sıralarda çoğumuzun evinde TV olmadığı için, ilk gösterildiğinde görememiştim.Ve ertesi gün büyük bir tartışma patlak verdi. Sağcı, dinci, muhafazakar basın bir Sovyet yönetmeninin filmi devlet TV' sinde nasıl gösterilir, kahrolsun komünistler" diye çığlıklar atmaya başladı. Her kafadan bir ses çıkıyor toz dumana karışıyordu. Ama o yıllarda, her zaman olduğu gibi, sağcıların sesi daha gür, daha gürültülü çıktığı için, "Türkiye' nin Kalbi Ankara" gürültüde boğuldu. Sanıyorum zamanın TRT yöneticileri de baskılara göğüs geremeyerek filmi gösterimden çektiler.
Yıllar sonra, başka bir ortamda, sakin kafayla seyrettiğimde gözlerime inanamadım. Dincilerin, sağcıların "Moskof, komünist" diye saldırdığı Sovyet yönetmen Sergei Yurtkeviç "Türkiye'nin Kalbi Ankara" adını verdiği belgeselde komünizmi değil, Cumhuriyet Türkiye' sini övüyordu. Hem de kendi ülkesinden de üstün tutacak ölçüde..Filmin yapılış öyküsünü da anlatmak istiyorum, gençlere nerelere geldiğimizi anımsatmak için.
Cumhuriyet' in 10. yılının tüm Türkiye' de ve özellikle Ankara' da büyük törenlerde kutlandığını biliyoruz. Bu törenlerden geriye, hala anlamını ve önemini koruyan "10. Yıl Marşı", Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk' ün Ankara Hipodromu'nda, frakının yakasında Altı Oklu rozet olduğu halde yaptığı konuşmada
sarf ettiği "Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır" şeklindeki sözlerin kaydedildiği bir ses bandı kaldı. Bir de "Türkiye'nin Kalbi Ankara"
belgeseli…
Sergei Yurtkeviç' in belgeseli başbakan İnönü ile, sanırım şimdiki Pembe Köşk'ün bahçesinde, yapılan bir röportaj ile başlar. Arka planda görülen sadece ve sadece bozkır, uzayıp giden kıraç topraklardır. İnönü Cumhuriyet' in projelerini çocuksu bir coşkuyla teker teker anlatır.
Güler yüzlü başbakan bir şantiye şefi havasındadır. Yurtkeviç İnönü' den sonra kamerayı Ankara kentine çevirir, yapım halindeki başkente…Bozkırın dört bir yanından Ankara'ya ilerleyen izci kızlar, köylü kadınlar, gaziler, rap rap yürüyen askerler… Hepsinin yüzü gülmektedir; hepsi başarmış olmanın gururu içindedir, hepsi gelecekten umutludur. Keyifle meleyen Ankara keçileri bile…Ve sonra kamera Mustafa Kemal' e döner.
Güler yüzlü, alçakgönüllü İnönü'nün yerini başka bir varlık alır. Mustafa Kemal'in gözleri alev alevdir,
karşısına çıkanı parçalamaya hazır aslanı andırır. Kamera bir başka çağcılının "bozkurt" adını verdiği, giyimine çok özen gösterdiği her halinden belli olan, hatları ince, düşünceli, kalabalıklar içinde yalnız olduğu hemen anlaşılan adamın üzerinde
gezinir.
Yurtkeviç aynı filmde kamerasını bir de Moskova'ya çevirir. Ekim Devrimi'nin başkenti Moskova'nın okullarına, bale salonlarına çevirir. Orada
her şey durmuş oturmuştur. Herkes işinde gücündedir. Devrim yerini çoktan evrime yada her neyse ona bırakmıştır. Oysa Ankara devriminin coşkusu yaşamaya devam
eder…
TV'nin geniş kitlelere mal ettiği bu tartışma çağdaş bir gerçeği, hala etkilerini etimizle kemiğimizle hissettiğimiz bir gerçeği çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Çağdaş olayları ulusal sınırların içine hapsetmek olanak dışıdır. Cumhuriyet' i, bu ülkenin gençlerinin, köylülerinin, aydınlarının
yanı sıra, çok uzaklardan gelen bir Sovyet
Yönetmeni yüceltirken, aynı ülkenin insanlarından bazıları da yermek için elinden geleni
yapar…
"Türkiye'nin Kalbi Ankara" Cumhuriyet tarihimizin en önemli belgelerinden biri olmakla kalmamış, yapımından yıllar sonra "yayınlansın, yayınlanmasın" tartışmaları ile demokratişleşme mücadelesine de karınca kararınca katkıda bulunmuştur."Çağdaş Rus Edebiyatı Gogol'un 'Palto'sundan çıktı". Bizim kuşağın okullardan, kışlalardan çok sinema salonlarında, yürüyüşlerde, boykotlarda, grevlerde eğitildiğini belirtmiştim.
68' in bilinci biraz da sinemadan çıktı, ne kadarı "belgesellerden" çıktı? İşte buna açık seçik bir yanıt vermek çok zor. Yine de şu söylenebilir kesinlikle.Belgeseller yaşama ilişkin büyük belgelerdir. İnkar edenler gün gelir kesinlikle
mahcup
olur.
Kaynak - Belgesel Sinemacılar III. Konferansı Bildirisi
Cüneyt AKALIN
68'Lİ YURTTAŞIN BİLİNCİ VE
BELGESELLER
|
|
 |

|